29 Ağustos 2026

İzdiham Edebiyat Kampı Ankara’da gerçekleşti.

ile izdihamdergi

Ankara, 21-23 Ağustos tarihleri arasında edebiyatın ve kitapların etrafında buluşan kalabalık bir topluluğa ev sahipliği yaptı. İzdiham Dergisi tarafından düzenlenen “İzdiham Edebiyat Kampı 26”, Türkiye’nin dört bir yanından gelen edebiyatseverleri aynı çatı altında buluşturdu. Şairlerden öykücülere, yazarlardan edebiyat dünyasının farklı alanlarında üretim yapan isimlere kadar pek çok konuk, kamp boyunca okurlarla bir araya geldi. Türkiye’nin 81 ilinde sürdürülen İzdiham Kitap Okuma Hareketi’nin de bir parçası olan kamp, üç gün boyunca edebiyat sohbetlerinin, kitapların ve yeni karşılaşmaların adresi oldu. Bu kampta edebiyatın yalnızca kitaplardan ibaret olmadığı, insanları bir araya getiren güçlü bir bağ olduğu bir kez daha görüldü.

Kamp boyunca düzenlenen söyleşi ve buluşmalarda katılımcılar; edebiyat, şiir, öykü, yayıncılık ve yeni medya gibi farklı başlıklar üzerine gerçekleştirilen sohbetlere katıldı. Yazar ve şairlerle doğrudan bir araya gelme fırsatı bulan edebiyatseverler, üç gün boyunca hem dinledi hem de kendi soruları ve düşünceleriyle sohbetlere dahil oldu.

Kampın ilk gününde ise İzdiham Dergisi’nin merhum Genel Yayın Yönetmeni Bülent Parlak anıldı. Parlak’ın kızı Yaren Parlak ve İzdiham Dergisi Genel Koordinatörü Çiğdem Yazıcı’nın konuşmalarıyla başlayan program, Bülent Parlak’ın edebiyat dünyasında bıraktığı izlerin ve İzdiham’ın kuruluşundan bu yana taşıdığı edebiyat anlayışının hatırlanmasıyla devam etti.

Programda ayrıca kampın gerçekleşmesinde önemli emekleri bulunan Nedim Aslan ve Abdullah Akkuş da söz aldı. Edebiyatın ve okuma kültürünün toplumda daha geniş bir karşılık bulması için yürütülen çalışmalara verdikleri destekle öne çıkan Aslan ve Akkuş, özellikle gençlerin kitapla ve edebiyatla daha güçlü bir bağ kurmasına yönelik çabalarıyla dikkat çekti. Kamuoyunda edebiyatın ve kültür-sanat faaliyetlerinin desteklenmesine katkı sunan isimler arasında yer alan Aslan ve Akkuş’un konuşmalarının ardından, Türkiye’nin 81 ilinde sürdürülen İzdiham Kitap Okuma Hareketi üzerine kapsamlı bir sohbet gerçekleştirildi.

Kampın bu bölümü, yalnızca edebiyat dünyasından isimleri bir araya getiren bir buluşmanın ötesinde, okuma kültürünü yaygınlaştırma ve edebiyatı daha fazla insana ulaştırma fikrinin de öne çıktığı anlardan biri oldu.

Ubeydullah Öz: “Haddini Aşmayan Edebiyat”

Kampın ikinci gününde öykünün imkânları ve yazma hâli üzerine samimi bir sohbet gerçekleştirildi. “Adam Karga” adıyla tanınan Ubeydullah Öz, katılımcılarla buluştuğu söyleşide öyküye yalnızca bir anlatı biçimi olarak değil, insanı ve hayatı anlamanın yollarından biri olarak yaklaştı.

Öz, özellikle küçürek öyküye farklı bir yer açtı. Ona göre küçürek öykü, insanın kendi sınırlarını ve haddini bilmesini gerektiren, tasavvufi bir irfanı içinde taşıyan bir anlatı biçimi. Edebiyatın da tıpkı insan gibi kendini merkeze koymaktan uzak durması gerektiğini belirten Öz, “haddini aşmayan edebiyat” fikrinin altını çizdi. Enaniyetin karşısında duran bu anlayışın, edebiyatın sınırlarını zorlamakla birlikte o sınırların içinde kaybolmadan dolaşmayı gerektirdiğini ifade etti.

Küçürek öyküyü yalnızca az sözle çok şey anlatmanın bir biçimi olarak değil, aynı zamanda bir nefis terbiyesi olarak değerlendirdi. Ona göre eksiltmek, fazlalıklardan arınmak ve sözü yerli yerinde bırakmak, tasavvuftaki seyrüsülûku andıran bir yolculuğa dönüşüyor. Söyleşide “mevret, keramet ve mucize” kavramları üzerinde de duran Öz, bu kelimelerin insan, âlim ve peygamber söz konusu olduğunda farklı anlam katmanları kazandığına dikkat çekti. Öyküye de bu pencereden yaklaşan Öz, küçürek öykünün az sözle görünmeyeni sezdiren, okuyucuyu kelimelerin ardındaki manaya çağıran yapısına vurgu yaptı.

Yazma biçiminden söz ederken ise kalemini besleyen bazı alışkanlıklarına değinen Öz; kişi tasvirine önem verdiğini, yazarken kaygıyı mümkün olduğunca geride bırakmaya ve kendine özgürce saçmalayabileceği bir alan açmaya çalıştığını anlattı. Ona göre yazmak, her zaman doğru ve kusursuz olanı bulmaya çalışmak değil; bazen sınırların dışına çıkabilmek, farklı ihtimallerin peşinden gidebilmekti. Ancak bir tercihte bulunmanın dahi beraberinde bir sınır getirdiğini söyleyerek, “Birini tercih etmek de bir sınır koymaktır” düşüncesiyle yazarlığın bu çelişkili tarafına dikkat çekti.

Öz’ün anlattığı hayat hikâyeleri de öykünün gündelik hayatla kurduğu ilişkiyi görünür kıldı. Babasının kırtasiyesinde çocukluğundan itibaren hayatın farklı yüzleriyle karşılaştığını anlatan Öz, en çok da kefen sattığı dönemlerden söz etti. İlk bakışta birbirinden uzak görünen bu ayrıntılar, onun gözünde hayatın kendi başına taşıdığı güçlü hikâyelerin birer parçasıydı. Sıradan bir dükkânın, bir sokağın ya da kısa bir karşılaşmanın bile dikkatle bakıldığında öyküye dönüşebilecek malzemeler barındırdığını vurguladı.

Kişinin kendi hayatından yazmasının da bir sınırı olduğunu belirten Öz, öykücünün yalnızca kendisini anlatması hâlinde zamanla kendi hikâyesini tüketebileceğini dile getirdi. Bu nedenle yazarın kendi içine kapanmak yerine insana, sokağa ve hayata bakması gerektiğini savundu.

Veysel Altuntaş’tan Eserin Doğuşuna Dair Bir Yolculuk

İzdiham Edebiyat Kampı’nın dikkat çeken buluşmalarından biri de Veysel Altuntaş’ın gerçekleştirdiği “Bir Eserin Anatomisi: Mehmet Akif Ersoy’un Gözünden Yaratım Sanatı” başlıklı çalışmaydı. Altuntaş, bir metnin ilk düşünceden tamamlanmış bir esere dönüşmesine uzanan yolu, Mehmet Akif Ersoy’un sanat anlayışı üzerinden ele aldı.

Bir eserin ortaya çıkışını beş ayrı durak üzerinden değerlendiren Altuntaş; ilk kıpırtıdan hayalin şekillenmesine, anlatımın inceliklerinden metnin kuruluşuna ve nihayet bütün parçaların bir araya gelmesine uzanan bir yaratma sürecinden söz etti. Ona göre iyi bir eser, bir anda ortaya çıkan parlak bir fikrin değil, o fikrin peşinden sabırla yürüyen bir zihnin ve kalemin mahsulüydü.

Konunun yalnızca zihinde kurulmasının yeterli olmayacağını belirten Altuntaş, yazarın önce anlattığı şeye temas etmesi, onu kendi içinde duyup yaşaması gerektiğine dikkat çekti. Hayattan süzülen tecrübelerin, dikkatli bir bakışın ve hayal gücünün yazarı besleyen temel kaynaklar olduğunu ifade etti.

Söyleşide tasvirin de üzerinde duran Altuntaş, anlatının okuyucunun karşısında yalnızca bilgi olarak durmaması gerektiğini; kelimelerin bir manzarayı gösterebilmesi, bir duyguyu okura hissettirebilmesi gerektiğini anlattı. Teşbihin ise görünmeyen ve soyut olanı, zihinde karşılığı bulunan bir görüntüye dönüştürerek anlatıya derinlik kazandırdığını belirtti.

Altuntaş’ın üzerinde durduğu bir diğer mesele ise eserin kendi içindeki düzeniydi. İlhamın tek başına yeterli olmadığını, kalıcı bir metnin arkasında ciddi bir emek ve sağlam bir kurgu bulunduğunu vurguladı. Bir eserin dağınık düşüncelerin toplamı olmaktan çıkıp bütünlüklü bir yapıya kavuşmasının, yazarın kalemine olduğu kadar sabrına ve disiplinine de bağlı olduğunu ifade etti.

Sıddık Yurtsever’le Edebiyatın Kuramsal Yolculuğu

Sıddık Yurtsever, edebiyatın yalnızca metinlerden ve hikâyelerden ibaret olmadığını, arkasında uzun bir düşünce ve kuram birikimi bulunduğunu anlattı. Söyleşisinde edebiyatın farklı tür ve biçimlerini ele alan Yurtsever, tragedya ve komedya gibi temel başlıklar üzerinden edebî eserlerin insanı, hayatı ve çatışmaları nasıl anlamlandırdığını değerlendirdi. Edebiyatın kavramlarla kurduğu ilişkiye dikkat çeken Yurtsever, farklı anlatı biçimlerinin zaman içerisinde geçirdiği dönüşümler ve taşıdığı anlamlar üzerine düşüncelerini katılımcılarla paylaştı.

Gazze’nin Sessizliğine Karşı İki Ses

Furkan Çalışkan ve Davut Daşkıran

Kampın dikkat çeken buluşmalarından birinde gazeteci Furkan Çalışkan ve aktivist Davut Daşkıran, Gazze’de yaşananlara ve bu mesele karşısında bireysel ve toplumsal sorumluluğa dair düşüncelerini katılımcılarla paylaştı. Söyleşide, savaşın yalnızca haber başlıklarında kalan bir mesele olmadığı; insan hayatına, hafızaya ve vicdana dokunan yönleriyle ele alınması gerektiği vurgulandı.

Furkan Çalışkan, konuşmasında İzdiham Dergisi’nin merhum Genel Yayın Yönetmeni Bülent Parlak’ın “Ortadoğu’da Sıradan Bir Cinayet” şiirinden hareketle Ortadoğu’da yaşananların edebiyatın diliyle nasıl karşılık bulduğuna değindi. Şiirin, bölgede sıradanlaştırılan ölümlere ve giderek kanıksanan acılara karşı bir hatırlama biçimi olduğunu ifade etti.

Davut Daşkıran ise son dönemde içerisinde yer aldığı Küresel Sumud Filosu deneyimini ve bu süreçte yaşadıklarını, Sumud Günlükleri adlı kitabında anlattığı hikâyeler üzerinden aktardı. Gazze’de karşılaştığı insanların çaresizliğine, savaşın gölgesinde hayatın nasıl daraldığına ve ölümün zamanla gündelik haber akışının sıradan bir parçası hâline getirilmesinin yarattığı tehlikeye dikkat çekti.

Söyleşinin öne çıkan başlıklarından biri de dünyanın Gazze karşısındaki sessizliğine karşı ses çıkarma yolları oldu. Çalışkan ve Daşkıran, dijital dünyanın yalnızca haberlerin tüketildiği bir alan olmadığını; doğru kullanıldığında görünmeyeni görünür kılabilecek, kamuoyu oluşturabilecek ve dayanışmayı büyütebilecek bir imkân sunduğunu belirtti. Dijital boykotun yanı sıra insanların yaşananlara kayıtsız kalmamasının ve kendi imkânları ölçüsünde seslerini yükseltmesinin önemine vurgu yaptılar.

Söyleşi, edebiyatın, gazeteciliğin ve aktivizmin farklı yollarla aynı soruya yöneldiği bir buluşmaya dönüştü: Unutulan bir ölümün ardından insanın sorumluluğu nedir? Gazze üzerine yapılan konuşmalar, bu sorumluluğun yalnızca görmekten değil, hatırlamaktan, anlatmaktan ve sessizliğe karşı söz söylemekten geçtiğini ortaya koydu.

Mücahit Danabaş’la Şiirin Coğrafyası ve Şairin Cesareti

İzdiham Edebiyat Kampı’nda şiirin doğası, şairin kendisiyle kurduğu ilişki ve yaşadığı coğrafyanın kaleme bıraktığı izler üzerine genç şair Mücahit Danabaş’ın katılımıyla bir söyleşi gerçekleştirildi. Danabaş, şiiri yalnızca kâğıt üzerinde kurulan bir dil olarak değil, insanın yaşadığı şehirle, yürüdüğü sokaklarla ve biriktirdiği duygularla birlikte şekillenen bir hâl olarak ele aldı.

Konuşmasında “Ben şairim” demenin sanıldığı kadar cüretkâr bir iddia olmadığını dile getiren Danabaş, şairliği bir üstünlük ya da kendine verilmiş bir paye olarak görmediğini ifade etti. Şair olmanın, insanın kendi sözüyle ve dünyaya bakışıyla kurduğu ilişkinin bir sonucu olduğuna dikkat çekerken, şiirin de bu ilişkinin içinden kendiliğinden filizlenen bir ifade biçimi olduğunu anlattı.

Danabaş’ın üzerinde durduğu önemli başlıklardan biri de coğrafyanın insanın ruhuna ve kalemine bıraktığı izler oldu. İnsan yalnızca yaşadığı şehirde bulunmuyor; bir anlamda o şehrin havasını, sesini, yalnızlığını ve ritmini de taşıyor. Şairin kelimelerinin de bundan bağımsız düşünülemeyeceğini belirten Danabaş, kendi şiir serüveninde Ankara’nın özel bir yere sahip olduğunu söyledi.

Şiir yazma sürecinden söz ederken yürümeye ve şehirle temas etmeye de ayrı bir yer açan Danabaş, zaman zaman şiirin peşinden çıkılan gezintilerden bahsetti. Sokaklarda dolaşmanın, insanları gözlemlemenin, şehrin gündelik hâline karışmanın zihninde yeni çağrışımlar oluşturduğunu ifade etti. Bu yönüyle onun için yürümek, yalnızca bir yerden başka bir yere ulaşmak değil; şiirin henüz söze dönüşmemiş hâllerini aramak anlamına geliyor.

Edebiyattan Dostluğa Uzanan Bir İzdiham

Kampın bir başka buluşmasında bu kez edebiyatın yalnızca yazılan metinlerden değil, insanı ve hayatı çevreleyen bütün bir dünyadan oluştuğu fikri öne çıktı. Halil Ecer, Seda Nur Bilici, Tarık Taş ve Çiğdem Yazıcı’nın katıldığı söyleşide yayıncılıktan edebiyatın insan ruhundaki karşılığına, bir derginin teknik hazırlık sürecinden İzdiham’ın yıllar içinde oluşturduğu edebiyat çevresine kadar uzanan geniş bir sohbet gerçekleştirildi.

Kent ve toplum çalışmaları alanındaki akademik birikiminin yanı sıra gençlik politikaları ve sivil toplum çalışmalarındaki deneyimiyle farklı bir perspektif sunan Halil Ecer, yayıncılık ve edebiyat meselesine kendine has mizahi üslubuyla yaklaştı. Ecer’in yer yer ince göndermelerle süslediği konuşması, edebiyat üzerine düşünürken gülümsemeye de alan açtı. Zekâ ürünü esprileriyle salondaki ciddiyeti dağıtmadan katılımcıları güldüren Ecer, edebiyatın ağır meselelerine başka bir pencereden bakılabileceğini gösterdi.

Seda Nur Bilici ise edebiyat ile psikoloji arasındaki ilişkiye odaklandı. Kitapların ve edebiyat etrafında oluşan bu tür buluşmaların insanın iç dünyasına dokunan tarafı üzerine değerlendirmelerde bulunan Bilici, edebiyatın insanın kendisini anlamasına, duygularını fark etmesine ve başkalarının hikâyelerine yaklaşmasına nasıl imkân sağlayabileceği üzerinde durdu. Böylece edebiyat, yalnızca okunan bir metin olmaktan çıkarak insanın ruh dünyasında karşılık bulan bir deneyim olarak ele alındı.

Tarık Taş, sohbetin yayıncılık tarafına ışık tuttu. Bir derginin okurun eline ulaşmasından önce geçtiği hazırlık, basım ve yayın aşamalarına değinen Taş, edebiyat dergiciliğinin görünmeyen emeğini anlattı. Sayfaların ardında süren editoryal hazırlığın, tasarımın, baskının ve bütün bu sürecin birlikte yürütülmesinin bir yayının ortaya çıkmasındaki önemine dikkat çekti.

Kampın sonuna doğru söz, bir kez daha Bülent Parlak’a ve onun geride bıraktığı hatıraya geldi. Merhum Bülent Parlak’ın kızı Yaren Parlak, babasının anısına yalnızca bir evlat olarak değil, onun şiirle ve hayatla kurduğu bağı taşıyan biri olarak sahip çıktı.Babasının şiirin hayattan ayrı düşünülemeyeceğine dair sözlerini, kendi hatıralarından süzülen küçük ama kıymetli ayrıntılarla birlikte anlattı. Onu anlatırken salonda yalnızca geçmişe ait bir insanın değil, yokluğuyla bile hâlâ bir masanın etrafında insanları bir araya getiren bir şairin varlığı hissedildi.

Yaren Parlak’ın sözleri ilerledikçe, Bülent Parlak’ın ardından kalan boşluğun yalnızca ailesinin değil, onu şiirlerinden ve İzdiham’dan tanıyanların da taşıdığı bir boşluk olduğu daha iyi anlaşıldı. Bir babanın hatıraları, bir şairin cümleleriyle birbirine karıştı; şiirin hayattan doğduğunu söyleyen Parlak’ın kendi hayatı, bu kez kızının kelimelerinde yeniden hayat buldu.

Yaren Parlak’ın o gün babasının hatırasını taşıyan sesi, İzdiham Edebiyat Kampı’nın en sessiz ve en dokunaklı anlarından biri olarak geride kaldı.

Söyleşinin en duygulu başlıklarından biri ise İzdiham Dergisi Genel Koordinatörü Çiğdem Yazıcı’nın Bülent Parlak’ın ardından derginin taşıdığı ruh üzerine yaptığı değerlendirmeler oldu. Yazıcı, Parlak’ın ardından İzdiham’ın yalnızca bir dergi olarak değil, bir hatıranın, bir anlayışın ve birlikte üretmenin etrafında şekillenen güçlü bir ekipolarak yoluna devam ettiğini anlattı. İzdiham’ın yıllar içerisinde farklı insanları aynı masa etrafında buluşturmasının, birbirinden farklı seslere yer açmasının ve edebiyatı bir dostluk zemini hâline getirmesinin altını çizdi.

İzdiham’ın belki de en kıymetli tarafı, edebiyatı yalnızca kitapların ve dergilerin arasına hapsetmemesi. Burada şiir kadar insan, öykü kadar dostluk, yazı kadar hatıra da yer buluyor. Farklı şehirlerden, farklı hayatların içinden gelen insanlar aynı kelimelerin çevresinde birbirini bulabiliyor. Bir derginin zamanla bir çevreye, bir çevrenin de bir edebiyat ailesine dönüşmesi kolay rastlanan bir şey değil. İzdiham’ın yıllardır kurduğu bu bağ, onu yalnızca yayımlanan metinlerle değil, bir araya getirdiği iyi insanlarla da anlamlı kılıyor.

Bu yönüyle İzdiham, edebiyatı yüksek ve ulaşılmaz bir yerde tutmak yerine hayatın içine indiren; insanı, samimiyeti ve birlikte üretmenin güzelliğini merkeze alan kendine özgü bir yerde duruyor. Bülent Parlak’ın bıraktığı mirasın bugün hâlâ yeni insanlarla büyümesi de bunun en güzel göstergelerinden biri. Kamp boyunca oluşan kalabalığa bakıldığında, İzdiham’ın asıl eserinin belki de sayfaların arasında değil, birbirini edebiyat vesilesiyle bulan insanlar arasında yazıldığı görülüyor.