Kırmızı Dosya

“Sonbahar ve hüzün” diye düşündü içinden, kaldırıma dökülmüş sarı ve kırmızı renkli yaprakların üzerinden nadide ipek bir halının üzerinde nazikçe yürüyormuş gibi yürürken. Muhteşem renk cümbüşünün kendisinde yarattığı hayranlık ve hüzün karışımı bir ruh hali içinde ofisinin bulunduğu ıhlamur rengi binaya girdi. Apartmanın kesif camla kaplı loş merdiven boşluğundan açık gri renkli geniş merdivenleri yürüyerek çıktı birinci kattaki ofisine geldi ve zili bastı. Sekreteri karşıladı onu gülerek “günaydın Aylin hanım”. Sekreter Selin bergamot aromalı çayı ince cam bardaklara koyduğunda odayı nefis bir çay kokusu kaplamıştı. Şık modern ve açık renkli mobilyalarla döşenmiş ana cadde üstündeki bu avukatlık bürosu zayıf sonbahar ışığına rağmen oldukça aydınlık ve ferah gözüküyordu.

Avukat Aylin sekreteri ile taze simit peynir ve zeytinle kahvaltı yaparken her zaman olduğu gibi hızlı hızlı konuşuyordu. Kırmızı sarı yaprakların güzelliğinden, erken gelmeye başlayan akşamlardan, bir hastasının kadın doğum doktoru olan annesine açtığı tazminat davasından ve yeni almayı düşündüğü kitaplardan ve haberlerden öğrendiği vahşi bir kadın cinayetinden bahsetti. Selin bir arkadaşı sırdaşı gibiydi onun. Mesleğinde geçirdiği iki yıl da insanların güvensizliğini yalancılığını nankörlüğünü ikiyüzlülüğünü ve acımasızlığını öğretmeye başlamıştı ona. Ama insan ruhunu anlama çözme açısından daha çok tecrübeye ihtiyacı olduğu da kesindi. Cevval ve güçlü bir kız olmasına rağmen ara sıra melankolik sıkıntılı anları da oluyordu. Bahar çiçekleri desenli açık mavi bir elbise giymişti Aylin, uzun kestane rengi saçları omuzlarına dökülüyordu. Kullandığı Victoria’s Secret’in Amber Romance parfümünün kokusu, pencereden vuran kuvvetlenmeye başlayan sabah güneşi, açık renkli mobilyalar, krem renkli duvar ve misafir koltuklarının ortasındaki sehpada duran beyaz orkide çiçeği odayı sonbahar içerisinde bir bahar havasına büründürüyordu.

İstanbul doğumluydu Aylin. Kendisi gibi avukat olan bir baba ve kadın doğum doktoru olan bir annenin tek çocuğuydu. Cesaretli, aynı zamanda da kuralcı ve inatçı bir kızdı. Uzun boylu ve kumraldı. Yuvarlak geniş yüzü ince kaşları ve iri açık kahverengi gözleri vardı. Babasının istememesine rağmen kafasına koyduğu hukuk fakültesine gitmiş ve başarıyla bitirmişti. Meslek hayatına atıldıktan sonra çoğu zaman babasının tecrübelerinden faydalanmaya onu uyarılarını dikkate almaya özen gösterirdi. Ama bazen da zor davaları alarak babasının tepkisini üzerine çekiyordu. Bir avukat maddi beklentisi olmadığı halde zor ve riskli bir davayı niye kabul eder? Kendini ispatlama ve özgüven mi yoksa feraset sahibi olmama mı? Hepimizin kabul ettiği bir gerçektir ki cesaret bir noktaya kadar iyidir. Ama hayatta her şeyde olduğu gibi cesarette de bir ölçü ve sınır olması gerekmez mi? İhtiyatla desteklenmeyen bir cesaret yarardan çok zarar getirmez mi? Üstelik cesaret merhametli bir insana daha çok yakışır. Zalim bir insandaki cesaret tam bir felakettir. Aylin merhametliydi ama onun kuralcılığı her zaman merhametinin üzerinde. Kuralların alt ve üst sınırları duruma göre esnetilemez miydi? Tecrübe de bir insanın nerede nasıl davranacağını bilmesi, ne kadar ileriye gidebileceğini önceden sezebilmesi, sınırlarını önceden öngörebilmesi değil midir? İşte, belki de Aylin’de eksik olan şey de bu idi. Fazla cesaret ve fazla kuralcılık.

Krem renkli tay tüyü mobilyalarla döşenmiş olan ofis ana caddeye ve güneye bakıyordu Pencereden giren güneş ışığı odadaki açık renkli yüzeylerden yansıyarak odayı sanki daha bir aydınlık gösteriyordu. Yerde çiçekli desenlerle bezenmiş büyük bir kilim vardı. Duvarın tam ortasındaki Şükrü Çağlayan’ın Galata Köprüsü İstanbul resmi odaya modern bir tarz katıyordu. Kahvaltı bitmişti ve Aylin iki saat kadar bir dosya üzerinde çalışıp notlar aldı. Selin’in fikirlerini sordu. Bazılarının dolmakalemleri sevdiği gibi kurşun kalemleri sever hep onlarla çalışırdı. Kurşun kalemle yazdığı bazı notlarını sildi yerine yeni notlar aldı.

Dosyayı kapatıp ara verdi, masasından kalktı ve geniş misafir koltuklarından birine oturarak Selin ile konuşmaya daldı. “Nihayet şu miras davasını bitirdik sırada şu haciz davası var”. Bu arada Selin bir şey unutmuş gibi öne atılarak “Şimdi aklıma geldi Aylin hanım söylemeyi unutmuştum. Şu haciz davası açtığımız adam dün yine geldi ve sizinle görüşmek istediğini söyledi. Sizin olmadığınızı söyleyince hiçbir şey söylemeden çekip gitti” dedi. Avukat Aylin oturduğu koltukta arkaya iyice yaslanmış kısık gözleriyle düşünceli düşünceli sehpadaki belirsiz bir noktaya bakıyordu. “İlginç…” dedi ve bir müddet durakladıktan sonra “ biliyor musun, ruh yani insan ruhu insan bedeninden daha karışık ve hepimiz için bir gizem. Her insan ruhu sanki yıllardır çözülmeyi bekleyen karmaşık bir matematik problemi” dedi. “Ne demek istediğinizi anlayamadım ama aslını söylemek gerekirse bana dürüst ve iyi niyetli bir insan gibi geldi. En azından öyle gördüm” dedi Selin biraz da çekinerek. Aylin keskin kısa bir kahkaha attı. “Doğru haklı olabilirsin, ama bilemeyiz Selin. Daha önce de bir ay zaman istedi, verdik ama ne yaptı ödemedi, ödeyemeyeceği senede neden imza atıyor bu insanlar anlamak mümkün değil” dedi Aylin yüksek sesle. “Bir ay daha zaman versek sanki problem çözülecek” dedi Selin biraz çekinerek. Ama Aylin’in hemen gelen cevabı net ve kesindi “Hayır, o hakkını çoktan kullandı”. Selin konuyu değiştirmek için kalktı kahve yaptı. Odayı filtre kahvenin kendine özgü kokusu sarmıştı. Aylin günün geri kalanında haciz dosyasını inceledi, kitaplarını karıştırdı, gelen bir iki kişi ile önemsiz bir işi görüştü ve ikindi vakti ofisinden çıkıp evine gitti.

Akşam sekreteri Selin aradığında Aylin yemeğini yeni bitirmişti. Acil bir işinin çıktığını sabah ofise geç geleceğini haber veriyordu. Sonra televizyon karşısında takip ettiği bir diziyi seyre daldı fakat kafası dalgın ve karışıktı. Geç saatlere kadar uykusu gelmedi. Yatmadan önce okuduğu romanını kaldığı yerden okumaya başladı. Sabaha kadar bölük pörçük olarak devam edecek olan uykusuna daldığında, evinin önündeki işlek caddedeki araba sesleri çoktan kesilmişti. Sabah zor uyandı ve kendini yorgun hissediyordu. Selin öğlene doğru geleceği için hızla hazırlanıp ofisine doğru yola çıktı.

Selin olmadığı için ofisine her zamankinden erken gelmişti. Kahvaltısını yapıp çayı tazelediğinde ofisin zili çaldı. Erken, beklemediği bir zildi bu. Selin gelmiş olamazdı, bu kadar erken saatte de randevu vermemişti. Hemen kalktı ve kapıyı açtı. Şaşkınlık ve tedirginlik içindeydi. Haciz davası açtığı adam karşısında duruyor, kızgın ve sinirli bir ifade ile Aylin’e bakıyordu. Adamın üzerinde sıfır yaka deve tüyü rengi kazağının üstüne giydiği lacivert ince bir kaban vardı. Kırlaşmaya başlamış dağınık saçları alnına dökülüyordu, üç dört günlük kesilmemiş sakalları yüzünü kaplamıştı ve kızarık şiş gözleri ürkütücü bir yüz ifadesi oluşturuyordu.

“Konuşabilir miyiz avukat hanım” diye direk söze başladı adam. Aylin çok net hızlı bir cevap verdi. “Niye geldiğinizi çok iyi biliyorum. Bilmediğimi zannetmeyin. Daha önce geldiğinizde bu konuyu konuşmuştuk yanılmıyorsam öyle değil mi?” Adamın görüntüsü ve hitap tarzı kızdırmıştı Aylin’i. Kapıyı hemen kapatmak için ittiğinde adam ani bir hareketle kapıyı tuttu ve kapanmasını engelledi. Aylin’i aniden iterek içeri girdi ve kapıyı kapattı.  “Ofisinizde konuşalım avukat hanım hiç misafirperver değilsiniz. Sizden son kez bir ay daha zaman istemeye geldim. Yoksa sonuç ikimiz için de iyi olmaz” Aylin’in çalışma odasında her ikisi de ayakta duruyordu. “Siz ne cüretle benim ofisime zorla giriyor ve beni tehdit ediyorsunuz, beni tehditle korkutacağınızı mı sanıyorsunuz, lütfen çıkın yoksa şimdi polis çağıracağım” diye bağırdı Aylin. Yüksek ses odada yankılanmıştı. Hiç beklemediği bu tepki karşısında adamın yüzü kıpkırmızı olmuştu. Âni bir hareketle kabanının geniş sağ cebinden aniden bir silah çıkardı. O kadar hızlı çıkarmıştı ki, Aylin onun silah olduğunu bile geç fark etti. Silahı Aylin’e hemen doğrulttu ve dışarıdan bir arabanın korna sesi duyulduğu sırada kulakları sağır eden bir patlama sesi ofisin içinde yankılandı. Genç avukat daha ne olduğunu anlayamadan çalışma masasının yanına sırtüstü yığıldı. Tek kurşun duvardaki hukuk fakültesi diplomasına saplanmıştı. Adam tuhaf bir sakinlik içinde koltuklardan birine oturdu ofisteki telefonu eline aldı ve tuşlarına bastı. Patlama sesiyle uğuldayan kulağına telefonu dayadı.

“Bir cinayet ihbarında bulunmak istiyorum” dedi soğukkanlı bir ses ile.

“Adres neresi, nasıl oldu efendim, zanlı kaçtı mı?” diye sordu kalın sesli bir polis memuru heyecanlı bir ses tonuyla.

“Hayır, katil burada” dedi adam sakin bir şekilde, ofisin adresini söyledi ve telefonu kapattı. Masanın üstündeki dava dosyasını aldı ve sayfalarına göz attı. Bu kendi dosyasıydı Dosyayı sakin bir tavırla ortadan ikiye yırttı ve masanın üzerine fırlattı. Şimdi polisleri beklerken kitaplıktaki kalın hukuk kitaplarını aşağılayıcı bir tavırla seyrediyordu.

Prof. Dr. Ercan Varol

İZDİHAM

İzdiham'ın 46. Sayısı çıktı. Buradan ulaşabilirsiniz.

 ‘İzdiham, zor zamanlar geçirdiğimiz bu süreçte umutlu bir kapakla karşınıza geliyor. Birçok güzel kalemin bir araya geldiği 46. sayımızda birbirinden ilginç konular, fark etmediğimiz alanlarda kalem oynatan yazarlarımız size kıymetli vakitler geçirecek bir sayı hazırladılar.

Sorun Varsa Umut da Vardır.

Bir Cevap Yazın