Şair Mustafa Aydoğan İle Konuştuk: “Herkese Ne Kadar İnanıyorsam Yine Herkese O Kadar İnanmıyorum”

Şair Mustafa Aydoğan, modern Türk şiirinin en berrak seslerinden biri. Onunla epey karmaşık ama onun kafasında son derece net olan birçok meseleyi konuştuk. Onun dizelerinde ve metinlerinde kendini duyumsatan lirizmi o raddede hissediyor ki insan; sanki boğazdan ılık bir su usul usul mideye iner gibi. Aynı sıcaklığı sizin de hissedeceğinizi umuyorum.

Söyleşi: Mücahit Gündoğdu

“GÜZELLİK VE NİTELİK GİZLİ KALMAYI BİLİR”

Türkiye’de gerçek bir edebiyat ortamı olduğunu düşünüyor musunuz? Eski Türk edebiyatıyla kıyaslarsanız bir geri gidiş mi var yoksa ilerleme mi?

Sahih ve samimi ortamlar her dönemde, her toplumda vardır. Ne var ki çoğu zaman görünür olmayabilirler. Güzellik ve nitelik gizli kalmayı bilir. Ve bundan gocunmaz.

Niteliksiz olanın veya belirleyici olmayanın öne çıkma, önde görünme sevdası hep olmuştur. Kalabalık olmaları en tedirgin edici taraflarıdır. Bizim samimiyet içerisinde olmamız lazım. Hem yazarken hem de yaşarken. Bu durum kişiliğimizi de çalışmalarımızı da nihayetinde iyi bir noktaya taşıyacaktır.

Uzun yıllar Edebiyat Ortamı dergisini çıkardınız. 2015’te bu işi bıraktınız. Bugün dergi çıkarsanız en çok neye eğilirdiniz? Mevcut dergilerde sizce ne eksik?

Bir dergi için elzem olan, bence, sahih ve sağlam bir amacı olduğu ve bu amaç uğruna çıktığı hususunda okuru ikna edebilmesidir. Bir dergiyi ‘eskiten’, ‘yıpratan’ en temel nokta, amacı olduğu hususunda okuru ikna edememesi veya amacının çürümeye başlamasıdır. Çürüyor. Amaç çürüyor ve kayboluyor ama dergiyi çıkaranlar bunu göremiyorlar. Zamanla körleşiyorlar. Bir de tabii tuhaftır bizim okurumuz sürekli yenilik isteyen bir okurdur ve bunu göremeyince çabuk yoruluyor, geri çekiliyor. İzlemeyi bırakıyor yani. Bunu aşmak kolay değil.

“TÜRKİYE’DE HAKİM OLAN TEK ŞEY NİTELİKSİZLİK”

Türkiye’de edebiyatçılar sol ve sağ olarak iki keskin kampa ayrılmış durumda. Buna gerek var mı? Herkes biraz abartıyor mu yoksa bu mecburi bir ayrılık mı?

Bana sorarsan Türkiye’de gerçek anlamda bir sağ ve sol ayrımı yoktur. Türkiye’de var olan ve hâkim olan tek şey “niteliksizlik”tir. Bunun sağı ve solu yok. Bir iklim olarak var bu. İçinden çıkmak kolay değil. Kaldı ki bu, sadece, bir edebiyat sorunu da değildir.

“ANKARA’YA BORCUM VAR”

Üniversite yıllarından beri bildiğim kadarıyla hep Ankara’da yaşadınız. Hâlbuki Ankara edebiyatçılar arasında hep kötülenen bir yerdir. Sizin Ankara ile ilişkiniz nedir?

Ben Ankara’yı seviyorum. Başkalarını bilemem. Nesini seviyorum peki? Pratikliğini seviyorum. Çabuk ve dingin. Yormuyor insanı. Havası, trafiği, insanı ve mimarisi.

Bir de Ankara bana çok şey verdi. Bu şehre borcum var. Kalbimde, hayallerimde, hayal kırıklıklarımda çoğu zaman Ankara vardır.

Çankaya ile Sincan arasında bir seçim yapmak durumunda kalsanız hangisini seçersiniz? Neden?

Çankaya kalmadı ki artık. Eski Çankaya yok. Sincan da eski Sincan değil. Çankaya modernizmi ve sekülerliği temsil ediyordu, Sincan muhafazakarlığı, fakirliği, garibanlığı temsil ediyordu. Şimdi ikisi de gözü açıklığı, el çabukluğunu, yüzeyselliği temsil ediyor. Hangisini tercih etsem ki?

Türk toplumunda nasıl bir değişim gözlemliyorsunuz? Toplum olarak nerede neyimiz eksik neler biraz fazla?

Toplumun siyasetle kurduğu ilişki biçimi onun medenî derecesini de gösterir. Siyasete göre şekil alıyor ve siyasete göre duygu değişimi yaşıyoruz. Böyle olmamalı. Siyasetin içine bu kadar girmemeli toplum. Giriyoruz ama. Bu, üçüncü dünya ülkesi vatandaşlarının refleksidir.

Yakın zamanda Nuri Pakdil kitabınız yayımlandı. Daha önce de Alâeddin Özdenören biyografiniz yayımlanmıştı. Bu biyografilerle neyi hedeflediniz?

İkisi de yayınevlerinin zorlaması ile yazıldı aslında. Benden böyle kitaplar yazmam istendi. Yayınevleri istedi. Başlarda pek gönüllü değildim ama kıramadım insanları. Pakdil kitabının macerası daha dolambaçlı oldu. Bu kitap iki yayınevi değiştirdi.

Biyografi yazmakla bir şey hedeflemiş değilim. Bu insanlar bizim yetişmemizde önemli etkileri olan insanlar. Bir tür borç ödeme teşebbüsü diyelim. Bahanem bu oldu. Bir de, biyografi yazmayı seviyorum. Aşkla yazıyorum.

Mustafa Aydoğan

“PAKDİL, YAPMASI GEREKENİ YAPMIŞ ADAMDIR”

Nuri Pakdil, sizce bu ülkeye ne katmıştır? O olmasaydı Türkiye’den ne eksilirdi?

Nuri Pakdil, Türkiye’ye kendisini kattı. Bu, hiç az bir şey değil. Peygamberler hariç, yokluğundan dolayı dünyada bir şeylerin eksik kalacağı insan yoktur. Biz bazı insanların yokluğunun eksiklik oluşturacağını vehmederiz. Bu bir vehimdir sadece.

Pakdil, yapması gerekeni yapmış adamdır. Böyle adamlar pek bulunmaz. Benim gözümde onu büyük yapan özelliği budur: Yapması gerekeni yapmış olması! Büyük adam. İnandığı ne varsa üzerinde parıldıyor, gözlerinde ışıldıyor, kaleminde ateşleşiyor. Aşkla var olmayı becerebilen bir adamdır. Herkes kadar onun da eksikleri var elbette. Ama biz insanın fazlalıklarına bakarız. Onun fazlalığı şudur: Aşk ile var olmak.

Kitapta henüz tamamlanmamış bir hayat hikâyesini anlatıyorsunuz. Nuri Pakdil bugüne kadar yaptıklarının tamamından farklı bir yola girerse bu kitap boşa düşmez mi? Öyle olursa sonraki baskıda ne yaparsınız?

İnsanların beni şaşırtmalarına alıştım sayılır. Kimseye kefil değilim. Herkese ne kadar inanıyorsam yine herkese o kadar inanmıyorum. Pakdil’i bir yana bırakalım, ben bile yarın kendimi şaşırtabilirim. Üstelik kendimin yeni baskısını da yapamam.

“SADECE KÖTÜLÜĞÜN TARİHİ VARDIR”

Tarihe bakarken en çok dikkat ettiğiniz mesele nedir?

Tarih, bir cehennemdir. Tarih bize güzel ve hakikatli olanı değil, kötülüğün görkemini anlatır. İnsanlık tarihi, incinmenin tarihidir. Başka tarih yok. Dinler tarihi olmaz bence. Din, tarihi bir şey değil, canlı bir şeydir. Sadece kötülüğün tarihi vardır. Güzelliğin de tarihi olmaz bence. İyiliğin tarihini kimse yazmaz. Kimsenin vakti olmaz böyle şeylere. Temizliğin, berraklığın tarihini yazacak kalem ise henüz yaratılmamıştır. 

Şiir yazmayı bıraksanız onun yerini doldurmak için neye sarılırdınız?

Bilmiyorum… O vakte kadar insan ölür zaten.

Türkiye’de nereye gidip orada ne dinlemek ve ne yemek isterdiniz?

İstanbul’a gidip balık ekmek yemek ve kalabalıklar arasında denizi seyretmek isterim.

Bir de, Rus ressam Ayvazovski’nin fırçasından çıkan hırçın dalgalar arasında bir an olsun bulunmak isterdim. Ne de olsa Karadeniz bizi birleştiriyor.

“Bir dost bulamadım gün akşam oldu” diyor şair. Siz ne durumdasınız?

Dost çok, aslında. İnsan kendini bulamıyor. İnsan, kendini bulduğunda herkesin orada olduğunu görecektir. Bu durumdayım. Arıyorum hâlâ.

Röportaj: Mücahit Gündoğdu

İZDİHAM

izdiham dergi 42. sayı çıktı. Buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın