Bülent Parlak, Aşk, Rekorlardan Hızlı Koşar

Şair Çiğdem Sezer’in Darağacı isimli şiirinde “İyileşmez bir aşkla doğmuştur kadın” mısrasını okurken aklıma düştü Süreyya Ayhan. Mutfağın ortasına oturarak gazete okuyanların ilgisini de ancak Süreyya Ayhan çeker diye düşünüyorum. Çünkü gözlerindeki parıltıyı, sevmek uğruna aşkla ve ötelenmekle değiştiren bir kadının haberi zaten yatlarda ve koltuklarda okunmaz.

“Ben” diyordu, “Ben suçsuzum!”  ”Hangimiz masum kaldık ki suç arama telaşına düşelim?” demek geldi içimden. Küçük bir gökcismi gibi savrulduğumuz ve aranmak için bizden senetler istenen insanların arasında suçunu iptal ettirmek için gözyaşlarını ödünç sunan Süreyya Ayhan’ın yalnızlığı saçlarını tek başına ören annesiz kızların hüznüne benziyordu. Oturup masumiyetini ispat etmeye çalıştığı masada bundan birkaç sene evvel ki o yere- göğe sığdırılamayan manzarasına mı ağlıyordu, yoksa gerçekten kendinden ve yakın çevresinden başka kimselerin inanmadığı masumiyetinin yalnızlığına mı bilmiyorum. Ama bir insandan bu denli kolay dökülen gözyaşları dünyanın çok da yaşanılası bir yer olmadığını hatırlattı yeni baştan. Yaşanılası olmayan, sevimsiz ve ihtiyar.

Kendimize sanırım bir şehir uydurmalıyız. Kendimize bir şehir uydurmalı, uyduruk sabahlar, uyduruk geceler, uyduruk dostluklar, uyduruk insanlar bulmalıyız. Belki o zaman çocukları öldürmek için daha küçük mermiler icat edilir, belki o zaman çalkantılar arasında kalmış zihnimiz huzura erer, belki o zaman bırakıldığımız yerlerde bir kimsenin artık umrunda olmayan mostra dükkanları gibi solmayız, belki o zaman ben de zenginlerin birbirlerine gülüşlerine inanabilirim.

Yaşadığım bunca şeyden öğrendiğim şu var: Kendi boşluğum bana yetmiyor. Çünkü boşluğumda ne kendimi, ne bu koca evreni kurtaracak bir kelimem, ne de kalbimin elinden beni kurtaracak bir yeteneğim var. İçimdeki bu danışıklı yara gönül rızasıyla büyüyüp duruyor. Yoksa bunca zamandır denediğim onlarca merhemin bir faydası olurdu diye inanıyorum. Sahi neler yapmadım ki bu sızıyı durdurmak için?  Okulun kantininde yanımda, yan masada, karışımda oturanların yemeğine mi banmadım, bakkaldan mandalina alırken küsuratlı gramlarda mı diretmedim, ikinci kattaki evimin balkonuna kar taşıyıp kardan adamlar mı yapmadım, hiç lüzumu yokken yanlış otobüslere mi binmedim? Ne yaptıysam yersiz hamarat gösterilerinden kurtulamadım.

En çok ölenlere armağan edilen iyi niyetin ve temennilerin yokluğu başımı döndürüp duruyor. “Biri” diyorum, biri gelsin ve dünya sona erene dek beni bağlasın, bağışlasın beni. Artık kaybolduğum hizamı bile bulmakta güçlük çekiyorum. Maaşını almaya bankaya zorlukla giden yaşlı adamlar kuyrukta beklerken nasıl yaslanacağı bir duvarı özlemle istiyorsa ben de bu yorgunluğu çekemez oldum. Oysa çok fazla emekli sayılmam maaş kuyruğunda bekleyenlere bakılırsa.

Herkes gibi Süreyya da bir telaşla geçiyor bu dünyadan. Ne yoksulluktan şatafata boğulmuş bir hayatın, ne başka ülkelerde büyüyen burnunun, ne kırmızı bir gülün kenarına konmuş eşinin masanın ortasında oturan bu çelimsiz kıza bir faydası yok işte. İnsan en çok kendine kaldığında yalnız kalır. Ağlayan bu çelimsiz kız, az evvel dediğim duyguların hepsini masaya biriktirip yaşarken hiçbirinin farkında varamıyor. Hazin! Süreyya en çok kendi olduğunda yalnızlaşıyor.

Büyük lafların ve büyük köşelerin adamları ne çok incittiler bu genç kadını. Ne gariptir ki bizi en çok sevdiklerimiz incitiyor. Bu genç kadını gazetenin orta yerinde ağlıyor görmeseydim hiç de umurumda olmayacaktı rekorları. Ne koştuğu kilometreler, ne nereden nereye geldiği, ne kiminle evlendiği. O’nu incitenlerin Süreyya’ya ilişkin yazılarını okurken Süreyya pistlerde en önde koştuğunda nasıl muazzam bir şakşak tüccarı, şimdi ise amansız bir hasım kesildiklerini gördükçe gözlerime inanamaz oldum. Eşini suçluyorlardı. Onlar eşini suçladıkça Süreyya inatla “Eşimi seviyorum.” diyordu.
Eşimi seviyorum, eşimi seviyorum, eşimi seviyorum.

“Hangi zafer kaybedilmiş bir aşktan daha mühim olabilir?” diyemiyordu. Eşinin elini tutup avazı çıktığı kadar her şeyi suratlarına fırlatıp gidemiyordu . Aldığı madalyaları bir zarfın içine koyup onlara postalayamıyordu. Madalya da, pistler de, ismim de sizin olsun diyemiyordu. Evhamlıydı çelimsiz kız. Evhamlıydı, çünkü artık dönüşü olmayan bir yolda yolunu da, rüyasını da kaybedeceğine korkuyordu. Masada,  işçi tulumlarının herşeyden bezmiş halini  anımsatıyordu mikrofona uzanan şüpheli bakışlar.

Allah’ın inanmadığı kullar ne çok dolaşıyor yeryüzünde.

b nokta p

İzdiham

İzdiham Dergisi 32. Sayısında birbirinden güzel yazılar, şiirler, çıldırmalar, öyküler ve denemelerle okuyucusuyla buluşuyor. Kapakta viyolonsel çalan Vedran Smailovic.  Bosna yerle bir edilirken her enkaza smokinini giyerek ağıt yakan Vedran’ın iç burkan hikayesini okuyacaksınız. Arka kapakta ise saçlarını üfleyince tarak uzattığımız Naim Süleymanoğlu. İzdiham, unutulmaz bir sayı daha sunuyor. İzdiham Dergisi 32. Sayısına Buradan Ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın