4 Şubat 2024

Merve Koçhan, Odalarda

ile izdiham

Işığı yaktı. Kapadı. Yaktı, biraz bekledi. Ben tepki vermedim. Tekrar kapadı. Daha seri açıp kapattı. Belliydi, gerilimi arttırmak istiyordu ancak kılım kıpırdamadı. Onun rutin bir egzersiziydi. Ayrıca rahatsız olmam için de yapıyordu. Kılım kıpırdamadı. Tekrarlayan bir güçtü o. Kendini tekrarlayan. O tekrarladıkça boş bakışlarım uzuyordu. O şiddeti arttırdıkça duyarsızlaşıyordum. Bir başkaldırmaydı benimkisi. Başka seçeneğim yoktu. 

O tekrarladıkça haz aldı. Tekrarladıkça coştu. En son kendi varlığı üzerine yemin edecek bir gevşeme yaşadığında durdu. Kılım kıpırdamadı. Açma kapama anahtarına -o buna düğme diyor- son dokunduğunda yaşadığı gevşeme o kadar işe yaradı ki vahşi kanını parlattı. Rahimden çıkmış yeni doğan gibi tazeleşti. Kapalı gözlerini araladı. Islak kanlı saçlarını düzeltti. Kopmamış göbek bağını kesti. Açılmamış ciğerlerini havayla doldurdu. Bir sigara aldı eline, diğer eliyle yakıp tekrar söndürmeye tekrar devam etti. Eğer henüz bir anahtar düğmesi değilsem bu boktan yerde yaşıyor olduğuma sevinebilirim. Düşünüyorum, onun yerine… Lütfen siz de düşünün.  Böylesi kepaze bir amaca hizmet etmekle insanın eline ne geçebilir? Duyulmayan bir çığlık atıyorsun, kabul edilmeyecek bir itirazın var ancak itaatte kanaatkârlığın seni şuh bir insana bürüyor. Bırakın şunun şuhluğunu, eminim insan olsaydı da dile gelemezdi. Böylesine bir yaşam kimin arzusu olabilir? Fakat biraz daha düşünecek olursam onun hoşuna gittiğine inanacağım. Kim bilir belki o tellerin içi, ona hayattan zevk aldığını düşündüren milyarlarca iletkenle çalışıyordur. Belki güç paneli bizden daha insandır. Belki de o anahtar prizin içinde kocaman dudaklar vardır. Belki o tellerin içinde milyarlarca… Aa! bir saniye bu şaka gibi… İşte yine yapıyor. Anahtar karşımda bir aşağıya bir yukarı itaat ediyor. Ah, pekâlâ kahretsin! Neler saçmalıyorum. İkimiz de kimsenin umurunda değiliz sonuçta. Benimde şu zamazingodan bir farkım yok. Ama yine de anlıyor musunuz? Bir açma kapama anahtarı olmaktan daha iyi bir yerdeyim. Ne de olsa o pis, çatlak ve tırtıklı elleri benim üstümde değil. Şimdi söyleyeceklerimi biri ona söylesin. Onun düğmesi olmayacağım. Benimle hiçbir zaman oynayamayacak. Buradan kurtulacağım. Ve o gün gelene kadar yaptığı bütün işkencelere kayıtsız kalacağım. Bu onun sonu olacak. Kudurarak ölecek, o kadar. Yani öyle olacağını umarım… Beni burada tutarak alt edemeyeceğini ancak ölünce anlayabilir. O halde ölmeli. Öl. Oh! İşte böyle! Biraz keyiflendim. Şu daracık yerde biraz da olsa keyfim yerine geldi. 

Anahtarın sahibi bulunduğum odanın sağ köşesine lüzumsuz at dikeni çiçeği koymuş. Çiçeğe anlam veremedikten sonra kapıya sessizce yaklaşıyorum. Belki dışarıda daha anlamlı bir şeyler görebilirim. Ancak orada da aradığımı bulamıyorum. Arkamı dönüp odamın içinde, karşımdaki duvarda Picasso’nun mavi döneminden izler bıraktığı Absent İçen tablosunu görüyorum. Sanırım dışarıyı izlemekten sıkılınca durduğum bu yerde -arkasından küfredeceğime öylesine emindi ki sırtımı döndüğümde göreceğim bu eserle yatışacağımı düşünmüştü- Faydasını gördüğümü söyleyebilirim. Absent’ten çektiğim gözlerimi tavanda gezdiriyorum. Onun Gözlerini bulmaya çalışıyorum. Belki, benim arkamı döndüğümü sanıyor olmam koca bir yanılgıdır. Belki de onun yüzüne dönmüşümdür. Sahi ya içimde garip bir his var. Beni izlediğini hissediyorum. Madem haklıysam, öyleyse neden şu yatağın yanına kıçı kırık bir bardakla, birazcık konyak ve parasetamol bırakmadı ki. Bence içkiye başlamam ve hatta içerek delirmek için yeterli alanımın olduğunu düşünüyorum. Yani zevkli bir insanım ve evet şu göt kadar yerde delirebilirim, neden olmasın? Ancak hak vermem gerekirse durumum şu an için bir anahtar olmaktan daha iyi yerde… Ya o anahtar? O ne yapsın. Yazık! Gösterdiği sabır onu kendi sonuna doğru götürüyor. Lütfen biri onu düştüğü bu bok çukurdan kurtarsın. Ve anahtarın ve çokça şu hüzünlü tablonun sahibine -gerçekten tuhaf bir ironi olacak ki- tablonun sahibine söylesinler. Asıl ona söylenmeli… O, bütün olup bitenleri sonsuz biz hazla tekrarladıkça onu unutacağım. Her şeyi unutacağım. Bulunduğum yeri, gerekirse kendimi bile. 

Ne kadar gözü kara biri olduğumu gayet iyi bildiğini düşünüyorum. Siz bilmezsiniz onu bir keresinde derin bir boşluğa itmiştim. Hayır, hayır aslında derin bir boşluğa ikimizi birden itmiştim. Amacım bu çukurda ikimizi birden yok etmekti. Tam ortalarda bir yerdeyken, evet dibe çöküyorduk oysa, romantik ve agresif bir müziğin eşliğinde dibi boyluyorduk. Ah, çok güzeldi. Sanırım çalan Chopin’di. Düştükçe bağırıyordu anahtarın sahibi. Chopin daha hızlanıyordu. O agresifleştikçe kuyruklu piyanonun kapağı ellerine düşüp, parmaklarını koparacaktı sanki.  Bu dalganın içinde müzikle düşüyorduk. Düştükçe ben ikimizi birden unutuyordum. Düştükçe bağırıyordu. Benim kılım kıpırdamadı. Işıkları yakıp kapattı. Kaybolurken bile sinir ediciydi. Ama o sesi! O sesi hatırlıyorum. Çaresizliğin sesi. Sesi boşlukta savruluyordu. Kılım kıpırdamadı. Sonra düştük. Ona bir şey olmadı. O hâlâ olduğu yerde. Bense buraya düştüm. Bu odaya. Nakil mi sürgün mü bilmiyorum. Kaçıncı kısım. Tekrar mı baştan başladım bilemiyorum. Bildiğim bir şey varsa o anahtar bir aptal. Ve ben daha aptalım. O halde ikimiz birden delirebiliriz. 

Şu kırmızı odaya bakın. Evet bu oda, işaret ediyorum görmelisiniz. Yoksa siz de benim gibi yakını göremiyor musunuz? İşte bu odanın içinde her şey kırmızı. Her yerim kırmızı. Parmaklarımın ucuna bakın! Benim gördüğümü görüyor musunuz? Parmaklarımın ucunda toplanmış kan hücreleri, gece yanan ateş böcekleri gibi parıldıyor. Ellerimle, kaldığım odanın duvarı arasında bir geçiş var. Çoğu zaman tablonun bulunduğu duvarı kullanıyorum. Rengimin solmasını önlüyor. Solarsa ölürüm. Ölürsem, hiçbir zaman dışarı çıkamamış biri olarak ölmüş olacağım. O yüzden rengim solmaya başladığında tablonun yanındaki küçük giriş alanına dokunuyorum. Dışarıdan kanallarla iletilen kırmızı küçük partiküller beni yeterli seviyeye ulaştırıyor. Bu giriş alanı bir çeşit batarya görevi görüyor benim için. Kendimi şarj ettiğim kısım işte burası. Ancak bazen yeterli alımın üzerine çıktığımda başım dönebiliyor. Tam dolmadan ellerimi çektiğimde ise çarpılma hissi yaşıyorum. İkisini yaşamamak için birini tercih etmelisiniz. Şimdilik baş dönmesi daha keyifli. Ahh… Ayrıca zihnimden geçen düşünceler duvarlara yansıdığı için çoğu zaman aklımı okuyabiliyorlar fakat kısa bir süre önce bunu gizlemenin bir yolunu buldum. Düşünmeye başladığımda kulaklarımı kapatıyorum ve kulağıma yerleştirilen küçük projektörler duvarlara yansıtma yapamıyor. Kırmızı düşünceleri kulaklarımda gizliyorum ve lütfen bu aramızda bir sır olarak kalsın. Size güvenebilir miyim? Umarım ağzınız sıkıdır. Aklınızdan ne geçtiğini tahmin edebiliyorum. Yediklerimi merak ediyorsunuz. Burada her şey kırmızı. Yediklerim, Saçlarım bile. Aldığım nefes kırmızı. Damarlarım da aynı renk. Çoktan anlamış olmasınız bulunduğum yeri. Kırmızının içinde yaşıyorum. En tuhafı da ne biliyor musunuz? Son denememden sonra artık duvarların eskisi kadar kırmızı olmadığını hissettim. Oda solmaya başladı. Onunla bu odada çürüyorum. Bedenim üstündekilerle eskimeye, solmaya başladı. Derim sarktı. Gözlerim. Gözlerim görmüyor sanki. Belki de artık bozulmuştur. Bir çeşit kör olmuşumdur. Renk körü olmuşumdur. Maruz kaldığım bu renk bu duvarlar bu akışkan zemin, beni kör etmiştir. Belki de ölmüşümdür. Haberim yoktur. Pek de önemli değil. Yani kör olmamın… Gözlerim göreceğini gördü. Bundan sonra görmese de olur. Kalbim de gözlerimle birlikte körleşti. 

Buraya gelmeden önce üç oda geçtim. İlk odada dış uyaranlara karşı büyük bir duygusallık içerisindeydim. Bunu tıpkı iki benzer durumun ortasında kalmak gibi görüyordum. Hem çok acı hem güzel, ancak sonu yok. Ve bu boşlukta verdiğiniz mücadelenin hangisi için değeceğini bilmiyorsunuz… Kendi zihnimde duygu geçişleri yaşıyordum. Bir kadını seviyordum. Bir erkeği seviyordum. Bir arabayı. Bir çoraba âşık oluyordum. Bütün duygularımı tek bir noktada toplayan bu mühim şeyin aslında sevginin ana kaynağı olması, tâbi tutulduğum testlerde beni öne çıkarmıştı. Diğerlerinden daha dayanıklıydım. Ancak bağlandığım hiçbir şeyde süreklilik sağlayamamış, hiçbirinde başarıya ulaşamamıştım. İstenilen saf sevgi süresini, uygun gördükleri seviyenin üzerinde tutamadığım için beni “agresif alana” aldılar. Bu alanı hatırlamak dâhi istemiyorum. Bu alan hakaretler, aşağılamalar ve acılardan geçtiğim bir odaydı. Sürekli ağlıyordum. Bir çeşit acılardan geçiyordum.  Birinin ölümünü izliyordum. Bir erkek bir kadını öldürüyordu, gözlerimin önünde. Bütün olanların hepsiyle kan bağım varmış gibi bağımlı bir duyguya sokarak testlere bağışıklığımı ölçülüyorlardı. İnsanların ölmesine alışmamı istiyorlardı. Hayatın ancak ve ancak; acıyla keşfederek mutlu ulaşıldığı bir ödül olduğunu düşünmemi istiyorlardı. Bunun için ölümler gerekliydi. Gözlerimin önünde hayvanları ve insanları öldürdüler. Bir gün bir çocuk gördüm. Ona işkence edeceklerini hissettim. Hatta ne kadar dayanacağımı çözmek istediler. Buna izin vermedim. Sağ ayağımı kestim… Kendimi öldüreceğimi anlayınca beni “düşünce “odasına aldılar.

Bir sürü makaleler okudum. Bir sürü yayınlar dinlettiler.  O odada biraz daha kalsaydım kara deliğin sırrını bulacaktım. Ya da bulduğunu sanan akıllı bir şizofreniye dönüşecektim. Hissettiklerimi ve anladıklarımı ifade etmemi istedi, anahtarın sahibi. Bunu neden yaptığını bilmiyordum. Susmaya karar verdim. Çünkü bazen susmakla çok şeyi yenebilirsiniz. Tam da böyle yaptım. Uyurken dinletilen bilgileri duymamak için yastıkla başımı kapatıyordum. Susmaya başladım ve bu bir süre öyle devam etti. İstedikleri tepkileri vermedim. Bu alanda da başarısız olduğumdan -daha özel bir alan olacak ki- beni “4. Odacığa” aldılar.

Şimdi sağ ayağım öldüğü bu yerde çılgınca kırmızının içinden dışarı çıkmayı özlüyor. Onunla ben de sabırsızlanıyorum. Siz insanlar birçoğunuz, kendinizin bir beyinden ibaret olduğunu düşünüyorsunuz. Kesinlikle haklı bir çıkarsama. Ancak benim için insan kalpten ibaretti. Ama şu anda ben ayaktan ibaretim. Şurada dikilmiş, günlerdir onu öldürmenin zamanını kollarken bu noktaya kendi ellerimde kestiğim ayağımla gelebildim. Burası son oda biliyorum.  Beni şu zamana kadar sağ tutan aklıma ve onu yaşatan -gerçek kahraman- ayaklarıma teşekkür ederim. Bilin ve bunu söyleyin ona. En çok ona söyleyin. Anahtarın sahibine. Bu boktan odanın içerisinde kana gömülmüş ayaklarımla bir gün dışarıya çıkacağım. Çünkü ben biliyorum ki yaşarken-henüz burada olmadan önce yaşadıysam eğer- ayaklarımdan yükselmiş olmalıyım göğe. Gün dedikleri mavi gök ayaklarımdan açardı, ayağımın bastığı yerde yeşerirdi toprak dedikleri şey. Evet ben ayağımın değdiği kadar yaşayacağım. Ancak şu an için biraz umutsuz konuşacağım çünkü adım atamıyorum, kilitliyim anlıyor musunuz? Kahretsin! Kimim ben? Neden buradayım? Niye buraya koydular beni? Bir hikâyesi olmalı. Ama ben sadece tahminlerle yaşıyorum, henüz ölmediysem eğer.

Kendimle öylesine konuşuyordum ki demir parmaklı kapının önünden kaçışan bir şeyler olduğu geç fark ettim. Kendi aralarında konuşuyorlar. Evet, konuşan bir şeyler vardı. Dillerini bilmiyordum. Kusuyorlarmış gibiydiler. Daha sonra parçaları birleştirince anladım ki onlar insan değildi. Anılardı. Son üç odada benzer bir şeyler yaşamıştım. Duvarda yaşayanların anıları. Gelenlerin, gidenlerin. Belki de bu anılar anahtarın sahibinindir. Sonuçta kafasına taktığı herkesi buraya koyuyor. Dayanamayanlar da olmuş zamanında. İşte onların ruhları olabilir. Anlayacağınız, ben biraz dişli çıktım. Yani eğer anahtar henüz bozulmamışsa. Ancak insan olmak söz konusuysa benim de canım cehenneme artık. Sadece dışarı çıkmak istiyorum. Şu kapıdan dışarı. Işıkların sürekli yanıp kapanmadığı o yere. Gökyüzünün altı diyorlar adına. Ulu günler ve kuşların geçişleri o mavi gökte yaşıyormuş. İnsan görmediği şeye nasıl böylesine bağlanabilir. Kim bilir nasıl hoş bir rengi vardır. Görmedim ama seviyorum.

İşte yine başlıyoruz. Yaktı, kapadı. Biraz bekledi. Sanırım nefes alıyor. Bu sistemin içinde küçük bir parçayım. Kırmızının içindeyim, yaralı ayaklarımla. Yorgunum ve tepki vermiyorum. Işığı bir kez daha yaktı. Unutacağım. Evet bir baş kaldırma bu. Tekrarladıkça, tekrarladı. Işığı kapadı. Kılım kıpırdamadı. Müziği duyabiliyorum. Gökyüzünün altına gideceğim. Orada bozkır kuşları varmış. Ve yükünü taşımaktan yorulmuş ağaçlar dallarından süzdükleri Merveleri toprağa bıraktığında bir horoz ötecekmiş. Bu benim göğümde açılan ilk aydınlık olacakmış. Sabah diyeceklermiş adına. Mavi gök düşledikçe bu karanlığı unutacağım.

***

Sucuk su olmuş vücuduma dokunuyorum. Rüyadan uyandım. Kalbimin odalarında koskoca bir kabusla bütün gece dolaşmışım. İçimdeki odalardan dışarı çıkmayan isteyen aklımla, düşüncelere daldım. O sırada telefonum çalıyor. “Alo? evet efendim, tabi geliyorum. Evet efendim, alarm kurmuştum ancak çalmamış. Hemen geliyorum.” Ayağa kalkıp sağ ayağıma baktım. Sesi boşlukta savruluyor.

İZDİHAM