Merve Can Değerlendirdi: “Budala” Üzerine Notlar

Büyük üstad Dostoyevski’nin Budala romanını, çelikten bir empati gömleğiyle okumak gerekiyor. Zira ben kitabı zorlanarak okuyordum ta ki Prens Aglea ve Nastasya arasında bir uçurumda kalana dek. Oradaki keskin hatlara sahip ikilem beni satır aralarındaki gizli dehlizlere çekti.

Kitabın derinine inebildim. Kendimi hiç yapmadığım kadar Prens’in yerine koyarak okudum son sayfaları ve kitabın dört yüz sayfasının oluşturamadığı tesiri son yetmiş sayfa oluşturdu.

Empati kurmayı ve o dehlizleri fark etmeyi perdeleyen başlıca sebep, karakter isimlerinin ve olayların romanı çok bulandırması olabilir. İsimler çok uzundu ve karmaşıktı. Kimi zaman asıl isimler kullanılırken kimi zaman kısaltmalar tercih ediliyordu. Bu yüzden isimler, karakterler ciddi manada birbirine karışıyor. Kitapta hatrı sayılır derecede yol kat etmiş olmama rağmen hala kim kiminle evli, kim kime düşman, kim kime oyun oynuyor…

Bunları ayırt edebilmiş değildim. Bir süre sonra da ayrı ayrı karakterler ve kişiler hissi ölüp entegre olmuş tek bir karakter hissi diriliyor. Olay örgüsü birbiriyle örtüşüp tamamlanıyor ama gereksiz olaylar epey fazlaydı. Yani bir çok olay kitabın akışına ya da karakterlerin inşasına işçilik yapmıyordu. Kitap rafine edilse seksen doksan sayfalık kaliteli bir roman çıkabilir. Bu oturmamış demirbaşlarla sisli, puslu bir girdap etkisi yarattı Budala. Kitabın dili engelsiz ama karakterler ve olaylar sağlam bir zemine inşa edilmedikleri için akıcılık ve sürükleyicilik bir yerden sonra baltalanıyor. Kitabı elime alırken hissettiğim şey tam olarak şuydu; uçarı bir hızla dağın tepesinden iniyorum ve büyükçe bir nilüfer yaprağına atlayıp azgın suda yüksek hızla saatte bilmem kaç kilometre ivme alıyorum. Ama öyle olmadı.

Gerçekte olan şuydu; uçarı bir hızla dağdan indim ve yarıya kadar su dolu bir leğene atladım. Yani okuyucuyu alıp başka başka yerlere götürmüyor. Bazıları ‘bu sadece bir kitap, bu kadar şey beklemek mantıksızlık’ diyor olabilir ama şunu da belirteyim ben kendi kendime beklenti içine girmedim. Beni Suç ve Ceza’yla bu beklentiye Molla Dostoyevski soktu. Bir de kitapta zaman mefhumu çok eksik. Zaman sıkıntısı yaşatan yerler oldukça fazla. Şu an sabah mı, akşam mı, öğle mi, gece mi diye okuyucunun aklında sorular ürerken o an tamamıyla gölgeleniyor malesef. Bu puslu girdabın içinde, diri bir anlatımla gerçeklik çizgisine yakınlaştırılmış Prens’in hastalığı göze çarpıyor. Çektiği azap, vücudunun maruz kaldığı işkence, nöbet anları, rahatsızlığının psikolojisindeki etkisi güzel anlatılmış. Bunun da cevabı şu muhtemelen; Dostoyevski kendisi de sara hastasıdır. Bu yüzden gerçekçi ve etkileyici bir anlatımı, bu hastalıkta yakalamış olabilir. Daha sonra Prens’in etrafındaki herkesin, Prens’in yüzüne gülümseyerek arkasından onlarca dolap çevirmesi sarsıcıydı. İnsan güven halatını kimin yüreğine kamçılayacağını şaşıyor.

Sonlara doğru Prens’in Aglea ile Nastasya arasındaki gel gitleri güzeldi. İki kere kullanılmak istenen seçim, ama kalbin odasındaki yer tek kişilik kabin. Gurur, pişmanlık ve hırs ve bencillik zorlu bir savaş. Kimsenin kimseyi tolere edemeyeceği çözülmesi imkansız büyük bir markaj. Prens’in zihnini çatlak çatlak yaran, cevapsız kalan hatta belki cevabı bile olmayan sorular merak uyandırıcı. Ayrıca aşk üçgeninin diğer üyeleri olan Aglea ve Nastasya bulanık ve belirsizdi. Aglea’nın davranışlarını görüp aşk bu mu diye Nastasya’yı görüp aşk neden böyle diye sorguluyoruz.

Aşkı ve aşkın barındırdıkları sağlam anlatılmamış. Tutarsızlık içine belenmiş olsa da aşk kaliteli olabilir. Kitabın sonu şaşırtıcı bitmiş. Gerçekten hiç beklemezdim. Nastasya Filippovna hobi olarak nikah günü müstakbel koca adayını terk ediyor sanki. Ve insanlar ona hala güvenip bir gelecek kurabileceğini düşünüyorlar. Gülünç.

Ben şahsen birilerini kaç kez nikah masasında bırakıp başka birileriyle kaçtığını aklımda tutamadım. Kitabın en beğendiğim yeri bu cinayetti! İnsanın içini rahatlatıp huzura erdiriyor. “Düzelmek için geçmişi pişmanlıkla anımsamaktan daha güçlü başka bir çare yok.” “İnsanlar birbirlerine acı versinler diye yaratılmışlardır.” “Güneşin doğuşuyla batışının, mavi gökyüzünün ve mutlu yüzlerinizin benim için ne önemi var?”

Merve Can

İZDİHAM

İzdiham 39. sayı çıktı. “Benim içimde biri var. Ne ölüyor, ne sağ bırakıyor.” diyorsanız İzdiham’ı mutlaka okuyun.

İzdiham bu sayısıyla birlikte sinemadan müziğe, edebiyattan psikolojiye kadar birçok alanda farklı bir bakış açısıyla usta ve genç yazarları bir araya getiriyor.

İzdiham, sayıların peşinden değil iyi metinlerin peşinde koşmaya devam ediyor.
Dergimizin 39. Sayısına BURADAN ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın