Burjuvazinin Gizemli Çekiciliği

 

Luis Bunuel’in sürrealist ressam Salvador Dali ile birlikte kotardığı Endülüs Köpeği (1928) ve Altın Çağ (1930) sürrealist sinemanın ataları. Böylelikle Bunuel de sinemada sürrealizmin kurucusu olarak selamlanabilir.

Üstat ne acıdır ki Dali’nin, kendisini Amerikan hükümetine jurnallemesiyle kara listeye alındı ve Amerika’yı terk etmek zorunda bırakıldı. Bazen zorluklar sanatçıların yaratma güdüsünü kamçılar, nitekim de öyle oldu.

Bunuel, kâh Meksika’da kâh Avrupa’da film üretmeye devam etti, filmlerinin büyük bir kısmı saygın festivallerde ödüller kazandı, sineması üzerine nice incelemeler yapıldı.

Burjuvazinin Gizemli Çekiciliği, (1972, Le charme discret de la bourgeoisie) Bunuel’in sondan dördüncü filmi. Gariptir ki yabancı film dalında Oscar kazanmış bir yapım. Akademinin ne zaman ne yapacağı hiç belli olmadığından bu konuyu sadece hatırlatmakla geçiştirelim.

Filmin yapım yılı olan 1972’yi özellikle anarak başlamak istiyorum. O dönemi şöyle kısaca bir gözden geçirmek yararlı olabilir: 1968 kuşağının yankılarının sürdüğü, Amerika’nın Vietnam’da katliamlar yapmaya devam ettiği, ekonomik yapının post-endüstriyel evreye denk geldiği, soğuk savaşın olanca hararetiyle dünyayı kasıp kavurduğu, sinemanın ise yeni atılımlarla karşı karşıya olduğu bir “cadı kazanı”.Bir yanda Amerikan sineması Stanley Kubrick, Robert Altman, Arthur Penn, Sam Peckinpah ile doruğa çıkıp içerik olarak yenilenirken, bir yanda da Avrupa’da Jean-Luc Godard’ın başını çektiği Yeni Dalga hareketi sinemayı deyim yerindeyse “çalkalamaktadır”. Siyasi komplo filmleri, Sydney Pollack ve Alan Pakula’da yankısını bulurken, bir metafor ya da bir kaçış olarak addedilebilecek felaket filmleri furyası da bu dönemde başlayacaktır. Peki, ya burjuva ahlakı, onun kültürel yapısı, lümpen hayat, dinsel motifler? İşte bu doğrultuda yolumuz Bunuel’e düşüyor.

Luis Bunuel’in sinemasının temel amacını, komplike düşün evreninin izini Burjuvazinin Gizemli Çekiciliği’nde rahatlıkla sürebiliriz. Kimler yok ki orada: Gençlik hareketlerini baltalayan kodaman zenginler, işkenceyi rutin müesseselerin doğal bir parçası haline getiren “gardiyanlar”, askeri mecranın yüksek rütbeli subayları, içki markalarını adları gibi ezberleyen makyajlı ve pomadalı, üstelik kocalarını aldatan geveze kadınlar…

Aslında filmin bu kadar geniş bir alanı kucaklaması onu klasik olarak nitelendirmemize yeter, hatta artar. Kısacası burjuvazinin seçkin üyelerini Brechtyen bir minval üzre tiyatro sahnesine çıkaran bu yetkin yapımın, hiçbir zaman güncelliğini yitirmeyen konuları kara komedi ve düş sekanslarıyla harmanlayıp betimlemesi onu unutmamızı da zorlaştırıyor.

Filmde bir leitmotife özellikle dikkat çekmekte yarar var: Kadınlı erkekli küçük bir kalabalığın (ki aynı zamanda filmin başat karakterleri) ıssız bir asfaltta yürümeleri. Etraflarında ne bir insan, ne bir ses, ne de bir kıpırtı var. Kızgın güneş altında sessiz sedasız yürüyorlar. İlk başta filmin geçmiş zamana bir “kesme” yaptığını düşünmemize neden olan bu düş leitmotifi, yerini giderek bir acıma duygusuna bırakıyor.

Farklı bir şekilde de okunabilir elbette. Mesela burjuvazinin bir parçasını teşkil eden bu küçük kalabalık amaçsız, sığ ve hedefsiz öylesine yürüyorlar ve arkalarında bırakabilecekleri en ufak bir iz yok: Belki de bu nedenle asfaltta yürüyorlar. Ne dersiniz?

Bunuel’in sinemasına ışık utması amacıyla bir sözünü de aktarmak istiyorum: “Son zamanlarda yeni favorim Otomatik Portakal. Modern dünyada olup biten ne varsa bu filmde var.” Bu söz Burjuvazinin Gizemli Çekiciliği için de söylenebilir.

Karl Marx ve Frederich Engels’in birlikte kaleme aldıkları “Manifesto”dan bir alıntı yaparak konuyu bağlayalım: “Burjuvazi… insanla insan arasında, çıplak çıkardan, katı “nakit ödeme”den başka hiçbir bağ bırakmadı. Dinsel tutkuların, şövalyece coşkunun, dar kafalı duygusallığın ilahi vecde gelmelerini, bencil hesapların buzlu sularında boğdu. Kişisel onuru, değişim-değerine indirgedi ve sayısız tasdikli kazanılmış özgürlüklerin yerine, o tek insafsız özgürlüğü, ticaret özgürlüğünü koydu. Tek sözcükle dinsel ve siyasal düşlerle perdelenmiş sömürünün yerine açık, utanmaz, dolaysız ve yalın sömürüyü koydu.”

 

sinefil78

İzdiham

 

 

 

İzdiham 27. Sayısına ulaştı. Bu sayıda Mustafa Kutlu, Gökhan Özcan, Bülent Parlak, Ali Ayçil, Fatma Şengil Süzer, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Çağatay Hakan Gürkan, Nurdal Durmuş, Dilek Kartal, Onur Bayrak, Eda Tezcan, Seda Nur Bilici, Zeliha Yurdaer, Hakkı Özdemir, Feyza Özcan, İbrahim Varelci, Mustafa Toprak, Muhammed Palewi, Özer Turan, Halil Kurbetoğlu, Yunus Meşe, Mazlum Mengüç, Ferhat Toka, Mücahide Orak, Mücahit Gündoğdu, Kevser Tekin, Elif Atasoy, Hatice Çay ve Yağız Gönüler yer alıyor. İzdiham hepimiz ölecek yaştayız demeye devam ediyor. İzdiham dergisinin 27. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: