18 Mayıs 2021

Yasin Şafak, Bayram Tatlısı

ile onur

Aralarında sadece bir yaş vardı. Çok benzerdiler. Saç kesimleri aynıysa ve benzer kıyafetler içindeyseler, ikiz misiniz diyen çok olurdu. Aşağı yukarı her özellikleri birbirini tutardı. Dışarıdan bakan onları çok ince ayrımlarla ayırt ederdi. Siyasal tercihlere gelince ayrım az da olsa vardı. Deftere hepsi birden cumhuriyetçiler diye yazılsa da kendisi daha komünist bir harekete mensuptu. Franko kazanıp  İspanya’nın alt kenarındaki liman kasabalarında sıkıştıklarındaysa, yaşamlarına damga vuracak ayrım gerçekleşti. Marta, gemiye binip Cezayir limanlarına yelken açanlardan oldu. Kardeşiyse “asla; işkenceden ölsem de kalacağım, bu ülkeyi onlardan daha çok sevdiğimi onlara göstereceğim” diyerek kalmıştı. Hep kendini ispat eden, pitoresk bir hali vardı ve her insan kaderini yaşıyordu.

Cezayir’e varanlar yirmi yedisi erkek, on üçü kadın 40 kişiydi. Aralarındaki 2 çiftten birinin henüz 2 yaşında olan bir kız çocuğu vardı. Kaçak olarak atladıkları balıkçı teknesinden Cezayir’in küçük bir iskelesine bir gece vakti indiler. Yürüyerek iskelenin arkasındaki tek göz hükümet dairesine vardılar. Artık kaderleri Cezayir toprağına hakim olan Fransız idaresinin iki dudağı arasındaydı. Konuldukları yerin adı Aynel Türk’dü.  Murabıt Çadırları denilen terk edilmiş bir mıntıkaya kondular. Başlarına bir manga Fransız dikildi. Cezayir tarihi sanki resmi geçit yapıyordu; Murabıtlar, Türkler ve şimdi Fransızlar. 

Evvelki gün hayatında ilk defa duyduğu bir kelimeyle Ramazan başlamıştı. 

Kampın yanındaki su kanalının nöbetçisi Arap delikanlı gece saat 3’de bir şeyler yiyordu. Onu uzaktan gördü. Sahurun n’olduğunu henüz bilmiyordu.

Gece gece yemek yenmesinden hoşlanmazdı. Oburluğa olumlu bakmazdı ama burada adam sade bir peksimetle bir su içerek ılık havanın rahatlığıyla ahşap divana uzanıverdi. Bu genç adam sonraki günlerde onlara ayrı bir misafirlik gösteren bir işçiydi. Kampın çevresindeki araziyi Senegalli sömürge askerleri koruyordu. İspanyollardan bazı heyecanlıların duyguları gene depreşmişti. Bu sömürge taburlarının bir benzeri olan Faslı Müslüman askerler Franko’nun  yanında, kendilerine karşı savaşmıştı. Kendilerinin safında savaşan tek tük Müslüman da vardı: Yugoslavya’dan bir  Boşnak, Fransa’dan gelenlerle gelen Mağripli bir işçi. Bunlar, ait oldukları komünizm davası adına gelmişlerdi. O yüzden müslüman değil komünist olarak sayılıyorlardı.

Peki Franko’nun yanında savaştırdığı Fas tugayı için neden Müslümanlar deniyordu? Sayıları çok olduğu için mi? Her hallerinden müslüman oldukları belli olduğu için mi? Onlara da faşistler denip geçilemez miydi? Her halükarda birçok cumhuriyetçi İspanyol’un Müslümanlarla bu ilk tanışıklıkları kötü olmuştu: Karşı cephelerde. Şimdi geceleri sahurunu uzaktan gördüğü bu mahçup kanal işçisiyse bir masumiyet görüntüsüne sahipti. Birkaç hafta sonra her birine ikişer üçer kaşık düşecek bir tencere tatlıyı bir sabah vakti getirip onlara bırakmıştı. Hele küçük evladı olan mülteci çift için bundan iyi ikram olamazdı. Cezayirli işçi gencin annesinin yaptığı bayram tatlısı, İspanyollara da düşmüştü.

20 yıl sonra, 1960’da Marta artık Şili’deydi.  Dünyanın bu ucuna, Fransa idaresi onları Cezayir’de istemeyip başka ülkelere gitmeye sevk edince gelmişti ve kalakalmıştı. Birçok yoldaşı gibi mecburi istikamet Latin Amerikaydı. Dedelerinin sömürgeci olarak koştuğu topraklara onlarsa mülteci olarak gitmek zorunda kalmışlardı. Meksika’dan Şili’ye kadar kıtanın dört bir yanına dağılmıştılar. Bir paskalya günüydü. Komşusu olan kibar güzel kız kendisine paskalya çöreği uzattığında aklına Cezayir’deki o sabah geldi. Müslümanların Ramazan Bayramı sabahındaki  o tatlının keyfiyle bir kez daha keyiflendi, duygulandı. Bu komşu kızı da, 1945’de  Dünya Savaşı bitiminde kaybettikleri için Yugoslavya’dan kaçan faşist bir ailenin kızıydı. Bir an buna da gülümsedi. Hayat hep böyleydi: Bir tersinden bir yüzünden. Nasıl desem diye düşündü. Bir şey bulamadı.

Yasin Şafak

İZDİHAM