Mim Kara ile Ergen Ruhlar İlmihali’ni Konuştuk

Yunus MEŞE: Size dünyanın en zor sorusunu sormak istiyorum: Nasılsınız?
Mim KARA: Türkçenin elverdiği kadarıyla söylemeye çalışayım: Bir öyleyim, bir böyleyim; hem öyleyim hem böyleyim; aslında ne öyleyim ne böyleyim. İyi olmanın iyilik olmadığı zamanlardayız ve öyle bir hal yüklendik ki kötü olmaya hiç hakkımız yok.

Yunus MEŞE: Ergen Ruhlar İlmihali isimli şiir kitabınız İzdiham Yayınları’ndan çıktı. Bu kitabın hikâyesini paylaşabilir misiniz bizimle?
Mim KARA: Kitabın aşağı yukarı tamamı günlüğüm idi. 2000-2011 tarihleri arası, çok az bir kısmı da doksanlara ait metinler defterde olduğu gibi alındı, herhangi bir düzeltiye tabi tutulmadı ve bir kısmı da rüya kayıtlarıydı. İsim 2003’te çıkmıştı ortaya. Ruhun ergenlik acılarına kayıtsız kalan dini ve dünyevi ilmihal ve yetişkinlik prospektüsüne karşı yeryüzünde “bir başına insan” olmanın seyir defteriydi bir anlamda. Kaptan da tayfa da sensin, yol da kılavuz da sensin, kendi sesine doğru ilerliyorsun…
Bunların mevcut şiir piyasasında bir yeri olmadığını biliyordum. Bu yüzden, uzun zaman sonra, kırk bir yaşa ulaştığımda, çevremle ve muhtemel okuyucuyla paylaşmaya cesaret ettim. O zamana kadar yakın arkadaşlarımla bile paylaşmamıştım bu metinleri. Uzun zaman dilimde dolaşan o isim, adeta kendini bana dayatarak vücut bulmuş oldu böylelikle. Bakın ben de bir şey söylüyorum değildi yaptığım, bildiğim tek dille bir imdat çağrısıydı.

Yunus MEŞE: Dünyaya karşı duran bir şiiriniz var. Şiiriniz dünyayı neden sevmiyor?
Mim KARA: Doğru, şiirimde dünya yok, dünyanın yutmaya çalıştığı ben varım. Kendimi dünyaya kaptırmadım çünkü, daha doğrusu istedim, fakat kaptıramadım. Benliğimi, ben olmayı çok önemsedim. Oysa dünya, insan tekini kendi biricikliğiyle kabul etmiyor, ona isim vererek, onu tanımlayarak, kendi rengine boyayarak yaşam hakkı tanıyor. Ben bunu reddettim.
Klasik manasıyla mistik bir dünya karşıtlığı değil benimki. Bunu hiç de makul ve meşru bulmadığımı söylemeliyim. Dünya çok güzel bir yer, onu var eden bizim için en güzel ve en cazip şeylerle donatmış. Bu güzellikleri küçümsemek Tanrı’ya kafa tutmak gibi geliyor bana. Benim dünya ile derdim, bir yönüyle “geçicilik”ten, bir yönüyle de dünyanın -özellikle de modern hayat eliyle- bize “sunulma biçimi”nden kaynaklanıyor. Yaşadığımız dünya çok kötü bir yer, ama dünya çok güzel.

Yunus MEŞE: Barbar olmayı siz mi tercih ettiniz. Yoksa o ruh gelip sizi mi buldu?
Mim KARA: Otuz yaşına geldiğimde, o zamanki okumalarımın neticesi olarak “barbar” olduğumu fark ettim sadece. Öyle imişim, öyleydim, geriye gerçek ismimi benimsemek kalmıştı. Barbar dergisi de bu meyanda, 2001 yılında çıktı ortaya.
Ben ona doğru koşuyormuşum, o da gelip beni bulmuş gibi oldu. Elbette kişiliğimin gereği olan tercihlerim belirleyici idi. Fakat isteyip de elde edemediğim, belki geç kaldığım, ben yanlış anlamışım diyerek vazgeçtiğim, sen bize/buraya uygun değilsin denilerek reddedildiğim her şeyin payı vardır bu neticede. Ve bir zaman geldi ki, ben “çok şükür ki böyle olmuş” dedim, çok şükür ki medeni dünyada, medeniler arasında yer bulamadım kendime.

Yunus MEŞE: Şiirlerinizde başlık yerine Roma rakamları kullanmışsınız. Roma rakamları bizi bir yere götürebilir mi?
Mim KARA: O sadece estetik bir tercihti. Terk edilmiş, neredeyse unutulmuş ne varsa onu simgeliyor da denebilir bir anlamda (bilinçli bir şekilde tasarlanmadığı halde belki de “bilinç dışı”nın bir güzelliği olarak “kendigelen”dir). Öte yandan, şiirlerime başlık koymayı beceremiyordum da. Bir o kadar da başlığını bulup devamını yazamadığım şiirler vardır.

Yunus MEŞE: Sizce uzak neresi?
Mim KARA: Bugün uzak diye bir yer, bir şey varsa o da insanın kendisidir. O kadar uzağız ki kendimizden, bir dost eli olmadan, hayatta dibe vurmalar yaşamadan, garip tesadüfler bizi bulmadan varamıyoruz kendimize. Kendimize nadiren rastlıyoruz bu saçma sapan yaşam yolculuğunda.

Yunus MEŞE: Ergen ruhun sınıfta kaldığını ne zaman, nasıl fark ettiniz?
Mim KARA: Bu, benim “ruh yordamı” dediğim bir şey, el yordamının çağrışım imkânlarıyla. Başka bir şeyi ararken kendisiyle karşılaşan ruhun trajikomik yalnızlığı. Trajik gibi görünüyor, ama iyice yaklaştığında fark ediyorsun ki gülünç bir hal bu. Gülünç, çünkü üzerimize isim ve sıfat olarak aldığımız o kadar yük var ki, aslında hiçbiri doğrudan bize ait değil. Tam bu noktada onca tedrisatın boşuna olduğunu görüyorsun. Konu bambaşka bir şey imiş ve sen sana ezberletilen bir yaşam görüşü doğrultusunda (dini-dünyevi hiç fark etmiyor) alâkasız mevzulara çalışıp durmuşsun. Her şey tabii bir biçimde senin “ben”inle ilgiliyken, hiçbir şekilde o “ben”le ilintisi olmayan “suni her şey”lere yönelmişsin. Şükür ki ilahi tedrisat dünyevi tedrisat gibi zalim ve acımasız değil.

Yunus MEŞE: Bir gün Ergen ruhun yaralarına bakan olacak mı?
Mim KARA: Hep olabilir, fakat tanıklıktan başka bir anlamı olmayacak bunun. Bu dünyada, bu hayatta yolculuğumuzun tanıkları olması bir şifa getirmeyecek yaralarımıza. Yine de şifa benzeri bir ferahlık, bir kardeş sesi, dost soluğu olacak bu tanıklıklar. Bu sebeple, sahte tabiplerden (her türlüsünden mistik reçeteleri kastediyorum) uzak durmalıdır ergen ruh. Onun yoldaştan (haldeşten) başka nasibi yoktur bu manada. Bir ismi de “Şafi” olandan başkası şifa olamaz onun yaralarına. Bir şey daha, çok iddialı ve çok acı, biliyorum, o bu yaralardan kurtulduğu gün, yolculuğundan kaçmış, kendi varoluşuna ihanet etmiş olacaktır maalesef.

Yunus MEŞE: Mim Kara şiiri Türk şiirinin neresinde duruyor?
Mim KARA: Orhan Veli, Asaf Halet Çelebi ve İsmet Özel sırasıyla üvey ağabeylerim oldular. Kendi nazarımda Ergen Ruhlar İlmihali ve Doğuya Hüzün Turları birbirini tamamlayan iki ayrı deneyim olarak bu kardeşliğe eklemlenmiştir. Kendini tutan Sular şiir bütünlüğüne ulaşamamış(!) mısralardan oluşuyordu, görülmedi ve okunmadı zaten. Kısmet olursa ilk kez Eve Dönemeyen Adam ile “bilindik manadaki şiirler”imle okuyucu karşısına çıkacağım. Bu kitaptaki şiirlerin önemli bir kısmı hiç yayınlanmamış. Buradaki şiirin nerede duruyor olduğunu ben de bilmiyorum. Yabancı gözlere ihtiyacım olacak.

Yunus MEŞE: Günümüz Türk şiirini bir eşyaya benzetecek olsaydınız bu ne olurdu?
Mim KARA: Müzik kutusuyla laterna karışımı bir şey.

Yunus MEŞE: Dünyanın rengi hangisidir?
Mim KARA: Hüznün rengi elbette: Siyah. Siyah, bütün renkleri içeren tek renktir çünkü. Ve asildir. Şeytanın, kötülüğün elinden kurtarılması şartıyla.

Yunus MEŞE: Ergen ruh bir gün eve döner mi?
Mim KARA: Ergen ruhun evi çocukluğudur. Dünyada mümkün değildir bu dönüş artık. Ölünce döneceği bir evdir onunki. Dolayısıyla bu dünyada iğreti oturması, kalıcı mekânlar inşa etmemesi gerekiyor. Başka bir yerde “Evlerimizi yıkılacak şekilde inşa etmemiz lazım” demiştim. Bir mecaz olarak da ev niyetine “dostun gönlü” tercih edilebilir, ama muhakkak mecaz olarak.

Yunus MEŞE: İnsanlara yol göstermek mümkün müdür?
Mim KARA: İnsanlara gösterebileceğimiz yol ya kendi yolumuzdur, yahut benimseyip içinde bulunduğumuz herhangi bir “başkasının yolu”dur. İnsanlar zaten dünyadaki varlıkları itibariyle, ister istemez kalabalığın yolunda açmışlardır gözlerini hayata. Kalabalığın yolu, yani reel hayat dediğimiz yol, bizim -münzevilik yalanlarına rağmen- bedensel varlığımızın dayattığı bir zorunluluktur. Biz kalabalığın yolu içinde, bazen o yolla tam ters istikamette seyretse de onun içinde, kendi yolumuzu bulmak durumundayız. Yazgımız böyledir. Yazgımız, bize has oluşuyla bizi biz yapan şeydir.
Bireysel deneyimlerin paylaşılması gerekli bir şey. Bunlar ortak deneyimlere dönüştükçe kişiyi kendi yoluna, kendi yolculuğuna karşı körleştirir. Uzaktan selamlaşarak, ses verecek mesafelerde durarak, yetişip elinden tutarak, gerektiğinde yan yana yürüyerek, yine gerektiğinde peşinden giderek, ama asla izlerine basarak yürümeden, asla taklit etmeden, asla büsbütün bağlanmadan yolculuğumuzda birbirimize yardım etmeliyiz. Etmeliyiz değil, etmek zorundayız.
O halde şunu da söylemek zorundayız: Yol insanın kendisidir. İnsanı kendisinden (dünyada bulunuş gayesinden, asıl konusundan) alıkoyan her ne varsa onları insandan uzaklaştırmaya çalışabiliriz. Bunu yapmaya mezun ve mecburuz.

Yunus MEŞE: Hiç kaybolmak istediniz mi?
Mim KARA: İstemedim, yaptım. Çok kolay kaybolabilen bir insanım ben. Fakat zalim bir varoluş beni kemal-i afiyetle kaybolmaktan mahrum bıraktı. Buna şartlar veya kader değil de “varoluş” deme sebebim, tüm şifrelerin benim varoluşumda bulunduğunu bilmemden ileri geliyor. Kaybolmayı içselleştirip kalabalığın tam ortasına bıraktım. Konuşuyor halde susmak diye bir şey icat ettim ardından.
“artık dünyada/ kaçabileceğim yerlerde oturuyorum hep” (Eve Dönemeyen Adam’dan)

Yunus MEŞE: Kahrolsun diyebileceğiniz bir şey var mı?
Mim KARA: Adaletsiz kin, adaletsiz düşmanlık, adaletsiz inanç, adaletsiz vicdan, adaletsiz merhamet, adaletsiz güzellik, adaletsiz iyilik… Hepsi kahrolsun. Ama hepsinden önce “güç” kahrolsun, gücü elinde tutanlar kahrolsun, güce tapanlar kahrolsun. Güce saygı duyan herkes, gücün saygınlığını koruyan her şey kahrolsun.

 

İZDİHAM

  İzdiham Dergisi 36. Sayı   Ağustos-Eylül 2018   İzdiham 36. Sayısını söyleyemediklerini sessizliğe emanet edenlere ithaf ediyor.  Siz de okurken bu dünyanın gürültüsünden uzaklaşacaksınız.  Bu sayının sürprizi Sadri Alışık’ın hiç bilinmeyen ve yarıda kalmış filmi olan Ayyaş’ın hikayesi ve hiçbir yerde yayınlanmayan fotoğrafları.  İzdiham, büyük keyif alacağınız bir sayı ile karşınızda.   Dergiye buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın