Gustave Flaubert

Yazan: Société de Jésus üyesi Peder Cerpet

Kızlık adı Aurore Dupin(1) olan
Barones Dudevant’a ithaf edilmiştir.
Bartholomé, Denys, Romain Cruchard, Lisieux Piskoposluğuna bağlı Manqueville-lès-Quiquerville’de doğdu. Yoksul bir köylü olan annesi onu birdenbire ve acı çekmeden, bir elma şarabı cenderesinde –kadın o sırada cenderede çalışıyordu– dünyaya getirdi. Bu yüzden Cruchard sık sık “İsa Peygamber ahırda doğdu, ben de bir cenderede” derdi, küçük çocuklara din dersi verirken de hep böyle şaka ederdi.
Cruchard’ın ömrünün ilk yıllarında dikkate değer bir şey olmadı; çobanlık ederek, en yüksek papazlarımızdan birinin de yaşamına böyle mütevazı bir başlangıç yaptığını aklına bile getirmeksizin geçirdi çocukluğunu. Ama başkaları gibi serserilik etmek yerine, ağaçların altında bir yandan çakısıyla tahtadan çeşitli dinsel objeler yontup bir yandan ilahiler söyleyerek dolduruyordu saatlerini. İşte o bunlarla uğraşırken, bir gün Piskopos Cuisse Hazretleri görüverdi delikanlıyı; hayırsever papaz efendi böyle bir yürek temizliği, böyle bir masumluk karşısında gözyaşlarını tutamadı. Genç Cruchard’a sorular sorup aldığı yanıtlardan ziyadesiyle hoşnut kalınca, delikanlıyı Mauquonduit kasabası papazına emanet etti, üç yıl sonra da, kendi yönetimindeki Lisieux papaz okulunun burslu öğrencileri arasına aldı.
Ama başlangıçta, muhterem piskoposun umutları boşa çıktı. Cruchard, çalışıp çabalamasına karşın, sınıfın en sonuncusu oluyordu hep ve, adlı adınca söyleyelim, ahmak gibi duruyordu. Bu yüzden papaz okulundan neredeyse atılacaktı; piskopos hazretlerinin himayesine bel bağlayarak zenginleşme düşleri kuran annesiyle babasının umutları iyice kırılmıştı ki Cruchard, Meryem Ana’dan yardım dilemek için Hoqueville’e hac ziyaretinde bulunmaya karar verdi. Papaz okuluna geri döndüğü gün kompozisyon sınavı vardı. Cruchard birinci oldu sınavda.
O andan itibaren Cruchard’ın papaz okulundaki yaşamı peş peşe gelen parlak başarılarla dolup taştı. Her yıl birincilik ödüllerinin hepsini o kazandı, başarılarının yankısı kasabanın en ücra köşelerine kadar ulaştı. Bu delikanlıyı görmekten mutluluk duyuyordu herkes; ama Cruchard övgülerden kaçıp hücresine çekilerek, hem dinsel hem de dindışı edebiyat öğrenimine adadı kendini büyük bir hevesle.
Lise 2’nin sonunda, papaz okulunda sınıf birincilerine verilecek ödüllerin dağıtım töreni için, Sodom’un Yıkılışı başlıklı bir Latin tragedyası kaleme aldı. Nazik bir konuydu ele aldığı, Cruchard tehlikelerini savuşturmayı bildi, hatta edepliliği öyle ileri götürdü ki dinleyenler tragedyanın ne hakkında olduğunu anlamakta epey güçlük çekti. Bununla birlikte, disiplin gerekçesiyle (belki de başka gerekçelerle) oyunun oynanması engellendi – ve açıkça söylemeliyiz ki Cruchard fena bozuldu bu işe.
Bu durum Mantık’a yüklenmesi için neden oluşturdu. Aquinolu Tommaso’ya duyduğu sevgi öyle şiddetliydi ki gecelerinin bir bölümünü bu yazarı tekrar tekrar okumakla geçiriyordu – yatakhanede yastık altında hep Tommaso’nun bir yapıtı bulunduğu için, arkadaşlarından biri dalga geçerek Cruchard’ın okulun meleğiyle2 yattığını söylüyordu!
Böyle yılmadan çalışıp didinmesi sayesinde, bir de, unutmayınız, daha önce lütfuna mazhar olduğu ermiş kadın sayesinde, Bayeux katedralinde vaaz vererek yıldırım gibi bir başlangıç yaptı; orada, Büyük Perhiz’in başından sonuna kadar, bütün cemaat ağzı açık, Cruchard’ı dinledi.
Bourdaloue’nun yumuşaklığından eser yoktu onda, Masillon’un nezaketinden de; renkliliğiyle daha ziyade Mascaron’a yakındı, zarafetiyle Cheminais’ye, ateşliliğiyle de Peder Bridaine’e.3 Cruchard’ın belagatına tek getirilebilecek eleştiri, bazen biraz fazla coşmasıydı; Asyalıların deyişini kullanacak olursak, büyük yeteneklerde bağışlanabilecek bir kusurdu bu, ki Latin hatiplerin şahı da, Rodos adasında çok uzun kaldıktan sonra bu hataya düştüğünden yakınmıştı.
Cruchard’ın konuşma şiddeti de kullandığı üsluptan geri kalmıyordu; tanrı vergisi çın çın öten bir sesi vardı, gümbür gümbür konuşurdu; İşaya peygamber gibi çırılçıplak soyunsa yeriydi, çünkü vaaz sırasında öyle sırılsıklam terliyordu ki, kürsüden indiği zaman, cübbe üstüne giyilen beyaz önlüğünü üst üste üç kez değiştirmek zorunda kalıyordu çoğunlukla.
Kısa süre içinde soluğu yetmez oldu, belagatının ateşinden göğsü yanmıştı adeta, Cruchard mecburen biraz dinlenmeye karar verdi. Dolayısıyla, Napoli kralı nezdinde büyükelçi olan ve pederi seve seve yanında götürmek isteyen Crefforens Markisi’nin olanaklarından yararlanarak İtalya yolculuğuna çıktı.
İhtiyar Evandrus’un4 topraklarına ayak basınca Cruchard büsbütün Güzel Sanatlar’ın coşkusuna kaptırdı kendini – madalyonlar, tablolar, antikalar… Okuyor, notlar alıyor, her şeyi yiyip yutuyordu! Napoli’nin tarihi mekânlarında tanıştığı bir dönmeden Arapça öğrenmek isteyecek kadar hem de. Üstelik bunu fırsat bilen düşmanları, Cruchard’ın sarık takmak üzere olduğu dedikodusunu yaydılar.
Cruchard bu kadar çirkin bir iftiraya yanıt vermenin onuruna yakışmayacağı kanısındaydı, ama edebiyat sevgisinin kendisini fazla uzaklara sürüklediğine inanıyordu; üç yıl sonunda Fransa’ya geri dönmeye can attı, Manicamp kasabası papazlığına getirilmeyi talep etti ve, epey önemsiz de olsa elde ettiği bu görev sırasında, aşağıda en önemlilerini sıraladığımız çalışmalarına adayacak bol bol zaman buldu:

– De Turre Babylionorum,5 3 cilt inf.
– Kuzey Amerika Vahşilerinin Topraklarında Bulunmuş Değişik Yazıtlar Aracılığıyla Vahiy’in Gerçekliğinin Kanıtlanması; ek olarak, bu halkların konuştuğu dilin Sözlüğü ve Grameri.
– Yenilgiye Uğratılan Tanrıtanımazlık, M.B.’nin çeşitli makalelerine yanıt olarak, 2 cilt inf.
– Architofel ya da Hırsın Tehlikeleri, imzasız yayımlanmış roman.
– Calvin’in Dolapları, R.P.R.’lilere ithaf edilmiştir.
– Diabolus ve Jansenius, Erasmus tarzında diyalog.
– De pondere, intimis, mensura figuraque Arcae Noë, et numero animalium authentico quae in illa inclusa et vedi finora cum novis caelaturis magnificis, Lugduni Batavorum,6 IV cilt inf.
– Ermiş Ignacio’nun kurallarına göndermeler içeren, Yunan piskoposlarından alınma Dua Kitabı.
– Muhterem Cuisse Hazretlerinin Yaşamı, 8 cilt, bitmemiş yapıt.

Peş peşe yayımladığı bu çalışmalara karşın, eğer olağanüstü bir durum yüzünden daha geniş bir sahneye çıkmasaydı, Cruchard tanınmayacaktı. O sıralarda Fransa’ya bir prensin gözdesi hükmediyordu; efendisini bu kadından kurtarmak isteyen becerikli, çok kurnaz bir bakanın (***’den eksiksiz bilgi alarak – bilgi kaynağının adını açıklamakta tereddüt göstermemiz anlayışla karşılanacaktır) aklına, Peder Cruchard’ı Paris’e getirtip o ünlü şahsiyetin ahlak hocası yapma fikri geldi.
Bu kadar yeni bir ortam Cruchard’ı şaşkına çevirmedi. Versailles’daki görkemli törenlerin ortasında, taşradayken taşıdığı erkeksi güveni korudu ve kısa süre içinde zekâsının inceliğiyle, davranışlarındaki rahatlıkla kendini bütün saraya sevdirmeyi becerdi – öyle ki Laroche-Guyon Dükü’nün evindeki bir yemek sırasında bir hindiyi ve üç tane yavru tavşanı tek başına yedi; Chavignolles piskoposu (yeğeni Malta’da kürek mahkûmuyken trajik bir akıbete uğrayan ve kendisi büyük bir savaşçı olmasına karşın sadece süt ürünleriyle beslenen o malum kişi) Cruchard’ın iştahını görünce dehşete kapılarak “Peder Cruchard, Krallığın en büyük ilahiyatçısı ve en koca boğazı sizsiniz!” diye haykırdı.
Altı ay sonra prensin gözdesi saraydan ayrılmıştı, ve tıpkı Louise de la Miséricorde7 gibi dünyayı hatalarıyla yerle bir ettikten sonra şimdi erdemleriyle kurmaya hazırlanıyordu. Artık bütün soylu hanımlar ahlak hocaları Peder Cruchard olsun diye göğüs geçiriyordu.
Kibarlar âleminin bu ünlü hanımlarının çoğu neredeyse bütün gün pederin yanından hiç ayrılmıyordu. Altesler her dakika onu çağırtıyordu. Daha çabuk gelsin diye, Madam de Lavillac arabasını gönderiyor, Matmazel de Brichauteau onsuz akşam yemeği yiyemediğini itiraf ediyordu. Bununla birlikte, Cruchard Visitation rahibelerine, daha doğrusu o tarikata bağlı Dames du Désespoir’a daha çok zaman ayırıyordu. Peder gelir gelmez rahibeler onun sözlerinin serinletici dalgalarını içmek için, susamış ceylanlar gibi atılıyorlardı. Peder sağ oldukça ondan başkasını istemediler ve ellerinde tutmak için binbir dolap çevirdiler. Paris başpiskoposu hazretleri de başarısızlığa uğradı; yeni Hıristiyan olan kadınların Cambrai piskoposuna ya da Karmelitlerin Mösyö de Bérulle’e gösterdiği sevgiye benzer bir sevgiydi bu. Sonuçta, Cruchard kanalı olmaksızın, başka bir yolla Tanrı’nın inayetine kavuşmak onlara olanaksız görünüyordu.
Cruchard nasıl da biliyordu sevmeyi! Kalp dilinden nasıl da anlıyordu! Tutkular konusunda ustaydı, hangi tutku nereden kaynaklanıyor, biliyordu, tam ortaya Selamet demirini atabiliyor, ya da hataları çevirerek limana kadar götürüyordu gemiyi. “Günah yüzünden kendinize acı çektirmeyin,” diyordu, “bu endişe kibrin mayasıdır. Bütün düşüşler tehlikeli değildir, kötü alışkanlıklarımızsa göğe çıkmak için birer basamak olur bazen.” Ermiş François de Sales gibi, Cruchard kürsüye “merkep” diyordu. Hatta, günah çıkarmaya gelen kadınlara gülümseyerek “Nasıl, merkep iyi mi?” diye soruyor ve hayvancağıza pek sert davranmayın diyordu.
Sonuçta, en sofu kişiler Cruchard’ın kendilerine mükemmelleşme yolunda sonsuz ilerlemeler kaydettirdiği konusunda hemfikirdi, kimileri de Peder Cruchard’ın sohbetlerinden aldıkları hazzın âşıklarının öpüp koklamasından kat be kat fazla olduğunu söylüyordu.
Ama ahlak konusunda Molinacılıkla suçlanacak kadar yumuşak olsa da dinsel inanç açısından hiçbir esneklik göstermiyor, Kilise dışında saygın bir konum olabileceğini kabul etmiyordu Cruchard. İlkçağ bilgelerini örnek vererek karşı çıkan olursa, “Eminim ki Tanrı ölmeden önce onları öyle ya da böyle Hıristiyan kılma lütfunda bulunmuştur” diyordu. Ermiş Epifanya’dan beri sapkınlığa bu kadar kızan başka hiç kimse olmamıştı herhalde. Sapkınlığın düşüncesi bile muhterem pederin öfkeyle kendinden geçmesine yol açıyordu ve bir Janseniusçuya baktığında “boğma arzusu duymadan” (kendi anlatımı böyle) edemiyordu.
Ömrünün son yıllarında aşırı şişmanlayan Cruchard çalışma odasından çıkmaz olmuştu ve kabul etmeliyiz ki yetileri büyük ölçüde azalmıştı. Yine de o her zamanki neşesinden hiçbir şey kaybetmemişti, ölmeden birkaç dakika önce bunun son belirtisini gösterdi, adı konusunda şaka yaparak “Testi8 paramparça olacak, hissediyorum” dedi.
İzin verirsen muhterem peder, yakınında bulunmuş kişilerle birlikte, bir özelliğini vurgulayarak, şöyle diyeceğim: “Ey Cruchard, sen bir altın küpüydün!9”

Fransızcadan çeviren: Elif Gökteke

Notlar
1- George Sand.

2- Doctor angelicus “okulun meleği” Aquinolu Tommaso’nun takma adıydı.

3- Flaubert kendi vaazını XVII. ve XVIII. yüzyılların çeşitli vaazlarıyla karşılaştırıyor.

4- Mercurius’un oğlu, Latium’a uygarlık getiren mitoloji kişisi.

5- Babil Kulesi üstüne.

6- Nuh’un gemisinin ağırlığı, içi, kapasitesi, yapısı ve gemiye konulan ve yeni gravürlerde olduğundan güzel gösterildiği görülen hayvanların gerçek sayısı üstüne, Leiden.

7- Matmazel de La Vallière’in Mont-Carmel tarikatına girerken aldığı isim.

8- Peder adının kökündeki cruche (testi) sözcüğü dolayısıyla söz oyunu yapıyor. (ç.n.)

9- Aslında Fransızca metindeki deyiş “Tanrı’nın sevgili kulu” anlamını taşıyor, ama biz, pederin adından yola çıkarak yapılan söz oyununu Türkçede sürdürebilmek için “altın küpü” demeyi uygun bulduk. (ç.n.)

* Gustave Flaubert’in, geçen yıl ortaya çıkarılan bu öyküsü ilk defa Le Magazine littéraire’de yayımlanmıştır (no 446, Ekim 2005, s. 10-11).

 

İZDİHAM

“İzdiham, 31. Sayısında kapağı okuyucuları istediği şekilde tamamlasınlar diye manşeti siz atın dedi.” İzdiham Dergisi’nin 31 sayısı müthiş bir içerikle okuyucusunun karşısına çıkıyor. Edebiyat dünyasında yeni bir çığır açan İzdiham’ı mutlaka okuyun. İçeriği ile göz kamaştıran İzdiham’ın 30. Sayısı okuyucusuna anlamı büyük, yıllarca saklanacak bir hediye de veriyor. Herkes, herkesle gerçekten selamlaşsın diye.
İzdiham dergisinin 31. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın