Çinli şair Ban Jui’nin şiirleri Dergâh Yayınları’ndan çıktı

ÇİÇEKLER OLMASA BAHAR HİÇ GELMEYECEK

Bai Juyi Şiiri ve Çiçek Olmayan Çiçek 

Şiir Çin’de en az kelimeyle an fazla anlamı aktarma sanatıdır. Konfüçyüs’ü neredeyse bilmeyenimiz yoktur. Onun veciz sözlerini, tek cümleyle birçok gerçeği nasıl anlatabildiğini hayretle karşılarız. Onun deyişleri, çağlar boyu söylene gelmiş ve sadece bizim coğrafyamızda değil dünyanın hemen hemen her milletinde anlam bulmuştur. Çin atasözleri de keza öyle. Kitabın okurunu selamladığı ilk cümle bir Çin atasözü: “Suyu içtiğinde kaynağını düşün.”

Çin binlerce yıllık tarihi boyunca çok fazla kültürle ve milletle iletişim halinde olmuştur. Çin’in tarihi kaynakları sadece Çin’le ilgili değil, neredeyse dünya tarihine ışık tutacak zenginliktedir. Her ne kadar Çin’le ekonomik ilişkilerimiz olsa da edebiyat anlamında pek etkileşim halinde olduğumuz söylenemez. Çinli şairler ülkemizde pek tanınmaz.  Fransız şairlerden Arthur Rimbaud’u ve Baudelaire’yi, Almanlardan Rilke ve Goethe’yi, Şilili şair Pablo Neruda’yı, İngiliz William Shakespeare’i, İspanyol şair Federico Garcia Lorca’yı, Rus Puşkin’i ve daha ismini söylemediğimiz birçok şairin eserleri Türkçeye kazandırılmış ve birçok insan tarafından da okunmuştur. Ama klasik Çin şiiri konusunda birkaç küçük girişimin dışında pek bir ürün elimizde yok. Dergâh yayınlarının, Ali Ayçil’in editörlüğünde ve Engin Yurt’un yetkin çevirisiyle ortaya koyduğu bu çalışma bu alandaki eksikliği giderme açısından oldukça önemli bir adım.

Bai Juyi Çin’in Tang Hanedanlığı döneminde yaşamış bir şair. O dönemde Çin şiiri nitelik bakımından en yüksek seviyeye ulaşmış. O dönemin en öne çıkan şairlerinden biri olan Bai Juyi, şiirinde toplumsal olayları, tabiatı ve sosyal hayatı canlı bir şekilde anlatmaya çalışmıştır. Birçok şair, yaşıyorken ün kazanamaz, bu yüzden şairlerin gerçek kıymeti ölünce anlaşılır. Bazı şairler ise henüz hayattayken üne kavuşabilir, Bai Juyi de bu şairlerden birisidir. Ünü sadece Çin’le sınırlı kalmayıp yakın kavimlere de ulaşmıştır.

Bai Juyi yaşayan şiirler yazdı. Kolay anlaşılır ve sahici şiirlerdi bunlar. Olanı olduğu gibi aktardı. O’na göre şiir gerçekçi olmalı; toplumsal durumları, insan hallerini, halkın yaşantısını, aşkı, acıyı, açlığı ve kıtlığı; kısacası insanı ve tabiatı ilgilendiren her unsuru açık bir şekilde aktarmalıdır. Eğer nehir akıyorsa onun şiiri de nehir gibi akmalı, bir kuşun cıvıltısı şiirine ses olmalı, açlıktan nefesi kokan bir insanın çaresiz iniltileri mısralardan duyulmalı, rüzgârın sesi, gece yağan kar, baharın ılıklığı, yazın kuraklığı ve umudun parıldayan ışığı mısralardan insanın gönlüne akmalı.

