29 Ağustos 2026

Furkan Çalışkan, Ben Kime Kızacağım

ile editör

Ben kime kızacağım?

Bir sinirlenme makinası gibi dolaşıyorum etrafta.

Ya hiçbir işin mi doğru gitmez Berkcan? Adın Berkcan diye mi acaba?

Alacağın olsun baba! Berkcan ne ya?

Koysaydın adımı Mustafa, Muhammed ya da Süleyman falan?

Belki dini bağlamda hayata birkaç adım önden başlamış olurduk.

İnsanın Allah’la olan ilişkisi devletlerin birbiriyle olan ilişkisi gibidir belki?

Hani olur ya; liderler birbirleriyle görüşmeden önce bazen jest yapar, bazen yeni bir sorun ortaya koyar. Yapar ki; müzakerede eli güçlensin.

Ama benim için geç kalınmış bir durum var ortada.

Benim adım Berkcan. Hem de Geveze Berkcan.

Kara bahtım, kör talihim.

**

Ben kime kızacağım arkadaş? Kime kızacağım ben.

İşte böyle gergin düşünceler ve hoyrat adımlarla ilerliyordum insanların arasında.

Kalabalığın arasında yürümeyi seviyorum.

Hafif de yağmur atıyorsa, hah işte! Aradığım romantizm burada.

Hızlı bir şekilde Çelebi’yle buluşmam lazım.

Belki de Çelebi’yle konuştuktan sonra kime kızacağımı bulabilirim.

**

Çelebi’yle buluştuğumuz genelde hep aynı çaycıyı tercih ediyoruz.

Minik iskemleler, sırtını yaslayamıyorsun. İki büklüm oturuyorsun olduğun yerde.

Yalan yok, ıhlamuru, çayı çok güzel.

E başka mekanlarda da güzel ıhlamur var, çay var.

Neden diye sorduğum zaman Çelebi’ye.

“Oturduğun yerin konforu yüzünden söylediklerimi ıskalamanı istemiyorum” demişti.

Bence bir tutam şov var bu cümlelerde. Ama çok esaslı değil mi?

Ya Çelebi iyi diyorsun da, hiperaktif zihnim bu kez de bacak bacak üstüne attığımda ağrıyan dizime takılıyor, omuzlarımı öne attığımda ezik gibi göründüğüme takılıyor, masaya kolumu dayayıp yüzümü iki avcunmun içine koyduğumda da dışarıdan kendimi bir kız çocuğuna benzetişime takılıyor.

Ama Çelebi bu cümleyi sadece oturduğumuz yere ilişkin mi söyledi, başka bir mana mı taşıyor diye tam kestiremediğim için ona itiraz etmiyorum.

“Oturduğun yerin konforu” bir aforizma da olabilir.

Bunu sende düşün ya, her şeyi benden bekleme okuyucu.

**

-Bak Çelebi, yıllardır didinip çalışıyorum. Hakikaten şu gördüğün sefil hayatı yaşamak için, çok emek verdim. Vardığım sonuç: Asgari ücretten az buçuk yüksek maaş, sigorta, ailenin yanında devam ettirdiğim bir yaşam. Hem de yaş geliyor 30’a!

+Ne oldu, yine neye sinirlendin sen böyle Berkcan?

-Her zamanki zırvalar. Yeni diyebileceğim bir şey yok. Yani bir şey yaşayamamak da diyebiliriz bu sinirin sebebine.

+O zaman problem ne?

-Çelebi, hakka hukuka riayet ediyorum. İbadetimi yapıyorum. İnsanları gözetiyorum. Ama hep yerimde sayıyorum. Dürüst davrandıkça, yerimde saymaya devam ediyorum. Hoş, Allah’ın izniye bunun aksi davranmayacağım da. Ümidim kırılıyor sadece. Biraz daha güzel bir hayatı hiç mi hak etmiyorum gerçekten? Hiç hak etmeyen insanlar öyle görevlerde, öyle hayatlar yaşıyorlar ki… Çıldırmamak elde değil!

Tam o esnada rahatsız edici bir ses kesti sohbetimi.

“Şşşt, patron. Bak buraya. 2 çay gönder, iki porsiyon da şu fıstıklıdan. Şerbetini bol koy ha! Elini korkak alıştırma, parasıyla değil mi? Hahaha….”

Bir süre sustuk. Çaycı Mehmet abinin yüzündeki çizgilerin sesi işitirken de, siparişi hazırlarken de değişmeyişini izledim. Çelebi de onu izlediğimi fark etmiş olacak ki, ses etmedi.

Hiçbir ekstra davranış yoktu hareketlerinde. Fıstıklıyı her zamanki özeniyle hazırladı, her zamanki kadar şerbet koydu. Ayna gibi parıldayan çay bardaklarını her zamanki gibi önce sudan geçirdi, ısıttı. Nizami bir şekilde yerleştirdi tepsiye, ne acele etti ne de yavaştı. Usta adımlarla masaya ağır ağır ilerledi.

“Ohh, işte bu be, hastayım şu fıstıklıya, hele şerbeti böyle bol olunca. Sağ ol ihtiyar! Bahşişin kokusunu aldın belli ki. Hahaha…”

Mehmet amca bahşiş kelimesini duyunca son çayı bırakırken sadece bir an durdu ve zevzeğin yüzüne şöyle bir baktı. Rahatsız edici bir sessizlik oluşmasına müsaade etmeden sordu: “Baban nasıl evladım?”

Toparlandı zevzek, “İyi Mehmet amca, dedemin kaybına alışmaya çalışıyor hala.”

“Giden de dert olur insana, gelen de. Allah sabırlar versin, çok selam söyle” dedi ve her zaman yaptığı gibi ayrıldı bir müşteri masasından.

Ne demek istemişti acaba? Giden de dert olur insana, gelen de. Gideni anladık da gelen neydi?

Berkcan: Çelebi, duydun mu?

Çelebi: Evet.
Berkcan: Gelen ne? Miras mı kaldı acaba?

Çelebi iki çay da daha ısmarladı. Mehmet amcayı izlemeye başladım yine. Zevzeği işittiği andaki ifadesi, aynı özenle bardakları hazırlayışı, çayı köpürtmeden usulca bardağa boşaltması ve suyu da aynı hassasiyetle koyması, hepsi aynıydı. Özenle tepsiye koydu, masamıza bıraktı, teşekkür ettik, afiyet olsun dedi ve gitti.

Aslında bize aşinaydı, Çelebi ile muhabbeti de vardı. Az önce yaşananlarla ilgili birkaç kelime etmesini bekledim açıkçası, etmedi. 

Çelebi: Dikkatle inceledin Mehmet amcayı, her iki siparişte de. Sözleri de işittin, konuşmaları da dinledin. Ve tek bir şey merak ettin, miras mı kaldı? Sanıyorum ki, gencin hoyratlığını dedesinin ölümünden kalan miras ile şımarıklığına bağladın.

Berkcan:…

Çelebi: Sıkılma, söyle.

Berkcan: Evet.

Çelebi: Diyelim ki öyle. Bu varsayımda bile biz gencin para ile şımardığını düşünelim. Bu da Allah’ın rızkı dilediğine verdiğinin ispatıdır. Çünkü bizim bu dünyaya göre çalışan aklımız; yeterince çalıştığımız takdirde her bir güzelliği, zenginliği hak ettiğimizi düşünür. Ancak terazi öyle çalışmaz. Rızık, yazılmıştır. Çalışırsan gayretle gelir, çalışmazsan zilletle gelir. Ama gelir. Hiç hak etmediğini düşündüğün insanlara, haddinden çok fazla makam, para, şöhret de gelir.

Berkcan: Peki ya gerçekten hakkı yenen biri, mazlum biri varsa Çelebi? Ona da mı “rızık öyle yazılmış” diyeceksin?

Çelebi: Diyeceğim ama onun kulağına. Onunla meseleyi bambaşka bir tondan ele almak icap eder, senin kulağına söylüyorum bunu. Sen mazlum değilsin Berkcan.

Bu laf beni susturdu ama ikna etmedi. İkisi bazen aynı şey gibi görünüyor, biliyorum.

Çayımı bitirdim. Mehmet amca uzaktan bir şey sormadan bardakları topladı yine.

Çelebi: Mehmet amcayı her iki siparişte de dikkatle izledin. Ne gördün?

Berkcan: Ne saygısızlıktan ne de saygıdan etkilenmemesine dikkat kesildim. Sadece yapması gerekeni yaptı.

Çelebi: Doğru! Çünkü ne yapması gerektiğini biliyor. Nasıl davranması gerektiğini, neden çalıştığını, ne için çalıştığını biliyor. İyiye de razı, kötüye de. Kendisi davranışını olması gerektiği gibi yaptığı müddetçe, maddeden etkilenmiyor. 

Berkcan: Maddenin gerçekten hiç mi önemi yok?

Çelebi: Son günlerde gönlün biraz materyalizme kaydı senin galiba.

Güldü, bende güldüm.

Devam etti: Bak Berkcan, insanların birçoğu çatısız ev gibi. Güzel duvarlar örüyorlar, kaliteli eşyalar alıyorlar, on numara dekorasyon yapıyorlar ancak evin çatısı yok. Derme çatma kapatıyorlar üzerini. Çatısız evin hali nice olur? Hadi bakalım, yeter bu kadar.

**

Orada ayrıldık. Aylak adımlarla otobüs durağına doğru yürümeye başladım.

Oturduğum yerin konforu… Mehmet amca… Ayna gibi parlayan bardaklar… Miras… Fıstıklı… Çatısız ev…

Her şey tamam da, ben kime kızacaktım.

Bu sorunun cevabını bulmak için gelmiştim Çelebi’nin yanına.

Sahiden, kızmak bir çare miydi?

Yoksa bir kaçış mı?

Ya da benim çatımda mı bir problem vardı acaba?

Mehmet amca ne kadar da sarsılmaz bir adamdı.

Çelebi de beni biraz askıda bıraktı.

Ne oluyor yahu!

Zaten kafam karmakarışık geldiğim yerden, daha da dağılmış bir halde ayrılıyorum.

Ama öfkem dindi sanki.

Sanırım bir müddet kendi hayatımı gözden geçirmem gerekecek.

Geveze