Yasin Kara, Annesi Ölen Kuşlar

23 yıl önceydi. Çocukluğumun son günü, 9. yaşım.  Balçova ilkokulu yolundan eve doğru kız kardeşimle yürürken beslenme çantamızın değişeceğinden, uzun yıllar boyunca her sabah sadece tarhana çorbası içmek zorunda kalacağımızdan ve teneffüs aralarında okul bahçesinin kuytu köşelerinde ayva reçelli ekmeklerimizi kuşlarla paylaşacağımızdan ikimiz de haberdar değildik. Çok zaman geçmeden öğrendim ki, o gün geçtiğim yollarda bıraktığım ayak izlerim bu dünyada attığım son çocuk adımlarımmış. Eve geldiğimde karşı komşumuz Elif teyzenin söylediklerini dinlerken Işık apartmanı girişinde bir boşluk bulup kendimi sokağa attım.  O zamanlar sokakta oynardık oyunları. Futbol maçlarında ben hep kaleci olurdum. Topa çok vurup da ayakkabım yırtılmasın diye. Evin önündeki beton elektrik direğinin birkaç metre ilerisine bırakınca bir taşı, benim kalem kurulmuş olurdu. Yağmurun yutamadığı golleri ben tutmak isterdim.  Sokakta hiç oyun yoktu. Kale boştu. Bir anda o beton elektrik direğine sarıldığımı hatırlıyorum. Yıllar sonra o sokağa, Yiğit sokağına gitmeye cesaret ettiğimde Hatice teyze söyledi: Annemin olmadığı eve girmem deyip sarılmışım, tutunmuşum o beton direğe, yarım kaleme. Yediğim goller umurumda bile değildi. O gün kalbimin ilk sessiz devrimiydi. “Annemin olmadığı eve girmem. Bundan sonra böyle işte” demişim. Onca sene geçti üstünden, sanki hala o direğe sarılı yaşıyormuşum gibi geliyor bana. Nereye gitsem o kale. Taşı nereye bıraktığımın ve mesafelerin bir önemi yok. Haydi bakalım hayat, bütün gollerini yemeye hazırım. Kalemin taşı annemin bağrında. Ben direğin dibinde.

Annesi olmayan çocukları sevmezler sandım. Mahallenin çocukları bir daha beni ve kardeşlerimi oyunlarına almazlar diye çok korkmuştum. Annesizdim artık. Yetmezdim, yetişemezdim. Bir mevsim geçmeden taşındık o mahalleden.  Yeni arkadaşlarıma hiçbir şey anlatmadım eksik olduğuma dair. Bilmesinler istedim. Oyunlarında kalmak istedim. Ama bir daha hiç kaleye geçmedim. Susmak o zamanlar da en çok sevdiğim şeydi. Bazı zamanlar özlediğim bayram sabahları namazdan sonra, evde hep birlikte yapılan kahvaltı bile öz değildi. Üveydi. Bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmadı.  Yeni yollardan geçtim. Beslenme çantası taşımıyordum artık. Her sabah tarhana çorbası içiyordum. Okul çantamda bir poşete sarılı ayva reçelli ekmeğim mutlaka oluyordu. Onu her gün başka bir yere bırakıyordum. Çocuk değildim artık. Büyük adamlar gibi üzülmek istiyordum.  İçinde anne geçen bir şiiri okuduktan sonra şiiri sevdim. İçinden anne, tren ve çocuk geçen filmleri izledim, kitapları okudum.  O zaman anladım. İnsanlar hep bir şeylerin eksikliği ile yaşıyor. Ah! Saçları toka tutmayan kızlar, ayaklarını bir kaba sığdırmadan koşan çocuklar. Bu dünyada hiçbir yere sığmadan ve kimseye tutunmadan yaşamak mümkün müdür?

Yeni tanıştığım çocuklara annesinin ve babasının ne iş yaptığını hiç soramam. Üzüleceğim cevapları duymak istemem. Annesi yoksa ,babasının bir işi yoksa? ‘Benim babam işsiz’, ‘benim annem yok’ dediğinde ona yaşatacağım duygunun sebebi olmak kötü. Öksüz ve yetim kime denir? Diye düşündüğüm günler oldu. Bir yerinde tıkanıp uzunca uzaklara dalıp, kapı önündeki merdivende otururdum. Şimdi ben hangisi oluyorum Allah’ım? Peygamberimizin de annesi ölmüş. Annem demişti bunu bana bir keresinde. O da çocuk yaşındaymış annesi gittiğinde. Peygamberlerin de annesi ölür mü anne? O zaman öğrendim annesiz  yaşanabileceğini. Allah’a, Peygambere ve kuşlara inanmayı da.  Yetim değil de annesi ölen kuşlara nasıl sesleniliyorsa bana da öyle seslenilsin istedim. Kuşkuluydum… Vakitsizdim…

Yasin Kara’nın yakında çıkacak Flüt Çetesi Çocukları Kitabından

İZDİHAM

izdiham dergi 42. sayı çıktı. Buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın