Beş Kere Halil Kitabının Yazarı Emre Ergin’le Röportaj

Emre Ergin 1990 doğumlu. Matematik ve İktisat lisansından sonra lisansüstü eğitim için Hollanda’ya gitti. Şu anda Hollanda’da yaşıyor ve mikroiktisat alanında doktora yapıyor. “Tuti”, “İtibar”, “Post Öykü” olmak üzere birçok dergide öyküleri yayımlandı. İlk romanı Dördüncü Dilek 2014 yılında, ilk öykü kitabı Acziyetin Tekniği 2016 yılında yayımlandı. Son kitabı Beş Kere Halil ise 2017 yılında okurla buluştu. Emre Ergin’le Beş Kere Halil üzerine bir söyleşi yaptık.

 

Romanın ortaya çıkış fikriyle başlayalım istersen.

Roman esasında bir hikâyeyle başladı. İlk bölümdeki Halide Hanım’ın ağzından anlatılan hikâye, neredeyse tek parça olarak aklıma düştü. Üzerinde düşündükçe, bu metni ne kadar iyi yazabilirsem yazayım kurgunun kendisini klişe olmaktan kurtaramayacağım sonucuna ulaştım. Sonra bu klişenin kendisini objeleştirsem, okuyucuyu Halil hakkında sonradan bir kısmını bertaraf edeceğim önyargılara yönlendirirsem, bunun başlı başına bir konu olabileceğini düşündüm.

 

Bir de İz Yayıncılık’ın “muhayyel” serisinden kısaca bahsetmeni istesem.

Edebiyata geleneksel bakış, içerisinde bir usta çırak ilişkisi içeriyor. Her ne kadar eserlerin üzerinde tek tek emek vermeseler de, muhayyel serisine vesile olanlar, Güray Süngü, Aykut Ertuğrul ve Cemal Şakar, bana ve benim kuşağımdaki bazı edebiyatçılara bir nevi “ustalık” ediyorlar. Ben ve seriden kitapları çıkmış diğer arkadaşlarım üzerindeki etkileri ne boyuttadır, ikili ilişkilerimizde bize gösterdikleri teveccüh, bize kendi sesimizi duyurabileceğimiz bir mecra sağlamalarından başka, bir de metinlerimizde de hissedilebilecek izleri var mıdır bilmiyorum.

 

Uzun öykü yazdığını biliyorum. İlk kitabın da masallar -ya da fasıllardan diyelim- oluşuyordu, ikinci kitabın öykü kitabıydı; Beş Kere Halil de farklı anlatıcılardan ve olaylardan oluşuyor. Aslında öykülerle roman kuruyorsun diyebilir miyiz? Bu noktada öyküden romana yumuşak bir geçiş yapıyorsun gibi geldi. Roman tekniği ve kurgusu öyküye benziyor mu sence?

Çok yerinde bir soru. İdeal koşullarda bu ikisinin farklı metotlar ve farklı bakışlar gerektirdiğini biliyorum. Ama benim gerçeğim biraz farklı. İlk romanım, aslında yazmaya başladığım ilk roman değildi. Öncesinde ortasında yazdığım metinden sıkılarak, metnin yazılış sürecinde kendim değişip o metni yazacak bir insan olmaktan çıkarak yarıda bıraktığım bir sürü romanım oldu. Dördüncü Dilek’i yazarken, hayatımın çok yoğun bir döneminden geçiyordum, olur da yazacağım metni yarıda bırakırsam çok kritik zamanlarda harcayacağım o emeğin bir nevi heba olmasından korktum. Bu sebeple, bir üst kurguyla birbirine bağlı alt küçük kurgularla oluşturdum metni. Olur da metni yarıda bırakırsam, yine de kendi başlarına değerli bölümler kalacaktı elimde. Önceleri bu yaptığımın hile yapmak olduğunu düşündüm, ama sonrasında meselâ Tehlikeli Oyunlar’da geçiyordu sanırım, edebiyatın farklı şeyleri maddeleyip, aradaki madde izlerini silmekten ibaret olduğunu okuduğumda rahatlamıştım. Etrafımdan aldığım geri dönüşlere göre, bu “yedirme”de başarılı olmuşum.

Roman tekniği ve kurgusu dediğim gibi, teorik konuşuyorsak öyküye benzemiyor, hatta belki de benzememeli. Ama ben öyküleri ve romanları birbirinin ardı sıra yazan, art arda öykü ve roman kitapları okuyan birisiyim. Yazarken bu ikisini ciddiyetle birbirinden ayırmak benim için kişilik bölünmesi gibi bir şey olurdu. Bunun yerine bu iki hevesim birbirini etkiliyor, daha uzun öyküler, bölümleri daha otonom romanlar yazıyorum.

 

İLHAMA İNANMAM

 

Disiplinli bir yazar okuduğumu hissettim kitaplarında, çalışkan ve teknik. Bu eğitiminle mi ilgili, yazarken bir matematiğin var mı?

Disiplinli olduğumu düşünüyorum. İlhama inanmam mesela, ilhamın sadece başlangıç aşamasında güzel bir konu ile alakalı olduğunu düşünürüm. Eğer yazmakta olduğum bir metin varsa, her gün, aşağı yukarı aynı saatlerde, aşağı yukarı aynı kelime sayısıyla yazmaya devam ederim. Meselâ Beş Kere Halil’in ilk 4 bölümünü günde 750 kelime esasına bağlı kalarak 3 ayda yazdım. Bunun yanında, bir kurguyu yapıya dökerken, aldığım matematik eğitiminin faydası olduğunu da düşünüyorum.

 

Emre Ergin’in yazma serüveninde masalların yeri nedir? Fantastik edebiyatın yeri nedir?

Masallara bu ara pek fazla zaman ayıramıyorum, ama Dördüncü Dilek’i yazarken Bin bir gece Masalları başta olmak üzere pek çok masal okudum. Masalların ve fantastik edebiyatın beni üç şekilde etkilediğini söyleyebilirim. Bir, şekilsel olarak, ben de metinlerimde bazen okuyucuyu olmayacak bir şeye hazırlamak için bir olayı üç kere tekrarlatabiliyorum. İkincisi, masallar bizim her tarafı realizmle dolan edebiyatımızdan daha fazla doğallık içermeleriyle beni düşündürüyorlar. Edebiyatın görevinin dünyanın nasıl işlediğini bilmek ve bunu layığıyla yinelemek olmadığını bundan daha fazla hatırlatan bir şey yok sanırım. Sonuncu fayda da bununla alakalı. Anlatmak istediğimde karar kıldıktan sonra, gerçekte, yahut neyin gerçek olması gerektiğiyle alakalı çok düşünmüyorum, bu da haliyle hareket alanımı genişletiyor.

 

Beş Kere Halil bir postmodern roman mı? Fantastik mi? Sen kitabını bir kategoriye koyuyor musun? Yalnızca roman mı?

Kategorilerle düşünmüyorum pek. Ama illa kategorilendireceksem, gerekçelendirmeye çalışayım. Metnin okura hitap etmesi postmodern bir teknik diye biliyorum, fantastik için ise verili olağanüstünün tanımlanan dünyanın normaline dâhil olması gerekiyor. Beş Kere Halil’in geçtiği dünya ise fantastik bir dünya değil, bizim içinde olduğumuz dünya. Dürüst olmam gerekirse bu sınıflandırmaların neyi içerdiği ezberimde değil, ama bilenler Beş Kere Halil’e gerçeküstücü diyorlar.

beş kere halil ile ilgili görsel sonucu

EDEBİYATÇININ TAKIM ÇANTASI OLASI İŞGÜZARLIKLARI İÇERMELİ

 

Romana birçok şeyi dâhil etmişsin. Mesela röportaj, anket, soruşturma, form, günlük. Bunları kurguyu rahatlatmak için mi, hikâyenin doğası gereği mi kullandın?

Cevabım biraz muğlak olacak. Hikâyenin kendisi ve benim bu hikâyeyi anlatmak için seçtiğim metotların birbirinden çok fazla ayrılamayacağını düşünüyorum. İçerik ve teknik eğer birbirine tam anlamıyla uymuyorlarsa, bu eserin eksikliğine işaret ediyor. Yani prensip olarak yeni tekniklere, anlatı yeterince özgünleştiğinde, konuları buna mahal bıraktığında girişmek lazım geldiğini düşünüyorum. Ama bunun yanında, bütün bu biçem alıştırmalarının bağlamdan bağımsız da keyifli olduğunu inkâr edemem. Bu gibi çeşitlemeler, edebiyatın sahip olup başka sanat türlerinde yapılamayacak imkânlar. Böyle olunca da yerini yadırgamayan bir edebiyatçının takımçantasının olası işgüzarlıkları içermesini kendi başına da değerli buluyorum.

 

Kitabın sonunda da yazdığın gibi öykünmekten, fikir aşırmaktan çekinmiyorsun; öyleyse üsluba mı kurguya mı önem veriyorsun? Yazarken önemsediğin ve uğraştığın mesele nedir?

Önem verdiğim şey, aktarmak istediğim bir tema. Üslup, kurgu, yapının her üçü de bu amaca ulaşmak için kullandığım gereçlerim. Üslup zaten yazdıkça gelişen bir şey, tutup da üsluba çok önem veriyorum demek, bir yolcunun adımlarının şıklığına dikkat etmesi gibi. Kurgu ise tek başına amaç edinildiğinde, içeriksiz bir metne gitmek çok kolay. Bu sefer de türlü türlü şehirlerde gezip oralarda ne yapacağını bilemeyen bir adam gibi oluyor yazar. Sadece başka yazarlardan “aşırdığım” değil, kendi bulduğum ilginçlikleri de kendi başlarına çok önemli bulmuyorum anlayacağın. Bunların hepsi benim için daha ziyade vasıta niteliğinde olduğundan, eğer ihtiyacım olan şey zaten daha önce bir yerlerde üretilmişse, bir tane de kendime sipariş etmeyi ihmal etmiyorum.

Biraz daha açayım. Yazarken önemsediğim şey kaygılarımı, sancılarımı, kendimce keşfettiğimi düşündüğüm, kısaca izaha gelmeyecek hakikat kırıntılarını somutlaştırabilmek. Bu somutlaştırmayı önce birbirini izleyen bir olaylar zinciri bularak yapıyorum, ki bu sorudaki kurgu kelimesine karşılık geliyor. Sonra bu doğrusal zamanda tanımladığım olayı algılayan bilinci, bilincin adım adım kurgudaki olayları izlemesini sağlayacak yapıyı buluyorum. Yazmaya başladığımda üslup biraz kendiliğinden oluyor, açıkçası en azından kısmen kendiliğinden olmayan üslupları çok yapay buluyorum ben zaten. Sonuç olarak bütün bu süreci başarılı bir şekilde kotarabilmişsem, okurun benim kurguya mu, üsluba mı, yapıya mı, fikre mi önem verdiğimi anlayamayacağı, hiçbir parçanın bütüne zarar vermeden çıkarılamayacağı bir bütün elde etmeliyim.

 

Romanda farklı Halilleri farkı insanlardan dinliyoruz, bunu bir kelimenin farklı anlamlara gelmesiyle temellendiriyorsun. İnsanlar bir kelimeyi başka başka anlamlarda kullanabiliyor. Bu noktada romanının ortaya çıkışının ve içeriğinin başka bir ülkede yaşamanla bağı olup olmadığını sormak istiyorum.

Bu sorudaki varsayım, benim kelimelerin farklı anlamlarıyla kastettiğim şeyin, meselâ sesteşlik gibi, İngilizce’de araba anlamına gelen kelimenin bizde kar manasına gelmesi gibi bir paralellik olduğu sanırım. Öyle değil. Meselâ daha basit bir örnek, “sarı” diyince, benim aklıma civciv resmi geliyor, sarı rengi beynim bu şekilde kodlamış. Bir başkasının aklına sarı deyince Güneş geliyor. Kelimelerin bu şekilde farklı farklı kodlanması, iki insan için aynı iki kelimenin zihinlerinde birbirine göre farklı uzaklıklarda bulunması demek, bu da en basit bir cümlenin bile, yüzeydeki anlamının dışında, çok farklı çağrışımlar içermesi demek. Kişiler hayat görüşü, yahut yaşayış yahut karakter olarak birbirlerinden farklı oldukça bu çağrışımların birbirine uzaklığı gittikçe artıyor, ama en yakınlarımız için bile bu uzaklığı tam olarak yok etmek mümkün değil bence. Utanarak söylüyorum, üç senedir yaşadığım ülkenin dilini bilmeyişim, tabii ki insanların birbiriyle anlaşamaması üzerine daha fazla düşünmemi sağlamış olabilir, ama çoğu zaman anlaşamamak, anlaşabildiğini sanmaktan daha az karmaşık bir durum.

 

İNSANLAR YALNIZLIKLARINI FARK ETMELİ

 

Romanda kahramanlardan biri (ipucu vermek istemiyorum detaylarla) insanlara yapacağı en büyük kötülüğün kelimeleri elinden almak olduğunu söylüyor ve kelimelerin anlamları herkes için farklı şeyler olursa kimsenin kimseyle konuşamayacağı ve herkesin onun (kahramanlardan biri) gibi yalnız olacağını iddia ediyor. Senin kitapta yaptığın da bu sanki. Okura birçok Halil okutup herkesin başka şeyler anlamasını istemişsin. Yalnız mısın? Ya da insanları yalnız bırak mı istiyorsun?

Daha ziyade yapmaya çalıştığım, insanların yalnızlıklarını fark etmeleri. Ama yine de romandaki bahsettiğin kahramanın benim gölge versiyonum olduğunu da inkâr edemem. İkimiz de belli bir amaç uğruna yalanlar söylüyoruz, ikimiz de bu yalanlarla eğleniyoruz ve ikimizin yalanları da aslında aynı karakterlerin başlarına türlü türlü işler açıyor. Epeydir kendi başıma gurbetteydim, bu roman da fiziksel olarak da yalnız olduğum bir zamanda yazıldı, dolayısıyla evet, hayatımın romana etkisi muhakkak var. Ama dediğim gibi bahsettiğim birbirini anlamama durumu, aynı kelimeyle farklı şeylerin zihnimizde canlanması yanımızda insanlar olduğu zamanlarda da olabilecek bir şey, trajik olan da bu cins yalnızlık bence. Birini memlekete gidip, arkadaşlarla dışarı çıkıp çözüyorsun, ama bu en temeldeki sorun hep bizimle, başımızın üzerinde aynı gökküre olduğu sürece, iletişimimiz bu kısıtlı kelimelerle olacak çünkü.

 

Romanda sonlara doğru okurla direkt bağlar kuruyorsun. Bu kendiliğinden gelişen bir durum mu oldu yoksa baştan beri kurgu bu yönde miydi?

Son bölümde okurun dâhil olması planlarım da vardı. Ama bu sadece bir bölümde olacaktı, yazarken bunu iki bölüme çıkarmamın neden bahsettiğimi biraz daha açıklayabilmek için daha kullanışlı olacağını düşündüm. Okuru her zaman önemsiyorum, çünkü ben bunu bir kez yazdım ve belki yeni basımlarda aralarda yapacağım düzeltmeler hariç, başka bir emek harcamayacağım. Oysa her okur buna ayrı ayrı emek, zaman harcayacak okurken, benim belli bir niyetle kurduğum dünyaya kendi değerleriyle girecekler. Benim “üretmeyi” çoktan bıraktığım bu dünyada yeni manalar inşa etmeye devam edecekler. Kısaca, her edebi eserin yazar ve okurun birlikte üretimi olduğunun bilincindeyim. Sembolik usullerle de olsa, okura selam vermeyi, onu anlatıya dâhil etmeyi, onu zaman ayırıp okuduğu kitabın başrolü yapmayı seviyorum. Ama bu metnin özelinde, metin zaten okurun algısı üzerine kurulu olduğu için, okura “Sen ne düşünüyorsun?” diye doğrudan sormak, sadece bir kurgu oyunu, nezaket hamlesi değil, oluşturduğum metnin kendiliğinden vardığı yer.

 

Kitap kendini bir noktada açık ediyor diye düşünüyoruz lakin sonra okuru şaşırtıyorsun. Yazarken okuru çok düşünüyor musun? Bunu biraz da günümüz edebiyatı için sormak istiyorum. Zira okuru çok önemseyen bir piyasa var.

Bir önceki cevabın devamı niteliğinde olacak bu cevabım. Okuru kesinlikle önemsiyorum. Çok önemsiyorum. Dediğim gibi, okurun eserin her sayfasında harcadığı emeğin farkındayım. Onun şu işi yapmak yerine benim kitabımı okuduğunun, şu kitabı okumak yerine benim kitabımı seçtiğinin farkındayım. Dolayısıyla eserime harcadığı zamana değmesi benim en büyük amacım.

Piyasa da benzer bir varsayımla hareket ediyor. Piyasanın bakışında okur, o kitap yerine bu kitaba para harcamış oluyor, bir nevi müşteri haline geliyor. Böyle olunca da müşteriyi memnun etmek, bunu da en kısa yoldan yapmak, en hızlı şekilde belli bir tatmin hissi vermek önem kazanıyor. Piyasanın bakışıyla ayrıldığımız nokta, benim hedef kitlemin aynı zamanda müşteri kitlem olmaması. Odaklandığım okur kitlesi 2017 yılında, İstanbul’da yaşayan belirli tipteki insanlar değil. Belki de haddim olmayarak daha evrensel düşünüyorum, yazdıklarımın başka dillere çevrildiğini, yüzyıl sonra okunduğunu vesaire hayal ediyorum. Hedef kitlemi bu derece geniş seçtiğimde, memnun edeceğim okurun günümüz insanını kolayca kandırabilecek kurgu oyunlarıyla kandırılamayabileceğini de hesaba katmam gerekiyor. Bir nevi elitizm tabi, yani bu aynı zamanda eserlerimi okuyan herkesin sevmeyeceği anlamına da geliyor, ama belirli bir derinlik olmadan da asıl yakalamak istediğim insanları yakalayamayacağım ve kaybolup gideceğim. Şaşırtmalarımı bile içi boş bir “plot twist” şeklinde değil de, kurduğum dünyayla örtüşen cinsten yapmaya çalışıyorum bu yüzden.

 

YAZDIĞIM ŞEYLERİN UZAKTAN NASIL GÖRÜNDÜĞÜYLE İLGİLENMİYORUM

 

Estetik hakkında ne düşünüyorsun, sanat eseri hakkında?

Estetik üzerine düşünmek için estetize edilen şeyden belli bir mesafede olmak gerekiyor. Uzaklaşmak yani. Bir çiftçi için bir buğday tarlası estetik olamayacakken, benim için olabilir. Tıpkı bunun gibi, yazdığım şeylerin uzaktan nasıl göründüğüyle ilgilenmiyorum. İçerikten arındırılmış, ruhun karşılaşıp hayran kalacağı bir estetik güzelliğin edebiyata dâhil olmadığını düşünüyorum yine de. Bir yan etki olarak ortaya çıkabilir belki. Ama sadece estetik güzellik amaçlanıyorsa, dikkatlerimizi müziğe yöneltmeliyiz, doğrudan bireye ve bireyin ruhuna, dolaysız birimlerle hitap eder çünkü o. Edebiyat diğer sanatların konsantre estetiğini taklit edebilir, mesela ritmini kullanabilir, biçimlerine öykünebilir, ama bence tek başına saf güzellik olamaz.

 

İyi bir anlatıcı olmak senin için yeterli mi?

Değil. Bu demek değil ki, iyi bir anlatıcı olmak için daha fazla çalışmıyorum. İyi bir anlatıcı olmak değil de, anlatmaya değer hikâyeler bulmayı daha çok umursuyorum. Ama günü geldiğinde, bu hikâyeleri bulduğumda onları layığıyla anlatabilecek seviyede olmalıyım, inşallah olurum.

 

Ne okuyorsun şu sıralar ve yeni çalışmaların var mı?

Bu ara Nergihan Yeşilyurt’tan Otomatların Marşı ve Terry Eagleton’dan Edebiyat Kuramı’nı okuyorum. Elimde bitmiş diyebileceğim bir öykü dosyam var, ismi İmha Ekipleri. Daha çok bilimkurgu öyküleri içeriyor. Biraz daha demlenmesini bekliyorum.

 

Söyleşi için çok teşekkürler.

Asıl ben teşekkür ederim bu sohbet için.

 

 

 

 

Muhammet Safa, Star Kitap

İZDİHAM

 

 

 

 

İzdiham Dergisi 32. Sayısında birbirinden güzel yazılar, şiirler, çıldırmalar, öyküler ve denemelerle okuyucusuyla buluşuyor. Kapakta viyolonsel çalan Vedran Smailovic.  Bosna yerle bir edilirken her enkaza smokinini giyerek ağıt yakan Vedran’ın iç burkan hikayesini okuyacaksınız. Arka kapakta ise saçlarını üfleyince tarak uzattığımız Naim Süleymanoğlu. İzdiham, unutulmaz bir sayı daha sunuyor. İzdiham Dergisi 32. Sayısına Buradan Ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın