Yasin Kara, Köylü Soylu

Gece nöbetim bittikten sonra sabahın ilk saatlerinde 725 numaralı toplu taşıma aracına binip yorgun bedenimi arka sıralardaki bir koltuğa, uyku süzen gözlerimi de pencereye teslim etmiş evimin yollarındaki durakları belediye otobüsünün bir bir yutmasını bekliyordum her zamanki gibi. Arefe sabahı ‘bu Ramazan da böyle bitti’ gibi düşüncelere dalmışken iş yerinin önündeki kaldırımda masa kurup kahvaltı yapan bir esnafı görünce yorgunluğum bile tuhaflaştı. Otobüsün penceresinden oturduğum koltuğa doğru yol çizgileri ile fırlatılan bu fotoğrafla birlikte bilinçaltımda uykuya dalıp namluya sürülmeyi bekleyen onca cümleyi yol boyunca içimden savurup durdum. Bu tabi ki gördüğüm ilk ve tek fotoğraf değildi. Ramazan bitti ya iyice dolmuşum. Görmemezlikten geldiklerimi bu sabah görmek istemişim demek ki. Umurumda değilmiş gibi davranmak istiyorsun ama olmuyor. Üzülüyorum. Başka olayları, başka halleri de hatırlıyorum.

Geçtiğimiz yıllarda Erzurum’da ramazan ayında iftardan önce sokak ortasında sigara içen bir bayana dayak atıldığını hatırladım. Tebessüm ettim. Erzurum’da bu gibi oruç tutan insanlara karşı saygısızca hareketler sergileyen insanlara şiddetli cevaplar veren Anadolu insanından birkaç tanesinin yolu ilk defa İzmir’e ya da Ramazanı yaşamaya alışık oldukları şehirlerden başka birine düşse ne yaparlar diye düşündüm. Ya birkaç vukuattan sonra kendilerini adiyle koridorlarında bulurlar ya da politik davranıp ortama göre hareket ederek Erzurum’da derviş olmak kolay önemli olan İzmir’de derviş olmak mı derler bilemedim? Yine 2009 yılı Ramazan ayında Efe Coşar isimli bir davulcuya sahur saatinde davul çalarken pompalı tüfekle ateş açılması olayı vardı. Bu da ayrı trajik bir olay olarak mahalle kayıtlarına geçmişti. Ben İzmir’de ramazan hakkıyla geçmiyor demiyorum. 3 yaşımdan bu yana İzmir’deyim. Çeşitli sebeplerle oruç ayını geçirdiğim kentlerden bazıları: İstanbul, Aksaray, Ankara, Diyarbakır… Anadolu’da, daha küçük yerleşim yerlerinde manevi havanın daha iyi hissedildiğini düşünüyorum. Oruç tutana karşı İstanbul’da da saygısızlık var, Ankara’da da. Yaşam alanımız genişledikçe yani kalabalıklara karıştıkça insanlara ve değerlerimize de yabancılaşıyormuşuz gibi geliyor bana. İzmir’de çok oruç ayı geçirdiğim için bu kentten örnek verdim. “Gavur İzmir” tanımlamasıyla bir ilgim yok. Çoğunluğu Müslüman olan toplumun oruç tutan insanlarına karşı yapılan saygısızlıklar içimi acıtıyor o kadar.

İşte bu karışık cümlelerle yorgunluğumu yolculardan saklamaya çalışırken elinde ucu biraz ısırılmış tostuyla ve henüz pipeti takılmamış meyve suyuyla genç bir kız bindi otobüse. Boş bir koltuğa oturdu. Müzikçalarının kulaklıklarını kulağını taktı. Tostunu yedi, meyve suyunu içti, kulağındaki melodiyle benim de baktığım yolları izledi. Benden başka kimseye tuhaf gelmemiş gibiydi bu davranış. Yoksa bir ben mi oruçluydum? “Oruç tut kardeşim” demiyorum. Tutamayabilirsin. Hastasındır, vücudun dayanamıyordur, yaptığım iş müsait değildir… O kalabalığın içinde kaldırımda kahvaltı sofrasında, çarşıdaki lokantanın bahçesindeki yemek masasında, otobüs durağında su içerken çaktırmadan insanlara attığın modern bakışlarının anlamı ne ki? Bu kadar da göçmeseydi değerlerimiz.

Çok dolmuşum. Bu yazıyı yazmak için uyumadım. Neredeyse 24 saattir ayaktayım, uykusuzum. Ramazan ayını diğer günler gibi görüp günlük hayatına olduğu gibi devam ettikten sonra bayrama özel hazırlıklar yapan, tatillere giden, lüks evlerinin kapılarını çocuklara ve diğer misafirlerine kapatan, bayram namazına bile gitmeden oradan oraya zengin sofralarda gezip pahalı gülücükler atan insanlardan utanıyorum. Dünya belki de bir vesile yardımlarla kurduğu iftar ve sahur sofralarının yanı sıra bayram öncesi aldığı zekatlarla, fitrelerle yaşayıp bayram sabahı evin erkekleriyle bayram namazını kılıp, sofrasına Allah’tan Halil İbrahim bereketi isteyen güzel insanların, güzel ailelerin varlığıyla dönmeye devam ediyor. Böyle ailelerin bayramı inşallah cennetin müjdesi olur. İnşaallah.

Allah’ım müthiş bir açıyla döndürdüğün dünyaya karşı bu acı dolu köylü soylu bakışlarımı hiç eksik etme…

Biterken Yansımalar ‘senden kalanı’ çalıyordu. Gidenden ve gelenden mutlaka bir şey kalıyordu keskin virajlarımızda…

 

 

Yasin Kara
İzdiham

 

 

İzdiham'ın 37. sayısında Rainer Maria Rilke'nin vasiyetnamesi Sema Peltek'in çevirisiyle Tükçe'de ilk kez İzdiham'da yayımlanıyor. Müslüm Gürses’i kapağına taşıyan İzdiham Dergi’nin Ekim-Kasım sayısı; Meltem Gülname Kaynar’ın hazırladığı İzdiham Maarif Takvimi’yle başlıyor. Rilke’nin Vasiyetnamesi ilk kez Sema Peltek'in çevirisiyle Türkçe yayımlanırken Gökhan Özcan’ın kendine has bir tarzda yazdığı yazısıyla devam eden bu sayıda Gerard de Merval’in morg kaydına yer veriliyor. Erhan Tuncer köşesinde Yeşilçam Şiirlerinden oluşan bir yazı dizisine başlarken; birbirinden farklı üsluplarıyla dikkat çeken ve bu sayıda yer alan yazarlar: Ali Ayçil, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Çağatay Hakan Gürkan, Dilek Kartal, Faruk Aksoy, Furkan Güngör, Güray Süngü, Hakan Göksel, İbrahim Varelci, Melda Zirek, Muhammed Güleroğlu, Oğuzhan Bükçüoğlu, Seda Nur Bilici, Talip Kurşun, Tuğba Karademir, Turan Karataş, Yasin Kara. Şiirleriyle: Bülent Parlak, Abdülhamit Güler, yer alırken; öyküleriyle: Arzu Özdemir, Emine Şimşek, Zeynep Kahraman Füzün; masalıyla: Meryem Ermeydan yer alıyor. Filmler ve Replikler köşesini Berat Karataş hazırladı. Etibar Hesenzade Şehriyar'ın biyografisini yazdığı, Arzu Özdemir'in de bir şiirini çevirdiği dergide: Enes Aras, Mercedes Kadir’i; Ferhat Toka, Cahit Zarifoğlu’nu; Özer Turan, Bakunin’i; Yunus Meşe, Kadı Burhanettin’i anlatıyor. Röportajlarda; Beyazıt Bestami dolarla, Hacı Ahmed Eriş oto tamircileriyle, Mustafa Toprak Ahmet Hamdi Tanpınar ile konuştu. izdiham dergisinin 37. sayısına BURADAN ulaşabilirsiniz.    

Bir Cevap Yazın