Uzaktaki yaban kazları gibi ağlıyoruz yalnız kalmış gölgeler için
Köksüz çalı çırpılara benziyoruz güzün ortasında, etrafa dağılmışız
Hasret gözyaşları dökmeliyiz belki görürüz uzaktaki ayı
Başka başka yerlerde olsak da kalbimizde hep aynı sılanın hasreti 

Günümüzde şiir gerçek anlamından biraz uzaklaştı. O dönemde şiir çok daha farklı anlamlara geliyordu. İnsanın tabiatla olan ilişkisi şiire yansıyor ve şiir, maneviyatın kelama dönüşmüş haline bürünüyordu. Çin belgelerinde şiir için; “Şiir ateşin sıcaklığıdır, anlatımı yumuşatır, hayatın saflığının ve esnekliğinin göstergesidir. Şiir aklı temizler, tabiatın gizemini ve güzelliklerini algılamamıza yardımcı olur” denilmektedir. Bai Juyi de şiirini bu temel üzerine inşa etmiştir.

Çin şiiri de Çin resmi gibidir. Her ikisi de sanki hiç bitmeyecek ve sonsuza kadar sürecekmiş hissi verir insana. Çin resmi hiç bitmez, bir yerde noktalanmaz, sürekli oluş halindedir, Çin şiiri de öyledir. Bu yüzden insanı kendine çeker, okuyan insan şiirden bir parça olmuştur artık. Şair, uzun şiirler söylemez, sözü kısadır ama anlamı çok derindir. Anlatımın bu kadar sade oluşu, şiirinin gücünü asla zayıflatmaz. Tam aksine gücünü hayattan alan şiirleri vardır. Şiirde sadeliğe ulaşabilmesinin en büyük etkenlerinden biri büyükannesidir. Şiirlerini yazdıktan sonra büyükannesine okuduğu ve onun fikirlerini aldıktan sonra insanlarla paylaştığı aktarılmaktadır. Anlatmak istediği şeyi büyükannesi anlayıncaya kadar tekrar eder ve şiirine son şekli bu süreç doğrultusunda verirdi. Böylece şiiri daha akıcı ve anlaşılır hale gelmiş olurdu. Çünkü bir şeyin üzerine çok konuşmak, onu anlaşılır kılmaktan çok asıl meseleyi bulanık hale getirmektir. Çok şey söylemiş olsanız da hiçbir şey anlatmamış olursunuz. Laf kalabalığı, gerçeğin dallarına bağlanmış renkli çaputlar.

Ben ayrılırken neden gözyaşı döküyorsunuz?
Ağır vergiler yüzünden fakirleştiniz
Kıraç tarlalar sizden de aç.
Size yalnız berrak bir göl bırakıyorum
Kıtlıkla geçen seneyi atlatasınız diye. 

İnsan işitmesi gereken ne varsa hepsine sağır artık. Yaşadığı hayatın gürültüsü, onun kendini duymasına bile mani oluyor. Çocuklar kuşların cıvıltısını en son ne zaman işitmiş kim bilir? Modern binaların arasındaki birkaç bodur ağacın şefkatine mahkûm olmuş insanlarımız. Toprakla oynamayan çocuk mu olur, ormanda yürümeyen ve yağmurda ıslanmayan âşık mı olur. Göllerde taş sektiremedikten sonra ne yapalım fıskiyeli havuzlarını avmlerin. Tabiatın sesini kestik. Kuşların yuvalarını bozduk, hayvanların yolunu değiştirdik. Tabiattan ne kadar uzaklaştıksa kendimizden de o kadar uzaklaştık. Bir de bizi yaratandan.

Hâlbuki sadece birkaç yıl önce ölmüştün
Temiz bir yüz, açık tenli eller, hepsi yok oldu şimdi
Bu dünyadan ayrılmak o kadar çetin bir iş ki!
Geride bırakmak zor
Ama sonunda huzura kavuşuyor insan
Çiçekler var mezarının kuzeyinde
Taze Jiangnan karları üzerini kaplamış.

İbrahim Varelci  değerlendirdi.

İZDİHAM

izdiham dergi 42. sayı çıktı. Buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın