Emre Kahraman, Sen ve Ben

İftarı bekliyoruz ama dayanamıyorum. Elim sigara paketine gidiyor, paketi açıyorum saate bakıyorum; daha bir saat var. Bu defa elim onun ellerine gidiyor ama tutamıyorum, sigara olan hasretimi onun ellerinde dindiremiyorum. Üç saattir devam eden bu döngüyü “Sen beni kullanıyor musun?” sorusuyla bozuyorum. Bu soru dilimden dökülürken iki kişilik masamıza kara bulutların hakim olacağının farkında değildim. Ya bir sigara yakacaktım ya da bu soruyu soracaktım; başka bir çıkış yolu yoktu. Çok değil, birkaç dakika önce kahkahalarla etrafımızı rahatsız ederken şimdi ardı arkası kesilmeyen bağrışmalar bu rahatsızlığın nedeni olacaktı. Sabah güneşin aydınlattığı sokakları öğleden sonra şiddetli bir sağanak yüzünden sel alır götürür ya işte öyle hava tahminlerinde beklenmeyen bir fırtına başladı.

“Seninle her şeyimi paylaşırken, sana verdiğim değeri herkes görürken seni neden kullanayım?” diyor. “Sen beni en iyi arkadaşımsın diyor.” Sığınacak bir şey arıyorum, elim sigara paketine gidiyor ama daha bir saat var. Ya onu sevdiğimi söyleyip çıkardığım tartışmayı sağlam bir zemine oturtacaktım ya da düşüncemi destekleyecek başak bir neden bulmalıydım. “Neden olmasın? Benimle birlikte fotoğraflar çekilip o çocuğun göreceği yerlerde paylaşarak arkadaşlığımızı kendi mutluluğun için kullanamaz mısın?” diyorum.  Savımı haklı çıkaracak bir bahane bulmuştum. Fakat bu cümle fırtınayı tsunamiye eviriyor.  “Bütün arkadaşlarıma seni anlatırken onlardan farklı olduğunu, senin bana gerçekten inandığını, değer verdiğini düşünüyordum. Artık sende onlar gibi davranıyorsun, istemiyorsan anlatmam, istemiyorsan görüşmeyiz” diyor. Bir dal sigara Allah’ım bir dal sigara. Kendimi ifade edebilmem için, onu sevdiğimi söyleyebilmek için bir dal sigara tek ihtiyacım olan. Gözlerine bakabilmem için, derdime anlatabilmem için bir dal sigara istiyorum ama olmuyor. “Aklımdan geçen bir kuruntuyu sana söylemek istemiştim. Gerçekten böyle olmadığını söylüyorsan sana inanıyorum. Benim için önemli olan böyle bir şey olmadığını söylemen.” diyorum. Ya onu sevdiğimi söyleyecektim ya da özür dileyecektim.

Bu cümleyle kendimi savunmak adına son sığınağımı da kendi ellerimle havaya uçurduğumun bilincindeyim. Artık yavaş yavaş geri adım atmak zorundaydım. “Bunu yapabileceğimi düşünmen bile bana güvenmediği gösterir. Ben seni anneme babama bile anlatırken, sen benim böyle ucuz numaralar yapacağımı düşünüyorsun” diyor. Konuşmaya başlarken topladığı eşyalarını çantasına koyup masadan kalkıyor. Ellerini tutamıyorum, oturması için yeni doğmuş çocuğuna incitme korkusuyla ilk dokunuşunu yapan bir baba gibi kolundan tutuyorum. Ona değmenin heyecanı cevap vermeme, böyle gitmemesini istememe engel oluyor. Konuşamasam da, pişman olduğumu anlıyor. Tekrar sandalyesine oturup gözlerini masaya dikiyor. “Düşüncesizce konuşup seni kırdığım için özür dilerim.” diyorum. Kendimi affettirebilmem gerekiyor ama daha fazlasını söyleyemiyorum. Bir yandan sevdiğimi söyleme korkusu diğer yanda kelimelerin birbirine dolanıp zihnimde çöp yığını oluşturması konuşmama engel oluyor. Uzun bir süre masada sessizce oturuyoruz. Etrafımızda rahatsız olduklarını belirten bakışlar altında yavaş yavaş buz buzullar çözülmeye başlıyor. Ara ara gözlerini üzerime dikip ne söyleyeceğimi bilemememden pişman olduğumu görüyor. Pişmanlığımdan doları duyduğu mutluluk yüzünden saniyelerle sayılamayacak kadar kısa süreli tebessümlere neden oluyor. İşte o zaman affedilmeye yaklaştığımı anlıyorum.

Salonun gürültüsünde var olan sessizliğimizi “Salak neden böyle düşünüyorsun?” diyerek bozuyor. İlan-ı aşk için bir en uygun zaman tam şu an; saat 20.32. Güneş, ay ve dünyanın aynı hizaya gelişini bir insan ömründe üç defa şahit olur. İşte kalp ve beynin senkronizasyonu da insanın ömründe birkaç defa gerçekleşir. Ama kelimeler bu ilana başkaldırıyor. Söz dizilimine, tüm dil bilgisi kurallarına uymasa bile bir araya gelip gönlün derdini beynin meramını anlatamıyorlar. Ve birkaç dakika sonra bu senkronizasyon bozuluyor. Garson Bey gelip yemeğimizi getiriyor. Hemen sonra ezanın okunuşuyla son bir saatimiz zihnimizden siliniyor. O yemeğini yerken “Kanka” diyerek o çocuğu anlatmaya devam ediyor bende bir dal sigara yakıp kaçırdığım fırsatın üzüntüsünü dumanla dışarıya üflüyorum.

İftardan sonra onu eve bırakıp sahile iniyorum. Göremesem bile sesini duyduğum martılara, o çocuğa, en sonda kendime küfrediyorum. Sahil boyunca koca bir tütün tarlasını aleve verip, tüm dumanı içime çekiyorum.

 

 

 

 

Emre Kahraman

İZDİHAM

 

 

 

 

izdiham dergi 42. sayı çıktı. Buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın