Ali Ayçil, Zulmün Belleğimizde Açtığı Yara

Benim kuşağımın gençlik yılları, günlerin bir yerlerine iliştirilmiş intifada haberlerini duymakla geçti. Gazze’den gelen haberlerdi bunlar; Batı Şeria’dan, Nablus’tan, Eriha’dan. Bütün bu kentler, insanlığın vicdanını ölçmek için çöle serpiştirilmiş acılı birer ocaktılar sanki….

Bazen bir kış günü, kabanımıza sarınmış yürürken, vitrinlere asılmış gazetelerden, tank mermileriyle öldürülmüş küçük çocukların resmine baktık; bazen tam da çiçekler açmışken, o acılı ocaklardan birinde, kocasını kaybeden taze bir gelinin çığlıkları sınırları aşarak kulağımıza dayandı; yaz günlerinde bütün serinliğimizi yuttu bir şehidin kanı; güzün bir serinlik olarak savruldu üstümüze. Ve bütün gençlik yıllarımız boyunca, yalnızca İsrail’e karşı değil, insanlığın taş kalbine karşı da verilmiş o büyük hürriyet kavgasından, tekrar tekrar şunu öğrendik: Dünyanın vicdanı kararmıştır…

Oysa dünya, iktidarı ele geçirdiği topraklarda yarım asırdır yalnızca terör üreten Yahudiliğin, insanlığı Yahudiler ve beşerler olarak ikiye ayırdığını şimdiye kadar çoktan görmüş olmalıydı. Kolları taşlarla kırılan, tank paletleriyle üzerinden geçilen, alınlarına kurşun boşaltılan çocuklar, yalnızca Filistinlilerin değil, insanlığın da çocuklarıydı çünkü.

İnsanlık kendi rahminden dünyaya sunulmuş bütün bu yavruların ölümünü büyük bir aymazlıkla izlemeye devam etti. Zulme, Arap- İsrail ya da Yahudi – Müslüman savaşı diye ad konuldu; insanlığın çocuklarıyla insanlığın zalimi arasındaki bu barbar toya bölgesel bir mücadeleymiş gözüyle bakıldı. Ve biz uzun intifada yılları boyunca, insanın en vahşi anının, düşman bellediği başka insanların yavrularını yemeye başladığı an olduğunu gördük. Gördük ki Yahudilik, çocukların boyunları için bileylenmiş kabzası kirli bir bıçaktan ibarettir.

“Varolma Eğilimi”nde Cioran, sürgündeki Yahudilerin, yaşadıkları gettolara bir tek ağaç bile dikilmediklerini yazmıştı. İçindeki kurnazlıktan başka bir bahçesi bulunmayan bu tuhaf kavmin, dünyanın her hangi bir yerinde örgütlü bir güç olarak ortaya çıkması ne büyük facia! Çünkü bu tuhaf kavim, ortasında bir Yahudi cennetinin tasavvur edildiği büyük bir dünya çölü için hazırlanıp durdu bin yıllar boyunca. Rüyalarının gerçekleşmesi için, orta çağın sağlam imparatorluklarının yıkılması gerekiyordu. 15 yy’da boy atmaya başlayan Kapitalizm, Yahudileri dünyanın gizli efendileri haline getirmişti zaten. Ancak bu gizli efendi, tarihin uykulu bir anını bekledi hep. Kendi bahçesinden başka bir bahçeye sarfiyatta bulunmamak için, yaşadığı gettolara bir tek ağaç bile dikmeden bekledi. Nihayet, tarihin o gayri meşru çocuğu doğdu: İsrail…

Artık dünya, İsrail ve İsrail’in kurbanları olarak ikiye ayrılmış durumda. Ona her kıtada, her ülkede, her kentte rastlıyoruz; kurbanlarına da! Eğer o Lübnan’a girmişse, kurbanı, çocuklarını kurtarmak için bir vadi boyunca yola dizilmiş kadınlardan biridir; eğer o Gazze’deyse, kurbanı, elim sende oynayan bir çocuktur; eğer o Newyork’taysa, kurbanı, kesesine mahkûm ettiği bir bankacıdır.

İsrail ve onun ateşten ruhu Yahudilik, yeryüzünün her bir noktasına hiç durmadan zehirli su taşıyan sayısız kırbanın sahibi olmayı başarmışlardır. Film şirketleri, entelektüel merkezler, kozmetik sanayi, dünya basını ve ulusal zannettiğimiz çoğu medya, Yahudi imparatorluğunun kusursuz bir organizasyonla işlettiği, birbiriyle irtibatlı kurumlar haline gelmiştir. Yeryüzü, Yahudilerin ekranlar aracılığıyla çürümeye tabi tuttuğu büyük bir çöplüğe dönüşüyor peyder pey. Hiçbir ırk, hiçbir inanç, hiçbir gelenek onun oyunlarının önüne geçemiyor. Dahası, hepimiz gittikçe gizli bir Yahudi’ye dönüşüyoruz. Yahudi zulmüne karşı, yine Yahudilerden ricada bulunuyoruz mesela. Bütün dünya hep bir ağızdan şunu söylüyoruz onlara: Lütfen dengesiz güç kullanma; lütfen bu gün birkaç çocukla sınırlı kalsın insan yavrusuna ettiğin zulüm. İnsanlık, İsrail’i durdurması için Yahudiliğin vicdanına sığınmış durumda!

İsrail, günlerdir komşusu Lübnan’a saldırıyor. Komşusunun onu durduracak gücü yok, dünyanın da. Zulüm, belleğimizde açtığı yarayı büyütmeye devam ediyor.

Ali Ayçil

İZDİHAM

İzdiham’ın 45. Sayısı çıktı. Buradan ulaşabilirsiniz.
Unutamayacağınız bir sayıyla karşınızdayız.

Edebiyat, edebiyatçılara bırakılmayacak kadar ciddi bir meseledir diyen İzdiham’ın 45. Sayısı çıktı.

İlk sayısından itibaren özgün bir tavırla halkın nabzını tutan ve hayatın içinden sesleri sayfalarına taşıyan İzdiham Dergisi 45. Sayısıyla da tüm dünyanın içinde bulunduğu bir tabloya kapağında yer verdi. Türkiye Günlük İnsanlık Endeksi tablosuyla son yaşananlara apayrı bir pencereden bakan İzdiham Dergisi arka kapak tasarımında da yine bir insanlık tablosuyla karşımıza çıktı.

 ‘Artık eskisi kadar yakın olamayız’ temalı İzdiham Dergisinin 45. Sayısında Özer Turan, Rümeysa Kocaman, Gökhan Özcan, Ali Ayçil, Abdullah Harmancı, Güven Adıgüzel, Mehmet Narlı, Bülent Parlak, Seda Nur Bilici, Bekir Şamil Potur, Emine Şimşek, Sümeyye Özbay, Adem Maksatsız, Nurdal Durmuş, Esma Koç, Yaşar Ercan, Ahmet Aslan, Halil Ecer, Ahmet Can, Turan Karataş, Selahattin Yusuf, Onur Bayrak, Berat Karataş, Enes Aras, Gökçe Yüksel, Muhammed Güleroğlu, Mehmet Ercan, Yasin Kara, Hüseyin Hakan, Dilek Kartal gibi edebiyat camiasının önemli isimlerinin yazmış olduğu içerikte kapak kadar çarpıcı metinlere yer veriliyor.

Bir Cevap Yazın