Ölme Üzerine Bir İnceleme

Kişi kısa bir süre sonra öleceğini bildiğinde, Dr. Johnson’ın ünlü gözleminde de belirtildiği gibi, zihnini müthiş bir biçimde yoğunlaştırabilir. Ama ölmekte olan insanlar her zaman yaşam ve ölüm üzerine derin düşünceler ya da herhangi bir düşünce üretecek kadar bile düzgün bir zihinsel yapı içinde olamayabilir. Ölmekte olan kişi komada şu ya da bu ölçüde bunama halinde olabilir, hatta sakinleştirici ilaçlar nedeniyle derin bir uykuya dalmış halde bulunabilir. Kendi koşullarının bütünüyle bilincinde ve farkında olsa bile tedavisinin acil talepleri ve rutinleri nedeniyle kendi murakebesini yapacak kadar odaklanayamabilir. Kimi zaman, ölmekte olan kişinin başkalarının bilmediği doğruları elinde tutan ayrıcalıklı bir konumda olduğu düşünülür. Ama Robert Kastenbaum’un dikkat çektiği üzere: “Bilge insanlar yaşamlarının sonlarına yaklaştıklarında bilgece şeyler söyleyebilirken; aptal, sıkıcı ve nevrotik kişilerin karakterlerini koruyup aptalca, sıkıcı ve nevrotik şeyler söylemeleri de mümkündür.” Son sözler her zaman bilge sözler değildir; ayrıca insanlığın durumuna dair yalnızca ölmekte olanın erişebileceği kayda değer içgörüler olduğu da kesin değildir.


Yine de ölme kendi başına bilgelik getirmiyor olsa bile, geçmişe bakışı teşvik eden bir durumdur. Sona yaklaşan her tasarı gibi son demlerindeki ömür de gözden geçirilmeyi bekler. Pek çok insanın yaşam anlatısının son bölümü, eylem açısından kısa ama tefekkür bakımından bereketlidir. İnsanlık kendi yaşamının yalnızca baş kişisi ve birincil tekil şahsı olmakla kalmaz, aynı zamanda baş kahraman rolünden geçici olarak sıyrılıp kendi güdülerini, eylemlerini, başarılarını ve başarısızlıklarını az çok nesnel biçimde irdeleyerek eleştirmen rolünü de oynayabilir. Nasıl projeler bitmeye yaklaştığında bir durup eldekilerin muhasebesini yapıyorsak, yaşamımızın da sona yaklaştığına inandığımızda öyle yaparız.


Yaşam anlatısını gözden geçirme itkisi belki bir ölçüde estetik nitelikte olabilir: Ölmekte olan kişi nasıl bir hikayeye sahip olduğunu merak edebilir; bu hikayenin özgün, ilginç, tutarlı, akıcı ve bütünlüklü olduğunu görmeyi umar. Ama bundan da güçlü bir itki, insana özgü o anlam kaygısıdır. Ölmekte olan kişi bir amaç için yaşadığından, değerli amaçlara eriştiğinden, daha iyi olan lehine bir farklılık oluşturabildiğinden emin olmak ister. Eğer buna emin olamazsa, kendine olan saygısını bedeninden önce yitirme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Yalnızca anlamlı amaçlar kovalamış olmak değil, anlatıyı tasarımlara yakınlaştırabilmiş olmak da önemlidir; kişinin sorumluluğu ne kadar az olursa olsun, önemli bir işi tamamlanmamış halde bırakmak zorunda kalmak bile bir tür başarısızlıktır. (Kişi devam eden, çok özneli bir tasarıma katılmışsa, burada önemli olan kendine düşen kısmı tamamlamış olmasıdır.) Ne yazık ki, kişinin kendini bu türde sorgulamları her zaman istenen sonucu vermez ve işleri yoluna koyacak zamanı giderek olan ölüm döşeğindeki kişinin sıkıntılarını arttırır.


Şunu da belirtmek gerekiyor, burada bahsettiğim, kişinin geçmiş yaşamına yönelik eleştirel bakışı, keyfi anımsamalardan ve yaşlı insanların genelde yaptıkları (ve gençlere özellikle itici ve alakasız görünen) “geçmişte yaşamak”tan farklıdır. Yaşam öykülerinin son bölümünü, bilinci yerinde yaşayan kişiler için eleştirel bir şekilde gözden geçirme uygun bir alıştırma olduğundan dolayı, ölmeyi anlama ve incelemede başvurulan temel izleklere pekala sekizinci olarak eklenebilir. Böyle bir gözden geçirme nasıl bir şekil alırsa alsın, hangi sonuçlara varırsa varsın, bu işi yapan kişinin değerleri ve inançlarına bağlı olduğu apaçık ortadadır. Ölmekte olan kişiyi farklı idealleri olan başkalarının daha olumsuz bakabileceği bir yaşam tatmin edebilir ya da başkalarının çok değer biçeceği başarılarından tatmin olmayabilir. Bazen bir kişi yaşamının ciddi biçimde yoldan saptığı yargısına varabilir, ama bu tutum, yaşamın bütünüyle boşa harcandığı sonucu çıkan alışılmadık ölçüde kasvetli bir geçmişe bakış olacaktır.


Peki ölmekte olan kişinin bu geçmişe bakışı özel bir otorite taşır mı? Varsayalım, ölmekte olan kişi bu gözden geçirme sırasında yaşamının bazı önemli açılardan eksik olduğu sonucuna varıyor. Peki, ama daha önce aklına gelmemiş bu düşüncelere şimdi neden güvensin ki? Yaygın kanı, ölüm döşeğindeki insanların, artık kendilerini aldatmalarına gerek olmadığı için, kendilerine karşı daha dürüst oldukları yönündedir. Bu bana oldukça yanlış geliyor: Eğer tasasız ruhlar olarak ölmek istiyorsak, yapılacak en iyi şey iyice yorganın altına gömülmektir. Yine de hastalıktan yatağa bağımlı kalmış bir insanın, eskiden kuruntu diye bir kenara attığı bütün o rahatsız edici iç fısıltılara ve can sıkıcı kuşkulara artık kulaklarını tıkaması daha güç olabilir. Ölmekte olan kişi başkalarından ya da önceki benliklerinden daha dürüst ya da aydınlanmış olmayabilir, ama şimdi rahatsızlık verici olguların kabulünden onu caydıracak muhtemelen daha az etmen vardır. Fiziksel yetersizlik ve hareket etme imkanının kısıtlı olması da bu kişilere geçmişleri hakkında düşünmek üzere daha fazla zaman sağlar. Yaşam denilen kum saatinde kumların bitmeye başladığını bilmek, daha önce yapılmış işler arasında “gerçekten önemli şeyleri” belirleme çabasına odaklanmayı teşvik edebilir.

Ölme Üzerine Bir İnceleme (Bireysel Bütünlük, Bedensel Çöküş ve Ruhsal Dönüşüm), Hazırlayan: Allan Kellehear, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, Çeviri: Barış Zeren

İZDİHAM

İzdiham 39. sayı çıktı. “Benim içimde biri var. Ne ölüyor, ne sağ bırakıyor.” diyorsanız İzdiham’ı mutlaka okuyun.

İzdiham bu sayısıyla birlikte sinemadan müziğe, edebiyattan psikolojiye kadar birçok alanda farklı bir bakış açısıyla usta ve genç yazarları bir araya getiriyor.

İzdiham, sayıların peşinden değil iyi metinlerin peşinde koşmaya devam ediyor.
Dergimizin 39. Sayısına BURADAN ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın