Efe Berke Saptar, Üç İki Bir

Başını masadan kaldırdığında gözüne ilk takılan şey duvarda asılı olan tripod olmuştu. Rüzgar; tüm kışlarının sertliklerini toplayıp siyah bir fotoğraf makinesinin üstüne sermişti adeta. İçerisinde, en son veda ile ilgili fotoğraf olduğu için o fotoğrafın büyüklüğü tüm hard diski kaplayacak şekilde kayıt edilmişti. Kullanılmaya cesaret edilemeyen makine, odunlar ve kömürlerin çoktan veda ettiği bir kulübede durmaktaydı. Kulübenin ağlamaklı cızırdayan kapısı ne vakit açılsa gün ışınları karşısındaki fotoğraf makinesinin üstünde biriken tozları sinema salonlarındaki gibi perdeye yansıtıyordu.

Yıllar sonra korkmadan eline aldı onu. Açma düğmesine basarak bir süre karartılı ekranın aydınlanmasını bekledi. İçerisindeki o tek fotoğrafa bakmaktı isteği. Ağarmış sakalını kaşımaya çalışırken bir eli fotoğraf menüsünü açmaya yelteniyordu. Aradan geçen dakikaların sonunda açamamaya kanaat getirerek başını fotoğrafın çekilebileceği odak için ayrılan alana getirdi. Kulübenin içerisini, baktığı o ufak boşluktan kahverengi bir ton ile görmeye başladı. Kapının ağzında beliren bankı fark ederek pozisyonunu bozmaksızın yanına gitti. İki oyuncak bebek yan yana, birbirine bakarak duruyordu. Yapraklar düşüyordu çehresine. Yaprağın yere değmesinin ardından bank demirlerine kar yağmaya başladı. Kışta mıydı, yazda mı? Kulübeye mi sığmıştı koca hayat? Yoksa kulübe zorlanıyor muydu koskoca hayatta tutunmaya, bilmiyordu. Kadrajın içerisine giren her görüntü adamı şaşırtıyor, kulübenin böylesi görünümüne ilk defa tanık oluyordu. Bir süre gezindikten sonra öteki gözünü açmak istedi. Kulübeyi ilk defa böylesi hayat bulmuş görmekteydi. Diğer gözünü açamadı çünkü bu büyünün bozulmasını istemiyordu, hem de hiç. Ağaçlar yemyeşil, insanlarsa bu dar alana rağmen çok rahattı. Sadece gözüne tuttuğu objektifte etrafını gözlemledi. Görüntüyü büyütmek için lensin altından tutup kaydırarak büyüttü. Aklına bir soru takıldı ardından; Kulübe bu hale geldiyse ya dışarısı? Pek bir korku doluydu mecruhu. Kapının önüne bir adım attı ve heyecan yaratmak için kapadığı objektife dayalı gözünü açtı.

Gördükleri karşısında bacakları titremeye başlamıştı. Nefesi kesilen adamın sakalına asılan vedadan önceki mutlu anların fotoğraf kareleri birer birer yere düşüyordu. Başını öne eğince karşısındaki kişinin ellerini uzatmış olduğunu anladı. İki elini de adama doğru uzatmış, tutmasını bekliyordu. Barney de onunellerini sıkıca tutmak, asırlarca bırakmamak istiyordu fakat kamerayı bıraktıktan sonra bu olanlar hala sürebilir miydi? Korkuyordu karşısında duranın kaybolmasından. Yavaşça elindeki kamerayı gözünden çekti ve eğilerek yere bıraktı. Basbayağı münhemik halinden eser kalmamıştı. Bakışlarını yavaşlatarak yukarı doğru baktı ve derin bir iç çekişinin ardından Maria hala karşısındaydı.

“Biliyor musun Barney, hiç değişmemişsin.”

Bu sözüne karşılık Barney, tüm mutlu anların fotoğraf karelerini yere atmak istercesine sakalını silkeledi ve gözlerinin içine baktı;

“Ben pek bir değiştim Maria, sen bilmiyorsun ama arda kalan o fotoğrafımıza yıllardır bakmıyorum. Gidişinden beri de kamerayı açmamıştım.”

“Bundan bahsediyorum ya zaten Barney. Hiç yüzünün güldüğünü gördün mü yıllardır?”

Gözlerini gökyüzünde beliren kara bulutlara çevirdi. Yağmur hafif bir şekilde yağmaya başlamıştı ve damlaların kollarındaki tüylere çarpışından sonraki o ufak, parıldayan izlerine odaklanıyordu. Kulaklarına dolan Maria’nın sözlerinin ardından bir daha sesi kaçmasın diye sıkıca kulaklarını kapatmak istiyordu. O an sadece onun sesiyle yaşamaya ant içti.  Kafasını yukarı kaldırdı. Damlalar her yüzünü bulduruşundan sonra gözlerini iyice kısıyordu.

“Ben mutluyum Maria,” demekle yetindi sadece.

“Mutlu olsan Barney, mutlu olsan korktuğun için kameradaki fotoğrafımızı açmamazlık etmezdin. Bir insan geçmişini görmeye korkuyorsa o daha henüz mutlu olmayı öğrenememiş demektir. Oysa fotoğrafımızı açıp farklı gözle baksaydın mutlu olmanın ne demek olduğunu görebilirdin.”

Birkaç saniye sadece Maria’nın yüzünü izledi. Konuşurken kasılan yanakları ve söylediği her sessiz harften sonra beliren gamzesi Barney’i alıkoyuyordu. Mimiklerine öyle odaklanmıştı ki ara sıra yüzünün aldığı şekilleri kendi yüzünde istemsizce tekrarlamak için çabalıyordu. Barney, Maria’ya iki elini de uzattı, Maria’dan karşılık bekledi.

“Peki ne yapmamı istiyorsun Maria?”

Maria, Barney’e doğru biraz daha yaklaştı. İkisinin de gözleri birbirlerine değecek kadar yakındı. Maria aniden eğilerek yerdeki fotoğraf makinesini eline aldı.

“Senden istediğim tek şey  Barney..” dedi ve kameranın açma düğmesine basarak biraz bekledi. Kamera açıldıktan sonra hiç duraksamadan fotoğraf menüsüne girip arda kalan o son fotoğrafı büyüttü.

“Bu fotoğrafımızı dikkatle incelemen,” diyerek sözünü bitirdi.

Barney her ne kadar bakmaktan kaçınsa da Maria’yı kırmamak için vizöre bakmak zorunda kaldı. O fotoğrafa baktıkça daha önce hiç karşılaşmadığı güzellikler fark etmeye başladı. Mesela fotoğrafı çektikleri yerden şimdilerde eser yoktu. Evlerin, her renge boyanmış kaldırımların, insanların üzerlerine takındıkları aksesuarların güzelliklerine baktı.

“Her ne kadar bitmiş bile olsa bazı şeyler Barney, hayat yaşamaya fazlasıyla değer. Benimle birlikte sevdiklerini de kaybetmiş olabilirsin. Tabii o kadar ayrıntılı bilmiyorum. Ama unutma Barney, sen bir fotoğrafçısın.”

“Maria, biz ne kadar mutluymuşuz halbuki,” dedi Barney, “Ne kadar da güzel gülüyormuşsun,” dedikten sonra dudaklarına kendi gülümsemesini giydirdi.

“Bazen, sırf beni böyle güldürebildiğin için mutlu olmalısın biliyor musun?”

Sessizce olanları kafasında idrak etmek isteyen Barney, son sözüne karşılık hiçbir cevap vermeden köşede duran sandalyesine ilerleyip oturdu. Kendisini, aklını kurcalayan ve anlam vermekte oldukça zorlanan bir hususu düşünmeye itti. Sonradan, en başta gördüğü görüntüler aklına geldi, kafasına dank etmişti. Kulübede gördüğü o bank, tamamıyla bakmaya korktuğu fotoğrafı çektiği yerdeki mekanla aynıydı. Peki oyuncak bebekler neydi?

Maria’nın elinden aldığı fotoğraf makinesine bir daha dikkatlice baktığında o bankta ikisinin oturarak fotoğraf çekildiğini fark etti. Az önce bankta gördüğü oyuncak bebekler fotoğrafta da olduğu gibi Maria ile Barney’di. Olan şeyler geçmişiyle neredeyse aynısıydı. Ama Maria oldukça değişmişti. Fotoğraftakinden daha solgun bir yüzü, daha belirgin kırışıklıkları vardı. Peki bunları yaşamasındaki asıl sebep neydi? Maria’nın söyledikleri Barney’in kafasını epeyce karıştırmıştı.

İçinden; “Ya eski mutluluğuma kavuşmak için zihnimin benimle oynadığı oyunsa?” demekle yetindi. Barney bunları düşünürken Maria onun evine girip duvarda asılı duran tripodu aldı ve Barney’in yanına gelerek elindekini görmesi için önüne doğru tuttu. Artık Barney’in Maria’yı ciddiye alamadığı her halinden belliydi. Gidecek diye korktu önce. Şaşırmış bakışlarını kısa süreliğine üzerinde gezdirdikten sonra “Tripod ile ne yapacaksın Maria?” sorusunu yöneltti.

“Hayatta bazen mutlu olunması için geçmişinin üzerine gidilmesi gerekir Barney. Anıları görünce kahrolmaktan korkan ve inadına görülemeyeceği bir yerde saklayan insanlarız biz. Buna itiraz istemiyorum. İnsanoğlu, ne kadar onlara bakmadığı sürece mutlu olduğunun kanaatine varsa da aklındaki bakma isteği onu gittikçe çürütür. Çürümek nedir biliyor musun Barney? Bir insanın başına gelebilecek en kötü bozgunluktur, bozguna uğramaktır.”

Barney’in elinde tuttuğu kamerayı eğilerek bir çırpıda alan Maria; aparatları kurmak için öteye, bahçenin boşluğuna doğru ilerledi. Barney ise gözlerini devirip söz etmeden zeminin kare desenlerinin içine korkularını, işittiği cümlelerin münhedimliğini sığdırabileceğinin mümkünündeydi. Maria, kameranın çekimini üçten geriye doğru ayarladı ve herhangi birinin yüzünde saçtığı gülümsemeleri yerden toplayabilmesi imkansız ruh haliyle seslendi; “Barney, gelir misin lütfen?”

Barney oturduğu sandalyeden niyahetinde kalktı ve çağrısını kabul edercesine başıyla onay vererek Maria’nın yanına gitti.

“Fotoğraf çekilmemizi ister misin Barney?”

“Ama Maria, kamerada yeterli alan yok diye biliyorum.”

“Tek bir fotoğraf var içerisinde Barney. Nasıl olur da dolu olabilir?”

Oysaki Barney yıllardır o fotoğrafın üstünü kapatmak istemediği için hiçbir fotoğraf çekmemişti. Kendisine inandırmayı başardığı ‘alan dolu’ yalanıyla fotoğraf makinesini göreceği en ücra köşeye koymuştu.

“Bir anının üstüne bir anı daha eklemeye ne dersin Barney?”

Barney’in yüzünde, bahar mevsiminde açılan devasa çiçekler gibi gülümsemesi açmaya başladı. Halinden ve olanlardan ne olursa olsun oldukça memnundu. Maria’nın; kamerada bulunan sağ üstteki fotoğraf çekme düğmesine basmasıyla Barney’in yanına gelmesi bir oldu. Barney, Maria’nın ellerini sıkıca tuttu.

Üç, iki, bir…

Efe Berke Saptar

İZDİHAM

Eğer yeni bir şey başlatmak istiyorsanız her şeyi unutmak gerek. İzdiham yepyeni bir heyecan, tasarım, içerik ve estetik ile okurlarının karşısına geçiyor.

Türkiye’de yeni bir dergicilik anlayışının öncüsü olacak bir çalışma ile İzdiham bütün heyecanını ve her şeyi en iyi şekilde yapma düşüncesini bütün sayfalarına taşımış. izdiham dergi 41. sayı çıktı. Buradan ulaşabilirsiniz.



.

Bir Cevap Yazın