Nikolay Vasilyeviç Gogol, Burun

Şu dünyada ne olmadık şeyler olur! Olaylar da, çoğu zaman, inanılacak gibi değildir. O, Danıştay Üyesi kılığında gezen, kentte bunca gürültüye yol açan burun, sonunda, nasıl oldu bilinmez, eski yerine döndü. Yani Binbaşı Kovalev’in iki yanağının tam orta yerine. Bu, 7 Nisan’da oldu. Kovalev, sabahleyin uyanıp da aynaya şöylesine bir bakınca burnunu yerinde gördü. Elini götürdü; işte, tastamam kendi burnuydu. “Yaşasın!” diye bağırdı; nerdeyse, odanın içinde, sevinçten yalınayak, oynayıp zıplamaya başlayacaktı; ama İvan’ın gelmesi buna engel oldu. İvan’dan, yüzünü yıkamak için, su istedi. Yıkandıktan sonra gene aynaya baktı. – Burun yerindeydi.

Bir peşkirle kurulandı, yeniden aynaya baktı. – Burun gene yerindeydi.

– Bak bakalım İvan, dedi, burnumun üstünde sivilcemsi bir şey var sanırım.

Bir yandan da şöyle düşünüyordu: “Ya şimdi İvan bana, ‘Hayır, efendim, yalnızca sivilce değil, burnunuz da yok!’ deyiverirse?”

Ama İvan:

– Hayır, sivilce falan hiçbir şey yok. Burnunuz sapasağlam; diye yanıt verdi.

Binbaşı, “Güzeel!” dedi; ondan sonra parmağını şaklattı.

O sırada, kapıdan süt dökmüş kedi gibi, korka korka, berber İvan Yakovleviç göründü.

Kovalev, ta uzaktan:

– Çabuk söyle, diye bağırdı, ellerin temiz mi?

– Temiz.

– Atıyorsun!

– Vallahi temiz, efendim!

– Peki! Haydi bakalım.Kovalev oturdu. İvan Yakovleviç onun boynuna bir peşkir iliştirdi; bir anda bütün sakalıyla yüzünün bir kısmını tüccar düğünlerinde sunulan kremaya benzer sabun köpüğü içinde bıraktı. Yakovleviç, burnu görünce kendi kendine, “Gördün mü?” dedi; sonra eğildi, sağdan soldan, bir güzel inceledi: “Bak hele!” dedi, “hiç belli değil!”

Uzun uzadıya burnu seyretti. Sonunda, dikkatle, kolayca düşünebileceğiniz bir özenle ve iki parmağıyla, ucundan tutacak oldu. İvan Yakovleviç’in yöntemi böyleydi.

Kovalev:

– Yavaş ol! Yavaş! Dikkat et! diye bağırdı.

İvan Yakovleviç’in eli yanına düştü. Başı döndü; öyle şaşırdı ki, bu derecesi hiç başına gelmemişti. Sonunda, usturayı özenle sakalın üzerinde yürütmeye başladı. Ama elini dayayacak bir burun olmadı mı, bu iş ne kadar güç oluyordu? Neyse; başparmağını kâh yüzüne, kâh alt çenesine bastırarak, zar zor, işini bitirdi.

Her şey hazır olduktan sonra, Kovalev, çarçabuk giyindi, bir faytona atladı, doğru şekerlemeciye gitti. İçeriye girerken daha kapıdan bağırdı:

– Garson! Bana bir fincan çikolata!

Aynı zamanda da aynaya bakmayı unutmadı. Burnu yerindeydi. Döndü, göz ucuyla ve alaycı bir tavırla, biraz ötede oturan iki subayı süzdü. Birinin burnu yelek düğmesi kadar ya vardı, ya yoktu.

Oradan çıkınca Bakanlık özel kalemi müdürlüğüne uğradı. Bir işi kovalıyordu. Vali yardımcılığına istekli olmuştu; vermezlerse, müdür yardımcılığına razıydı. Kabul salonuna girdiğinde, bir daha aynaya baktı; burnu hep yerindeydi.
Ondan sonra gene bir müdür yardımcısı, yani gene binbaşı olan bir arkadaşını görmeye gitti. Bu adam çok alaycı bir arkadaştı. Onun şaka yollu sözlerine karşılık, Kovalev, hep, “Sen yok musun sen? Ne kâfir, şeysin!” derdi.

Yolda yürürken düşünüyordu: “Şimdi binbaşı beni görür görmez kahkahayı basmazsa, her şey yerli yerinde demektir.” Ama arkadaşı onu hiçbir şey yokmuş gibi karşıladı. Kovalev, “Çok iyi! Pek güzel! İşler yolunda!”

diye düşündü. Yolda, kızıyla birlikte, o yüksek rütbeli subayın karısına, Bayan Podtoçina’ya rasladı. Önlerinde saygıyla eğildi. Onlar da ona neşeli sözlerle karşılık verdiler; demek ki, hiçbir eksiği yoktu. Epey konuştu. Sonra cebinden bir tabaka çıkardı – bu işi inadına yapıyordu-, burnunun iki deliğine de enfiye çekti. Kendi kendine şöyle diyordu: “Ah, kadın milleti! Namussuz millet! Haydi bakalım; almayacağım işte kızını. Öyle bedava yere par amour olmaz.”

Bu olaylardan sonra binbaşı Kovalev, Nevski Caddesi’nde, tiyatrolarda, her yerde sanki hiçbir şey olmamış gibi, dolaşıp duruyordu. Burnu da bir şey olmamış gibi hep yüzünde duruyor, bir zamanlar ayrılmış olduğunu belli etmiyordu. O günden sonra Kovalev’i hep neşeli gördüler. Yüzünde bir gülümseme, durmadan, bütün güzel kadınların peşinde dolaşıyordu. Bir kez, Gostine’deki dükkânlardan birinde nişan kordelesi alırken bile görüldü.
Niçin alıyordu, anlayamadık. Çünkü kendisine nişan falan verilmiş değildi.

Geniş imparatorluğumuzun kuzey başkentinde işte böyle bir öykü geçti. Ancak şimdi bu öyküyü yeniden düşününce, içinde olmayacak şeyler bulunduğunu görüyorum. Burnun yerinden ayrılması, böyle birçok yerde Danıştay Üyesi kılığında dolaşması, ne denli anlaşılmaz bir olay olursa olsun, o konu ayrı; ama Kovalev gazeteye bir burun için duyuru verilemeyeceğini nasıl anlamadı? Duyuru ücretlerinin yüksekliğinden söz etmek istemiyorum; o denli elisıkı bir insan değilim çünkü. Ama, bu işin yakışıksız, çirkin bir iş olduğunu nasıl anlayamadı.

İyi ama, nasıl oluyor da burun pişmiş bir ekmeğin içinden çıkıyor, sonra nasıl oluyor da İvan Yakovleviç?

Hayır, aklım ermez bu işe. Gerçekten, aklım ermez. Ama en çok şaştığım, en çok akıl erdiremediğim başka bir nokta da, yazarların bu türlü konuları alıp işlemeye kalkmaları. İnanın bana, bu açıklanamaz. Akıl erdiremiyorum. Önce, ülkenin bundan hiçbir yararı yok; sonra… Yararı gene yok. Ne olduğunu bir türlü anlayamıyorum.

Ama ne derseniz deyin, bazı noktalar… Öyle ya, hangi işin bir şaşırtıcı yönü yok! Gene de insan, biraz düşününce bu öyküde bir şeyler bulmuyor mu? Ne derlerse desinler, yeryüzünde bu türlü olaylar oluyor; binde bir, ama oluyor!

 

Nikolay Vasilyeviç Gogol, Çevirenler: Erol Güney – Orhan Veli Kanık – Oğuz Peltek

İZDİHAM

 

 

 

Eğer yeni bir şey başlatmak istiyorsanız her şeyi unutmak gerek. İzdiham yepyeni bir heyecan, tasarım, içerik ve estetik ile okurlarının karşısına geçiyor.

Türkiye’de yeni bir dergicilik anlayışının öncüsü olacak bir çalışma ile İzdiham bütün heyecanını ve her şeyi en iyi şekilde yapma düşüncesini bütün sayfalarına taşımış. izdiham dergi 41. sayı çıktı. Buradan ulaşabilirsiniz.



.

Bir Cevap Yazın