Burcu Akkanlı Süslü, Katli Vaciptir

Belki de sadece ölmeliydik tutup yaşamayı seçtik diye oldu her şey!

Saat sabahın 4’ü; yorgun, yalnız ve kalabalık bir günün ardından satırlarınım naifliğine muhtacım. Yazmak, yeniden doğmak gibi, kalemi özleyişlerim ve klavyenin tuşlarıyla oynaş parmaklarımın erotikası. Bir güvercin kanadı, bir mısır tanesi; doğanın ölmeyen bakir kızı.

Yaz dedi adam; yaz! Cennete ancak böyle ulaşabilirsin, içkim, sigaram yok. Beceremem içmeyi, nasıl bir yazarsam artık, sadece yalnızlığımı oturturum göz önüme. Ve keman, yazının mihenk taşı! Düşünce, başlayıverir acı!

Yaz dedi kadın; adamlar bizi sevmezken ve biz aynalarla konuşmaya devam ederken yaz. Tanrı saklandığı yokluktan elin de sonunda çıkacak ha som altın ha kokuşmuş; Noktalı virgül fazlalığı! Tanrım, yapma bunu, tanrım unutma bizi.

Yürü dedi çocuk, buralar çamur, kum oynayamazsın benle ve kızıverir teyzeler süpürülmüş kapı önlerini kirletirsek diye. Ah çocuklar dilimde tumturaklı bir küfür, tanrım sen çocukları koru, gerisi önemsiz. Çocuklar, dilimin altında kızımın adı ve boş karnıma dayadığım avucumun içi…

Düşünmeden yazmaya devam ediyorum, biri gelip bulsun ben belamı bulmadan, ruhumun kenarına not düştüğün o renk; Mor! Büyük harfle başlıyorum, tanrım temize çek ruhumu, çırpındıkça, ayrıntılara zerk oluyorum! Temize çek ruhumu ve mor! Satır başı öksüzlüğümün.

Sallamak istiyorum bedenimi, ileri ve geri; sallamak istiyorum içimdeki tüm büyük harfleri. Sallama kendini ve sür bildiğin ne varsa, adının yanına yapışıp kalmış tüm imgeleri…

Sevmediler beni; çok çirkin değildim aslında, ruhuma bir paravan gerekiyordu, bedenim ve onun tüm çirkinlikleri yetip arttı. Büyüdükçe çoğalttım çirkinliklerimi. İçimin o şuh devinimleri, git gide gömülürken geriye, ben –cümle burada boş kalsın sen doldur okurken, fazladan cümlem yok. Ziyan edemem senin için, atlamalıyım bir alt satıra söyleyecek çok şey var. Saat 04.14 ve sevdiğim adam çok uzak bir şehirde belki de düşün de benle uyurken ben özlemekten yorgun düşüyorum sesini.

İlk sesinden öptüm seni adam; sesten öpülür mü deme? Eskiyene, tuz rengini alıp gidene kadar öpülür. İlk sesinden öptüm adam, dudaklarımın tazeliği bozulmadan! Kaç kadın demeyeceğim sana, o adam, kadın ve çocuk! İçimde devinip duran ve Tanrım, adı her şeyimin üstünde büyük puntolarla yazılan!

Keman başlıyor, bir, iki, ileri geri! Hiç katılamadığım on dokuz mayıs gösterileri gibi. Hantal bir çocuktum ben, şişko… Kızım, sen annene benzeme; kızım, dil ardına saklanmış yalnızlığım; dilerim ki Tanrım; o tek sığınağım, bende ki o mor’u vermesin sana. Ruhunun yara bantlarına ihtiyacı olmasın kızım. Bir iki… İnip kalkan ponponlar ve kızlar, şen gülüşleriyle. Bir tek beden derslerini sevmedim ben; inek değil, zekiydim oysa… Yapmayın hocam! Bir öğretmen hevesi ve çocukluk rüyaları kara tahta beyaz tebeşir birlikteliği, ekmek peynir gibi… Yapmayın hocam, diyorlarsa artık bana… Fonda keman, bağışla beni ey okur, zihnim öyle karışık ki, ama biliyorum sende öylesin. Oku, ya da vazgeç kapat bu satırları, bil ki başlarken içinde ki o yara ben biliyorum onu, ne kadar güzel gülsen de saklayamazsın benden. Yapma okur; yalnızca kadınlar bunu bilir!

Başlıyoruz, nefesini tutma ver… Ve hiç yapmayı beceremediğin o kâğıttan kayıklar gibi, sal kendini, deniz, tuz ve rüzgâr. Hadi, ellerini kavuştur birbirine kaç adamın tutup da veremediği sıcaklığı sunsun ellerin birbirine adını hatırlamadığın saydığın o‘nun adını hatırla ki muhayyilen de durur, hadi, kandırma kendini. Bir ölmenin çaresi yok sanan adam, aşkın da çaresi yok, bırakıp gittiğin kızlar, gülüp dalga geçebildiğin o çirkin kızlar bunu anlatmadılar mı ya da anlatamadılar mı sana.

Sal hadi, o kâğıttan gemileri yüzdürenleri izlerdin, su bulanık ruhun aydınlıktı, izlerdin elin ermezdi yapmaya katlanan kâğıt ve içişi o kirli suları, üstünü kirletme diyen annen, su pis diye hiç gemi yapmadı sana, şimdi iyi dinle beni hiç söyleyemedi belki sana ama o da bilmezdi kâğıttan gemiler yapmayı. Onun annesi de yapmamıştı ona ve hep derdi, üstünü kirletip de gelme eve… Susma, susmak en büyük eylemdir bu yalnızlıkta, ışığı kıs, ya da kapa, göz kapakların açık dursun. Bildiğin tanıdın sandığın o tüm insanlar, korktuğun karanlık geceler, en küçük tıkırtı da ettiğin yarım yamalak dualar, tanrı içindeydi oysa… Kendimizi boyarken, yeter sanıyorduk içimizdeki karanlığa, biliyorum sus diyorsun artık ama uyardım seni baştan, salabileceksen o hiç yapamadığın gemileri sularına, kal, yoksa çek ve git bu yazımdan! Ey sevgili okur, biliyor musun kötü bir yazarım aslında ben, ne çok gereksiz kelime ne çok devrik cümle… Ama ruhum yazının için de tutabilirsen onu, öyle şatafatlı laflarım yok, bir cümleden birkaç anlam veremem sana, ama seni bulabilirim buradan, istersen!

—Devam ediyorum düşünüp de oku bu yazıyı yoksa kapat artık gerisi sana fazla!

Bir iki… Bir iki… Kapat gözlerini, bırak yazı beklesin ( ) aç artık boş bir parantez biriktirdim senin için, kendini duy diye, sesin saklandığı yerden baş versin diye! Bir ünlem ver ve bir noktalı virgül. Tüm açıklamaların sonuna düşülen o şanssız ünlem… Ellerim uyuşuyor, tırnaklarımda ki tatlı pembe ojeler belki de en renkli yanım şu saat için, bu arada saat demişken 04.37… Başla benimle, ruhunu ve yalnızlığını çıkarıp ser bir güneşliğe kurusunlar ve uçsun tuzun kokusu… Yanına yatırdığın o bedenler ve uyumak çoğul kimsesizliklerde, sen nesin biliyor musun? Çekilen diş boşluğu ve umudu, çıkıversen diye! Dilinin, o boşluğa gidişi… Kendine iyi bak, çekilen dişin özlemi…

Biraz sevebilirdiniz beni, ben kendimi sevmezken, siz sırf iyilik olsun diye, sevebilirdiniz. Kendine iyi bak, diyip yolladığınız o uzaklıklar, iyi gelmiyor artık bana! Sen bilmezken yollarımı, o damla, ezberden biliyor artık, dudak üstüme düşülen o kara parçasını. Soramadım hiç sana Tanrım, ama biliyorum bu kadarı yeter sana diyip de mi? Düştün, o kara ben’i dudak üstü iklimime! Bu kadarı sana yeter, bu kadar mutluluk, böyle yalnızlık! Kendine iyi bak, ey ruhum, hoş bir seda ile uğurlayabilseydim seni, bağıracaktım ardından! Kendine değilse de içine sakladığım ban’a iyi bak!

Burcu Akkanlı Süslü
İZDİHAM

izdiham-26-sayi

İzdiham 26. Sayı

İzdiham dergisi 26. Sayısında hiçbir yerde bulamayacağınız çok özel çalışmalar yer alıyor. Edebiyatla gençleri ve hayatı birbirine dost yapan İzdiham’ın bu sayısında Gökhan Özcan, Ercan Kesal, Ali Ayçil, Atakan Yavuz, Baki Ayhan T., Murat Kapkıner, Güray Süngü, Zeliha Yurdaer, Onur Bayrak, Dilek Kartal, Yağız Gönüler, Yunus Meşe, Mazlum Mengüç, İbrahim Varelci Süleyman Unutmaz, Ferhat Toka, Selman Urluca, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Özer Turan, Çağatay Hakan Gürkan, Seda Bilici, Feyza Özcan, Beyazıt Bestami, Halil Kurbetoğlu, Oğuzhan Bükçüoğlu, Mustafa Toprak, Öner Buçukcu, Fahrettin Dede, Dinçer Ateş, Turgay Bakırtaş ve Bülent Parlak gibi nitelikli eserler veren edebiyatçılar ile genç ve umut vaad eden isimler yer alıyor. İzdiham Maarif Takvimi, Lügatlere Güncelleme, Bulgarlar Ne Okuyor? Adlı çalışmanın yanı sıra bir de taziye ilanı yer alıyor. Dengenizi Kaybettiniz, başınız sağolsun. İzdiham’ı bir solukta okunacak bir sayıyla karşınızda. İzdiham dergisinin 26. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: