Gökhan Özcan, Kapsama Alanının İçinde

İnsanları kitleler halinde öldüren, şehirleri baştan başa tarumar eden bombalar icat ettiler, yetmedi. Onları yakan, zehirleyen, dumanla boğan ve daha kim bilir neler yapan yeni bombalar icat ettiler. Aşağıda çoluk çocuk var demeden, hasta yaşlı var demeden, o ölüm kusan bombaları insafsızca, acımasızca, vahşice şehirlerin üstüne bıraktılar. Onların yüksek teknoloji dedikleri şeyin aslı böyle bir şeydi, araştırma ve geliştirme için en çok para ayırdıkları saha, sadece yok etmekle yetinmeyip işkence eden bu ölüm teknolojileriydi. Yaptılar, kullandılar, maşalarına kullandırdılar. Kıyameti çağıran bir vahşetin kravatlı, üniformalı, önlüklü imparatorluklarını kurdular. Bize mekteplerde hala ‘pozitif bilim’ diye öğrettikleri şeyden böyle bir canavarlaşma ahvali ürettiler. Bir taraftan bütün bunları yaparken, bir taraftan da küresel medyada boy gösterip; içinde ‘insanlık’, ‘özgürlük’, ‘demokrasi’, ‘uygar dünya’ gibi kelimelerin geçtiği o havalı nutuklarını atabiliyorlar hâlâ. Bize kalansa, bütün kazancı yine doğrudan onların ceplerine, banka hesaplarına giren kişi başına üç beş kelimelik sosyal medya isyanları…

Bize yürüyen merdivenler satıyorlar, kendi kendine park eden arabalar, çok fonksiyonlu mutfak robotları, binlerce tv kanalı, bir tıkla dünyanın her yerine ulaşabileceğimiz hızlı internet, hayatımızın her köşesine dal budak salan ne idüğü belirsiz yazılımlar, kendi kendimizin fotoğrafını çekebileceğimiz becerikli telefonlar, ıvır zıvır dokunmatik zamazingolar, beşi bir yerde tam mesai şarj cihazları, enerji sıkıntısını tarihe karıştıracak irili ufaklı nükleer santraller ve daha bir sürü şey…

Kızıyoruz bazı hallerine ama “Yapmış adamlar kardeşim!” deyip ucundan hayranlık beslemeyi de ihmal etmiyoruz. Hepimizi bir şeylere bağımlı kılıyor, oyalıyorlar. Vazgeçemediğimiz oyuncaklarla, konforla, kontrolümüze aldığımızı sandığımız üç beş megabaytlık dijital güçle meşgul ediyorlar zihinlerimizi. Parmak uçlarımızla kendimize dört başı mamur imparatorluklar kurduğumuzu zannediyoruz. Dün hiçbiri olmadığı halde bugün vazgeçmeyi artık aklımızdan bile geçiremeyeceğimiz zamane alışkanlıklarıyla uyuşuyor zihinlerimiz. Böyle aynılaştırıyorlar bizi, böyle anlamsız ataletlerle köleleştiriyorlar. Böyle uysallaştırıyor, kırıyor, tüketiyorlar dirençlerimizi.

Filanca fabrikasında mutfak robotunu üreten şirket, filanca fabrikasında üstümüze bomba yağdıran aşırı gelişkin uçağın motorunu üretiyor. Biz iyi teknoloji-kötü teknoloji diye aramızda geveleyip duruyoruz bunlar olurken. Aslında olan şu, iyi teknoloji kötü teknolojiyi finanse ediyor. Artık bulaşık makinesi olmadan olmaz, dijital fotoğraf makinesi olmadan olmaz, daha fazla enerji olmadan olmaz, daha yeni cep telefonu, tablet olmadan olmaz diyerek bir ekonomik güç pompalıyoruz Batı’ya. O da bu devasa güçle, bu kara düzenin devamı için her türlü itiraz ihtimalini yıkıp yok edecek zulüm cephaneliğini kuruyor.

Ne yapacağız peki? “Ne yapacaksak yaşama tarzımızı değiştirmeden olsun bu!” diyerek varabileceğimiz bir yer yok. O bombalar çocukların üstüne yağmaya, bizler de sosyal medyada isyan etmeye devam edeceğiz. Gerçekten değişmek gerekiyor, yaşama istikametimizi tamamen değiştirmemiz gerekiyor. Değişmeye tek tek değil, topluca karar vermemiz gerekiyor. Hakikatle her birimiz tek tek yeniden irtibata geçmeliyiz. Sözde değil, sözle değil, özle!

Birbirimizi yemekten vakit bulabilirsek tabii!

Ne diyor bakın Azerî âşık Elesger merhum: “Bu dünyanı men tecrübe eyledim/ Namerd körpü salsa onda ad olmaz/ Bir merd ile ağı yesen şirindi/ Yüz namerdle şeker yesen dad olmaz”.

Gökhan Özcan

İZDİHAM

izdiham dergi 42. sayı çıktı. Buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın