Yasin Kara, Almanya Değilmiş

Diyarbakır’da tanıdığım bir arkadaşımdan, Üzeyir’den bahsederek yazıma başlamak istedim. Üzeyir, 8 yaşındayken annesi ile babası ayrılmış. Babası yeni bir evlilik yapmış. Kardeşleriyle birlikte üvey anneli bir evde büyümüş. Bir devlet kurumunda hatırı sayılır memur olarak göreve başlamış. Onunla bir çay ocağında tanışmıştım. Üzeyir’le yer yer bu küçük çay ocağında buluşup sohbet ederdik. Üzerinden onca zamanın geçtiği bir gün muhabbetimizin konusu anne, baba ve çocuk ekseninde dönerken Üzeyir kendi çocukluğundan bahsetmeye başladı. Öz ve üvey kavramını fark etmesinden, hayata tutunmasından örnekler verirken hala unutamadığım cümleleri sıralama başlayınca vakti gelince baba olmaktan endişe ettim. Bir devlet memuru olana kadar öz babasından ve üvey annesinden kendisini iyi hissettirecek tek bir cümle duymadığını ta ki bir iş sahibi olduktan sonra üvey annesiyle birlikte çevresinde onun yetimliğe ve çocukluğuna şahit olan birçok kişinin yaklaşımlarının değiştiğini söyledi. Bayram tatili gibi çeşitli vesilelerle atlası yırtılmış ailenin toplandığı ya da toplanmış gibi gözüktüğü günlerde üvey anne ve babanın Üzeyir’in hayatından övgüyle bahsederken ‘Üzeyir çok duygusal, çok hassas, başka bir çocuktu. O herkes gibi değildi. İnce, nezaketli, çalışkan ve çok akıllı bir çocuktu.’ Gibi cümleler kurarlarmış. Bir çocuğun öyküsünü anlatırken kurulan övgü dolu cümlelerin Üzeyir’de karşılık bulan anlamlarını çok merak etmiştim. Bana günlük hayatımızda çokça karşılaştığımız çıkar ilişkisinden bahsedince mevzuyu iyice anladım. Yani Üzeyir’in bir iş sahibi olana kadar geçen yıllarında onu babası ve üvey annesi adeta yok saymışlar. Üç cümle önce sırladığım Üzeyir’in nitelikli çocukluğuna dair cümlelerin vaktinden çok sonra kurulduğunu öğrendim. Ben üvey annem için bir anneler gününde mezarlıktan topladığım çiçekleri o eve gelmeden bir vazoya yerleştirip evimizin gözle görülür bir köşesine koyduktan sonra eve gelen annemin ‘vazoya bu çirkin çiçekleri kim, neden koydu’ diyerek mezar çiçeklerimi çöpe attığında benim hassas kalbim o zamanlarda çalışmıyor muydu? Dedi. Bunu üzerine bir dal sigara uzattım Üzeyir’in titreyen parmaklarına. Sigarasını hiç yakmasam, hiç duman çıkmasa da olurdu dudaklarından.

32. yaşıma girmeme aylar kaldı. Bir kere evliliğin direğinden döndüm. Hiç baba olmadım. Hiç çocuğum yok. Ama ben de bir zamanlar çocuktum. Kendi kalbimin çocukluğuma dair hassas dokunuşlarını düşündüm. Üzeyir’in çocukluğuna, üveyliğine ve özlüğüne dair bir çıkar yol bulmadan olay yerlerinden hızlıca uzaklaştım. Olabilir miydi? Üzeyir’in çocukluğuna benzer hatırı sayılmasa da hafızada kalacak bir ana denk düşebilir miydim? Evet, olabilirdi, düşebilirdim. Ve ne yazık ki artık çocuk değildim. Çok kıymet verdiğim biri acıyan, sancıyan yerlerimden öpünce acım geçmez ve sancım hiç dinmezdi. Sizin çocukluğunuzda da böyle değil miydi? Ben hala görüyorum vücudunun çeşitli yerleri düşmekten, çarpmaktan ağrıyan çocuklarına ‘neren acıyor kuzum? Baban öpsün de geçsin’ diyen anne ve babaları. Çocuk yaralarımızın, ağrıyan yanlarımızın annemiz ya da babamız tarafından bedenimize kondurulduğu bir öpücükle iyileşeceğine inanarak büyütüldük belki de çoğumuz. Buna çok, öyle çok inandık ki kocaman bir adam olduktan sonra da ruhumuzdaki, gönlümüzdeki ince sızının geçmesi için dudaklarını yüz sınırlarımızdan rüzgar edasıyla geçirecek birinin bir gün geleceğine hep inandık. Gel kuzum gönlünün sızlayan kuytusunu göster bana. Bir kez öpeyim. Bir dokunayım da geçsin ne kaldıysa çocukluktan bu yana.

Sonra yanlış ülkelerden geçeriz. Kalbimizin sınırlarına birden daha çok kez sınır kapıları açarız. Açılan kapılara onların ismini de verdik mi tamam. Osman Konuk geldi aklıma. “Almanya’ya aşık olur Arjantin ile evleniriz.” Dediğinde çok düşünmüştüm. Aşık olduğumuz günlerde Almanya sandıklarımız bizi terk ettiğinde daha büyük bir Almanya oluyorlardüşümüzde. Üzerinden makul bir zaman geçer ve şöyle deriz; seni kocaman bir Almanya sanmıştım. Meğer sen bir Arjantin bile değilmişsin. Şimdi onun ismini verdiğimiz kapıyı yıkmanın tam zamanı. Ben ilk darbeyi vuruyorum Meksika sınırında.

 

 

Yasin Kara, Kıraat Dergi
İZDİHAM

 

 

İzdiham'ın 37. sayısında Rainer Maria Rilke'nin vasiyetnamesi Sema Peltek'in çevirisiyle Tükçe'de ilk kez İzdiham'da yayımlanıyor. Müslüm Gürses’i kapağına taşıyan İzdiham Dergi’nin Ekim-Kasım sayısı; Meltem Gülname Kaynar’ın hazırladığı İzdiham Maarif Takvimi’yle başlıyor. Rilke’nin Vasiyetnamesi ilk kez Sema Peltek'in çevirisiyle Türkçe yayımlanırken Gökhan Özcan’ın kendine has bir tarzda yazdığı yazısıyla devam eden bu sayıda Gerard de Merval’in morg kaydına yer veriliyor. Erhan Tuncer köşesinde Yeşilçam Şiirlerinden oluşan bir yazı dizisine başlarken; birbirinden farklı üsluplarıyla dikkat çeken ve bu sayıda yer alan yazarlar: Ali Ayçil, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Çağatay Hakan Gürkan, Dilek Kartal, Faruk Aksoy, Furkan Güngör, Güray Süngü, Hakan Göksel, İbrahim Varelci, Melda Zirek, Muhammed Güleroğlu, Oğuzhan Bükçüoğlu, Seda Nur Bilici, Talip Kurşun, Tuğba Karademir, Turan Karataş, Yasin Kara. Şiirleriyle: Bülent Parlak, Abdülhamit Güler, yer alırken; öyküleriyle: Arzu Özdemir, Emine Şimşek, Zeynep Kahraman Füzün; masalıyla: Meryem Ermeydan yer alıyor. Filmler ve Replikler köşesini Berat Karataş hazırladı. Etibar Hesenzade Şehriyar'ın biyografisini yazdığı, Arzu Özdemir'in de bir şiirini çevirdiği dergide: Enes Aras, Mercedes Kadir’i; Ferhat Toka, Cahit Zarifoğlu’nu; Özer Turan, Bakunin’i; Yunus Meşe, Kadı Burhanettin’i anlatıyor. Röportajlarda; Beyazıt Bestami dolarla, Hacı Ahmed Eriş oto tamircileriyle, Mustafa Toprak Ahmet Hamdi Tanpınar ile konuştu. izdiham dergisinin 37. sayısına BURADAN ulaşabilirsiniz.    

Bir Cevap Yazın