Martin Heidegger, Filozofların En Şairi

Güney Bavyera’nın küçük kasabası olan Messkirch’de 26 Eylül 1889 tarihinde dünyaya geldi. Freiburg Üniversitesi’nde Katolik İlahiyatı ve Hristiyan Felsefesi okudu. Birinci Dünya Savaşı’ndan yeni çıkılmış ve savaşı kaybetmiş bir toplumun arasında yeni arayışların boy göstermeye başladığı yıllarda, Martin Heidegger ve felsefesi filizlenmeye başlamıştı. İlk olarak adını Edmund Husserl’in asistanı olarak duyuran Martin Heidegger daha sonraları yazdığı Varlık ve Zaman kitabıyla Alman toplumunu ve Batı Avrupa’yı etkisi altına almıştır. Hatta Paul Hühnerfeld’in kitabından öğrendiğimiz bir nokta, insanları etkileme konusunda ne kadar güçlü olduğunu gösterir niteliktedir :” İkinci Dünya Savaşı’nda sırt çantalarında Hölderlin’in ve Heidegger’in kitaplarıyla Rusya veya Afrika’nın ücra köşelerinde ölmüş olan Alman askerleri sayılamayacak kadar çoktur. Bu askerlerin Fransız düşmanlarının da,kendi direnişleri sırasında Heidegger’in felsefesinden etkilenmiş oldukları bilinen bir gerçektir.
Görüldüğü gibi etkileyeci gücü yüksek bir düşünürün sanat anlayışı ise bakılması gereken önemli bir noktadır. Çünkü bir insanın en sessiz protesto aracı sanat anlayışıdır.

Heidegger’in sanat anlayışının kökenine inmek için Eski Yunan toplumunun sanat anlayışının nasıl bir noktada bulunduğunu gözlemlememiz gerekiyor. Çünkü Martin Heidegger’in sanat anlayışı modern çağın tüketim çığırtkanlığından ziyade daha çok Eski Yunan sanat anlayışıyla ilintilidir.

Eski Yunan’da el işçiliğine karşılık gelen “poiesis” sözcüğü imal etme anlamında olan ”poios” sözcüğünden türetilmiştir. Yani bir şiir bir heykel ya da herhangi bir nesne için ”poiesis” sözcüğünü kullanmışlardır. Buradan hareketle Aristoteles’in epistemeyi üç ayrımda anlatmasına bakmamız önemli olacaktır . Theroretike(Kuramsal bilgi),pratike(pratik bilgi) ve poietike(yapılan veya yaratılan bilgi) poietike ise kendi içinde iki ayrı uzanıma ayrılarak bir poietike(şiir) ve rhetorike(söz söyleme sanatı) görüyoruz ki Aristoteles poietike’yi yani şiiri bir bilgi olarak görüyor. Bu noktadan sonra Heidegger’in sanat için söylediklerine bakalım:”Becerisini davranışını ortaya koyabilen,yaptığı işi bilen herkes tekhnistesdir. Bu adlandırmayı ”elişçisi” zanaatkar olarak çevirirsek anlamını sınırlandırmış oluruz. Bilmek, bir çalışmanın,bir yontunun biçimlenmesinden önce onu görebilmek demektir. Çalışma bilim ve felsefe olabileceği gibi bir şiir bir söylev de olabilir. Sanat tekhne’dir ama teknoloji değildir. Sanatçı tekhnitestir ama ne teknisyen ne de el işçisi, zanaatkardır. Sanat tekhne olarak bir bilgi alanı içinde bulunduğundan ve böylesi bir bilgi henüz var olmayanı, görülmemiş olan biçimi boyutlarıyla önceden göstererek,görülür,algılanır duruma getirdiği için, bu önceden görme olgusu üstün bir görme tarzı ve aydınlık ister.”

Heidegger’e göre dünya şiirle kavranılır. Fakat burada Heidegger’in şiir anlayışı sadece düşüncenin dile gelişi veya duyuşun kalemden kağıda yansıyan akisleri değil bir mimari yapı bir resim bir heykel hatta düşünmek bile Heidegger’e göre şiirdir. Heidegger sanatı bir ”şeylik” yani bir nesne olarak değil hakikatin dile getirilişi olarak görmektedir. Hakikate ulaşmak için birçok etmene ihtiyaç duymaktayız ve birçok savaşım vermek zorundayız. İlk olarak Heidegger’in sanat anlayışına ve felsefesin hakim olabilimek için ”fenomolojik” bir yapıyı ele almak gerekiyor. Sanatçının bir sanat yapıtını yaratırken veya tesis ederken etkinliğe geçirmesi gereken ilk nokta sanatın saf bir şekilde kendi kendine tesis edilmesi ve aydınlığa çıkarılması yani görünür kılınmasıdır. Bu görünür kılınmaya Yunanca’da aletheia denilmektedir. Zamansallık içinde hakikat kendi varlığının özünü yani sanatın özünü ortaya çıkartması için sanatçının sanatı tesis ederken bir başka deyişle yaratırken sanatçının kendisini geri çekerek bir boşluk doğurması ve sanatın doğan bu boşlukta kendi kendisini görünür kılması(aletheia konumuna gelmesi)için kuluçlanması gerektiğini vurgulamıştık. Yani sanatçının kendisini geri tutması,kendine,aklına,diline hakim olması gerekir. Bir boşluk doğurarak aydınlığa çıkarılan sanat eseri bir savaşım verecektir. Çünkü sanatçı her ne kadar içinden gelerek saf bir şekilde sanat eserini tesis ettiğini savunuyor olsa dahi aslında insan dışarıda günlük telaşların,koşuşturmacaların peşinde hergünkülük içinde savrulup gitmiştir. Bu yüzden sanatçının içselleştirdiği hakikatin aydınlığa(aletheia)kavuşma aşamasında insanın dışsal bir varlık olması nedeniyle sanat eseri bir tahribata uğrar. Bunun için sanatçının sanat eserini aydınlığa kavuşturma aşamasında kendini geri çekerek ve hergünkülükten kurtularak sanat eserini görünür kılması gerekir.

Sanatçıyı hakikatten ayrı düşünemeyiz ve sanatçı hakikatin içinde asılı durur. Sanatçı bir bakıma hakikatın çobanıdır. Peki sanatçı hakikatın çobanlığını nasıl yapabilir ? Sanatçı sanat eserinin aydınlığa çıkarım aşamasında kendini kendinden geri çekerek ve modern dünyanın makineleşmiş çarklarının farkında olarak bir başka deyişle sanat eserini hem kendisinden hem de modern toplumdan koruyarak bunu başarır.

Heidegger’e göre modern dünya ile birlikte sanat eserleri yerini seri üretime bağlı ruhtan yoksun ve teknoloji ağırlıklı eserlere bırakmıştır. Hakikatin yeri insanın ve doğanın içindeyken makineleşmiş düzen insanı ve doğayı sadece enerji aracı olarak görmüştür. İnsanın ve doğanın farkında olmayan, makinelerin boyunduruğunda yaşayan toplum Tanrı’yı öldürmüştür. Heidegger’e göre Tanrı sanattır ve makineleşmiş düzen sanatın kalbinde kapanması güç bir yara açmıştır ve bu görüşlerini Martin Heidegger’in Tanrılığın Menşei* yazısından şu pasaj kanıtlar niteliktedir:” İnsanoğlu: Makinenin düzen sağlayan teşkil edici parçası – İnsanoğlu:Özleyim içindeki hafıza.

Varlığın hareketinden,yani özleyimden hareketle bakıldığında makinesel öze uymak ve makinenin talep ettiklerini karşılayabilmek için insanoğlunun sadece aşağı ve asılsız,kendini unutan güçlerine ihtiyaç vardır.

İnsanoğlunun yığınsal özü,makinesel gidişattaki boşluğun fakir tekdüzeliğine en kolay şekilde kifayet edebilmektedir,çünkü,ona,vasatlık ve yukarıdan aşağıya doğru tesviye oluş denk gelmektedir.”

Evet, Martin Heidegger’in dünyayı ”şiirle”kavramasının altında yatan düşünceyi gördük. Sizce de insanın tekrardan hakikatin çobanı olması için doğanın meleksi düzenine geri dönmesi ve makineleşmenin prangasından kurtulması gerekmez mi ?

*:Almancadan çeviren:Kaan H.Ökten

Kaynakçalar:
HÜHNERFELD, Paul,Heidegger Bir Filozof,Bir Alman, Çev.Doğan Özlem,İnkılap Kitabevi,İstanbul,2006
HEİDEGGER, Martin,Sanat Eserinin Kökeni, Çev.Fatih Tepebaşılı,Deki Yayınevi, Ankara,2007
ZEYNEP,Direk(2010),Heidegger: Varlığın Çobanı: Heidegger’in Sanat Anlayışı,Cogito,64,106-123
Patikalar:Martin Heidegger ve Modern Çağ.Haz.H.Ünal Nalbantoğlu,İmge Kitabevi,Ankara,1997

Hasan Akpınar

İZDİHAM

izdiham dergi 42. sayı çıktı. Buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın