Kahveciler Sokağı

“İnsanlar, arkalarından konuşulanları duysalardı, toplum diye bir şey olmazdı.”
[Balzac]

Zihnimde durmadan dönüp duran bu sözün hayra alamet olduğuna şüphe yoktu, yoktu da, Balzac’ı haklı çıkarmaya çalıştığım her an Alfred De Vigny’nin hayretimucip cümlesi  fiyakalı şekilde araya giriyordu. “İnanılması en zor dedikodular,” diyordu De Vigny, “aptalların hafızalarında en uzun süre kalanlardır.” Cümlenin yargısı bir tarafa, özne konumunda bulunduğum için hafif bir rahatsızlık hissetmiyor değildim. Yine de az sonra varacağım kahvehaneyi bu kez aklıselim şekilde, tam da arkalarından konuşmak için irdeleyecek, inceleyecektim. Yani toplumsal bir dedikodu yapacaktım. Kararım kesindi. De Vigny’nin gözünde hattizatında aptallık mertebesine intikal etmiş olabilirdim, fakat kendisine edebiyatımızın güzide isimlerinden Nurullah Ataç’tan bir vecize ile karşılık verip içimdeki bu sözel düelloyu noktalamak istiyordum: “Reva mı,  içimizde soluklanan kuşların kanatlarını kırmak?”
Reva mı, gelişimin mükerrer tekerrürüne böylesi davranmak?

Daha ne önce kaç sefer geldiğimi hatırlamadığım, belki on, belki daha fazla, her seferinde isimsiz bir kervansaray gibi kullandığımız, soluklanmak ya da ayaküstü sürdüremediğimiz hararetli bir konunun icabına soluklanarak bakmak için uğradığımız kahvehaneye bir arkeolog, bir sosyolog edasıyla uğradım. İki yanı yüksekçe binalarla örtülü daracık sokağın her iki yanına da düzensiz şekilde serpiştirilmiş iskemleler sanki sokağın yanaklarına dizili çilleri andırıyordu. Sokağın kendinden menkul bir havası vardı ve o sokağın ismi tüm belediyecilik faaliyetlerine rağmen halk nezdinde Kahveciler Sokağı’ydı.  Bu durum Van için büyük, Papua Yeni Gine için ehemmiyeti olmayan bir durumdu. Burkina Faso’yu saymıyorum bile. Sokağın iki ucunun da şehir merkezinin en kalabalık başka sokaklarına çıkıyor olduğu gerçeğine aldıran yoktu. Nihayetinde her iki uçtan da Kahveciler Sokağı’na girildiğinde sokağı baştan sona yürüyebilmek için slalom yapmak farz-ı ayn gibiydi. Zihnimdeki edebi münakaşayı sonlandıralı henüz olmuştu ve pek tabî beni de oturacağım iskemleye ulaşana kadar bir dizi engeller silsilesi bekliyordu: tavla oynayanlar, sohbetlerine küfürleşmeler eşliğinde devam edenler, hükümetin icraatlarını tartışanlar, elindeki bozuk paraları masaya vurup takırtılar çıkaranlar, bunları tamamlayacak şekilde elindeki bozuk paraları birbirine sürtüp şakırtılar çıkaranlar, ellerindeki kitapları karşısındakine okurken muhtemelen kendisini o yazarın yerine koyan üniversite öğrencileri, hiçbir maksadı olmasa da buraları mesken edinen müdavimler, tavla veya domino oynayanlar, sokağa girdikten sonra hızla ilerleyen kadınların ayakkabı topuklarının sesi… En sondaki hariç, diğer saydıklarımı günün herhangi bir saatinde görmek an meselesi. Yalnızca ayakkabılarından topuklarının takırtısı çıkmasın diye pamuklara basar gibi yürüyen kadınların sokaktan geçişindeki o birkaç dakika, kendi başına bir irdeleme, inceleme, hayret etme sebebi sayılabilirdi. Nadiren yaşanırdı, fakat kazara kendisini Kahveciler Sokağı’na girerken bulan bir kadın için geriye dönüp gitmek tek kelimeyle zor, iki kelimeyle çok zordu. Hatta o andan itibaren yapması gereken şey yüzlerce erkeğin hararetli tartışmalarına son verip belli belirsiz suskunluklarını kendisinin geçiş töreninden dolayı olduğunu derhal kavramak ve bu yüksek gerilim hattından sıvışmak olduğuna kanaat getirmekti.  O anlarda yüzlerine yerleşen ifadenin resmini çizebilseydi Abidin, parası neyse verirdik.

Bütün bunları birer film şeridi halinde aklımdan geçirirken henüz bir kadının yeni geçişi olmamıştı. Aksine, beni de kıvrak hareketlerle geçmem gereken birkaç insan engeli daha bekliyordu. Ha bu arada, Abidin demişken, sokağın bir ucundan şimdi vardığım yere kadarki yaklaşık on iki metrelik mesafede bir şeyi daha düşündüm: bunca ses, gürültü, uğultu ve hareketler birer renk olsaydı acaba nasıl bir tablo oluşurdu? Kafamın içinde bu sokağa ferasetli şekilde gelmiş olmanın ağırlığı olduğu gibi dururken, bir de seslerden oluşturduğum renk cümbüşü de eklenmişti. “Çarpık kentleşmeye yol açan keman virtüözü” cümlesini kullanan gencin sözü mavi, “bu şehre yıllarımı verdim” diyen adamın diğerkâmlığı turuncu, yok yok kırmızı, domino taşının masaya dik açıyla çarparken çıkardığı ses de turuncu olsaydı mesela… Ya da masadan masaya geçip bir şeyler satmaya çalışan küçük çocukların kısa güzergâhları sarı olsaydı. Hatta belki az sonra yanlış yerde doğru şeyi yapıp sokağı yürümek zorunda kalacak olan bir kadının yürürken çıkaracağı ses de beyaz renk olur. Böylece yaşamak ile ölmek arasında bize sunulan kısacık vakitte bir çay daha içmenin tadına varmaya sebebimiz de olmuş olur. Nasıl olsa Bruce Lee de öldü. Bağdat da yok. İçmeyip ne yapacağız?

Sokağın tatlı telaşını gözden geçirmeye çalışırken bir yandan da farklı bir gayretin içerisinde buldum kendimi. Sıkça gördüğüm, ancak ne hikmetse sıradan bir durummuş gibi bakıp geçtiğim bunca insan topluluğu aslında Balzac’ın işaret ettiği gibi tam da arkasından konuşulacak zenginliğe sahipmiş. Yani aptal olmaya değer bir hazine. Bingo! Böylelikle hem yazacağım metni nihayete kavuşturmak hem de aynı daracık sokağa sığmış zenginliği anlamlı kılmak için oturduğum yerden deşifre edebilirdim. Aslında iğne ucu kadar huzur ile cehennemin dibi kadar muammanın arasındaki müzakereyi arıyordum: barışın, edebiyatın, kentin, siyasetin, vs… Hatta darılmaların bile. İşin aslı buydu. Birbirine paralel uzanan hiçbir şeyin –iki çizginin bile- uzlaştığını görmedim. Bir yerlerde temas şarttı. En azından uzlaşının talebi buydu. Sokağın yoğunluğu ve zenginliği birbirine paralel şekilde ilerliyordu, ancak temas noktasının ne olduğunu düşünmeye koyulmuştum.

“Hooop! Sana sesleniyorum yahu!”

Genç bir delikanlı, elinde bir çay, diğer elindeki çay tepsisiyle birlikte tepemde dikilip cevap bekliyordu

-Efendim, bana mı seslendin?

-Sana tabi! Bi daldın, duymadın bile. Çay?..

-Sorma gitsin, fena dalmışım.

-Allah bu, yerden alır, gökten verir. Dert etme sen.

-…

Bu meteorolojik açıklamayı hak edecek kadar mı dalgındım? Öyleymiş meğer. Sokağın başında bir kadın göründü.

-Yok yok, dert edilecek bir şey yok. Ölmeden yaşıyoruz işte.

Gözüm kadında. Yaptığı doğal hareketin eğreti duran bir davranış gibi olduğu yanılsamasına kapıldı bile. İşlenen bir günah gibi…

-Ee, nedir o zaman bu halin? Öğrenci misin abi?..

O günahı kimse bilmesin diye. Ama herkes bilsin diye…

-Oooo, kitaplar falan… Neymiş, Ahmet Hamdi Tanpınar. Hmm…

Ya da bir isyanı başlatır gibi… Adem ile Havva misali.

-Üniversite mi okuyorsun?..

Kadının adımları hızlandı. Hafif bir sessizlik…

-Evet, üniversite…

Geliyor…

-Ne olacak buranın hâli abi, bilirsin sen şimdi. Ha?..

Kimsenin kendisine art niyetle bakmadığını, tuhafsamadığını iyi biliyordu. Fakat yine de…

-Abi?..

Fakat yine de iki büklüm olmuş, adımlarını hızlandırmış ve önceden konulduğuna inanmış olduğu yazısız kurallar gereği bu sokaktan geçmesinin hata olduğuna inanmıştı bile. Bu da yanılsamaydı.

-Bu sokağa günde yüzlerce insan gelir. Farklı farklı ha… Hepsiyle ilgilenirim. Okumadık belki, ama…

Üzerine basılan solucanın yeniden ezilme riskini en aza indirmek için kıvrılmasını akıllıca bulur Nietzsche. Hatta ahlâki bulur. Alçakgönüllüce. Kadının iki büklüm olması da alçakgönüllülük sayılmaz mı?

-Nereye bakıyorsun abi?

Sayılabilir. Seni öldürmeyen şey, güçlendirir. Bu da Nietzsche! Peki ya uzlaşı noktası?

-Bakma abi kıza, yanlış anlar. Ayıp.

Sokak, çay, gürültü, erkekler, esnaf, sohbet, De Vigny, renkler, mavi, turuncu, beyaz… Beyaz? Uzlaşı?..

-Epey dalgınsın sen abi, meşgul etmeyeyim. Çay?

Bazı şeyler bellidir: bir kilo demir bir kilo pamuktan ağır değildir. Edison gelecek yerden Tesla esirgenmez. Ve bir yerde okumuştum, düşüşün sonu yoksa uçuyorsun demektir. Oturduğum masanın yanından geçip giden kadının alçak gönüllülüğü bir de özgüven ile buluşmaya başlamıştı. Dahası, doğal bir durum halini almıştı bile. Bu, hayra tam olarak alametti. Sokağın bütün cezbedici taraflarına rağmen bir şeyin eksikliği bütün cezbedici yönlerini Plütonlaştırıyor, değersizleştirip apoletini söküyor gibiydi. Ama neydi? Birbirine paralel olan iki durumun uzlaşısı için gerekli olan temas noktası neydi? Bu sokağı baştan başa geçip giderken eksiklik hissetmek, tam olarak ölen ile yaşayanlar arasında birbirine söylenmemiş son sözlerin acısı gibi değil miydi? Fakat az önce kadının bütün olağan haliyle geçip giderkenki durumu, sokağın güzelliğine, doğallığına, zenginliğine daha da değer katıyordu. Zaten kusur bakanın değil, görenindir demişti Neşet Ertaş. Dinlemedik. Şimdi ise sokağın gürültüsü de, şakırtısı ve renklerin cümbüşü de yine eski haline dönüvermişti bile. Üstelik kadın hâlâ sokağı terk etmemişti bile. Dahası, onu öldürmeyen şey, yaşatmıştı. Ben ise aynı anda hem Balzac’ı haklı çıkarıp toplumun dedikodusunu yapmayı başarmış hem de sokağın kalbine temas eden detayı yakalamıştım. E uzlaşı? Haaaaa

-Ver kardeşim, esas şimdi bir çay ver de içelim!

Hüseyin Hakan

İZDİHAM

izdiham dergi 42. sayı çıktı. Buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın