Ali Ayçil, Sur Kenti Hikayeleri

Ali Ayçil’in Sur Kenti Hikayeleri kitabından bir bölüm… “Sakine’nin Mil Çekilmiş Gözleri.”

 

Ben Numan.

Hem bu hanın hem de bitişikteki evin sahibi.

Bu gece, ilk kez bu gece, gidecek başka bir yeri olmadığı için kendi hanına konaklamış bir misafirden başkası değilim. Başkalarına kiraya verdiğim odalardan birisinin içinde bir konuk, başkalarına hazırlattığım yataklardan birisinin üzerinde yorgun bir yolcuyum. Eğer bu gün yaşadıklarım olmasaydı, yüzümün kederinden tir tir titreyen şu çıranın kıyısında oturmak yerine, karım Sakine’nin yanında derin uykuya çekilmiş olacaktım şimdi. Ama bu gün, gün açılırken ve gün kapanırken karım Sakine iki kere karşıma çıktı ve öleceğim güne kadar beni acısıyla yaşamaya mahkum edecek bir oyun oynadı. Aslında yaptığına oyun demek konusunda kararsızım. Olup bitenlerin sebebini kavrayamadığım için, biraz da kendimi avutmak bahanesi ile bu kelimeyi kullandım. Zaten, kelimeleri yan yana getirip, başıma gelenleri bir kez daha düşünmem bile Tanrı’nın hala Numan’a acıdığını gösteriyor. Çünkü, hikayeleri orada burada anlatılan ansızın çıldırmış insanlardan birisi de ben olabilirdim pekala. Eğer bu gün çıldırmadıysam, bunu yalnızca sahibimin merhametine borçluyum. Yine de sabaha varıp varamayacağımı bilmiyorum; çektiğim ızdırap, güneşin doğuşu ile dağılıp gidecek ızdıraplardan değil. Sabaha varsam bile, içine düştüğüm karanlık, bundan sonra günlerin getirdiği bütün hediyeleri esirgeyecek benden. Size başımdan geçenleri anlattığımda, bu sözlerimin boş sözler olmadıklarına fazlasıyla inanacaksınız!

Sabahleyin, her sabah nasıl uyanırsam öyle uyandım. Her sabah olduğu gibi karım Sakine benden önce kalkmış, evin bitişiğindeki hanına gidecek olan kocasına kahvaltı hazırlamaya koyulmuştu; öyle zannediyordum. Onun gelip beni çağırmasını beklerken biraz daha gömüldüm yatağıma, gözlerimi yumarak uykumu uzatmaya niyetlendim. Bu benim alışkanlığımdır, Sakine’nin mutfakta çıkardığı tıkırtıları dinleyecek yatağa yayılıp bir süre daha uyumayı severim. Ama bu sabahın işaretleri, tam ben gözlerimi yumacakken ortaya çıkmaya başladı. Her gün bana ninni gibi gelen o mutfak tıkırtılarını alamadım bir türlü. Önce bir sebep aramadım buna, sağıma soluma döndüm, karımın başucuma gelip, “Kalk Numan” diyeceği anı bekledim. Ne kadar beklediğim bilmiyorum, çünkü beklerken zaman büklüm büklüm bükülmeye başlar. Kısa bir an uzar da uzar. Bekledikçe içime bir kurt düştü. Bir yerden sonra o kurt, karım Sakine’nin gelmesini beklemeden kaldırdı beni yatağımdan. Sağ göğsümü kaşıyarak doğru mutfağa gittim. Sakine’yi, pencerenin hizasına denk gelen bir yerde, hazırladığı sofraya bakarken buldum. Saçlarını toplamamıştı daha, alnına bir top ışık düşüyordu. Öyle dalmıştı ki, bir süre zülüflerinin altındaki gözlerini, gecelik şarabi entarisinin içindeki bedenini aradım. Soğuk bir sınır vardı aramızda sanki, bir benzerini daha önce yaşamadığım garip bir mesafe. Sonra, geceliğinin dalgalanmaya başlamasını, yavaşca yerinden doğrulup pencerenin kıyısına dikilişini izledim. Tam orada durup, “Numan karşıma gel!” dedi. Bunun bir emir mi, bir arzu mu, yoksa bir dilenme mi olduğunu ayırt edemeden geçip dikildim karşısına. Karım, yine bir emir mi, bir arzu mu, yoksa bir dilenme mi olduğunu bilmediğim garip bir ses tonuyla, “Gözlerime bak Numan.” Dedi. Baktım. Bir süre gözlerimizin bebekleri birbirine dokundu; kirpiklerimiz inip kalkmak için birbirini bkeledi. Ben Sakine’nin gözlerine, o ise benim, gözlerine hangi gözle baktığıma bakıyordu. Göz kapanlarını indirip tekrar yerine oturuncaya kadar devam etti bu.

Sakine’nin iki gözü vardı!

Kahvaltımı yapıp hana geldiğimde, gün boyunca aynı cümleyi tekrarlayıp durdum:

“Sakine’nin iki gözü varmış!”

Akşam başıma gelecekleri bilmeden, her gün oturduğum evin altında bir define keşfetmiş definecinin telaşıyla dolanıp durdum ortalıkta. Geceleri olmadık hikayeler anlatıp, gündüzleri de kendisine kapanan Hikayeci Tahir’in kaldığı odanın kapısından geçtim birkaç kez. Hanın ahırına girip çıktım. Bir vakitler şehrimize gelip, bende bir iki geceliğine konaklayan ilginç Seyyah’ın salonda oturduğu yere oturdum. Bazı soğuk gecelerde donmamak için hanıma sığınan Konos gibi, ben de gidip mangalın başına tünedim. Her biri değişik zamanlarda hanımda misafir olan horultulu tüccarları, kaçak beyler, handa bile birbirini arzulamaktan vazgeçmeyen genç evlileri, paraları çalınmasın diye elbiseleriyle yatan yolcuları, yıllardan başka gidecek yerleri olmayan silik yüzleri düşündüm. Anlayacağınız, karım Sakine2nin gözlerini aklımdan çıkarmak için ne gerekiyorsa yaptım; ama olmadı.

İki gözü vardı Sakine’nin çünkü!

Ancak hayal tüccarlarının satabileceği iki güzel göz. Her gece beni karşılayan, her sabah beni uğurlayan, elime, ayağıma, saçlarıma, hatta gözlerimin içine bakan bu iki gözü şimdiye kadar nasıl olup da göremediğimi düşündükçe, hırsımdan kendime zarar verme noktasına geldim.

“Her gün iki parlak yıldızın baş ucunda uyumuşsun ama fark etmemişsin Numan” dedim kendi kendime. “Kimsenin gidemeyeceği iki güzel ülken olmuş, sen yine fark etmemişsin.” Meğer ben, bütün misafirlerine aynı gözle bakan bir han odasıymışım da haberim yokmuş. Bunu düşününce, utancımdan yerin dibine girecek kadar oldum. Bunu düşünürken, Sakine’nin evden çıkarken söylediği ama telaşemden uçup gitmiş uyarısı geldi aklıma : “Bu akşam erken gel Numan. Dışarıya baktım, güneşin iki gözün arkasına çekilmesine ramak kalmıştı!

Bir gün evinize bambaşka bir adam olarak dönmemişseniz, benim bu gün evime nasıl döndüğümü anlayamazsınız. Bir insanda kaç duygu varsa, hepsi de iç içe geçmişti işte. Heyecanımın önünü utancım kesiyor, merakımla kuşkum yiyip bitiriyordu birbirini. Hanına değil de, Numan’ın içine konuk olan bu ağır misafirleri ne oturtmak, ne de yatırmak mümkün değildi. Eve, içindeki sayısız misafiriyle beraber yer değiştiren bir hanın ağırlığıyla girdim. Hanın da, handaki konukların da nasıl ağırlanacağı, artık onların her birinin sahibi olmuş Sakine’nin elindeydi. Ama eve döndüğümde, Sakine’yi kocasını beklerken bulamadım. Önce salona geçtim, korları hala kıpkızıl mangalımız duruyordu ortada, mangalın yanında öylesine bırakılmış bir şiş gördüm. Mangal her zaman durması gereken yerdeydi, bir terslik yoktu bunda. Beni endişelendiren, yere öylesine bırakılmış ve kızgınlığından halının iplerinde iğince bir yanık izi bırakmış şişin burada ne aradığıydı. Aklıma kötü bir şey getirmemeye özen göstererek ama garip bir içgüdüyle, sabahleyin Sakine’nin bana “Gözlerime bak Numan” dediği yere, mutfağa gittim. Oradaydı, gözlerine baktığım pencerenin önünde, gözlerine bakmam için yine beni bekliyordu. Karşısına geçip baktım:: Karım Sakine’nin kendi elleriyle mil çektiği gözlerinden akan kanla karışık sıvı, hâlâ yanaklarında duruyordu. Anlatılamaz işler vardır; sözcüklerin evi kapıyı asla aralamaz. Sakine’yle ikinci kez göz göze geldiğimiz bu akşamı, bu akşam içine düştüğüm dehseti size nasıl anlatayım!

Ben Numan.

Hem bu hanın hem de bitişikteki evin sahibi.

Bu gece, ilk kez bu gece, gidecek başka bir yeri olmadığı için kendi hanına konaklamış bir misafirden başkası değilim.

Bu gün Sakine’yle iki defa göz göze geldim.

Dünyanın en güzel iki ülkesine sahip olduğumu da, karanlık bir han odasından başka bir yer olmadığımı da bu gün anladım. Gözlerine mil çekilmiş bir tek gün, gözlerine sürmeler çekilmiş yılların öcünü fazlasıyla aldı benden.

 

Ali Ayçil

İZDİHAM

İzdiham Dergisi 32. Sayısında birbirinden güzel yazılar, şiirler, çıldırmalar, öyküler ve denemelerle okuyucusuyla buluşuyor. Kapakta viyolonsel çalan Vedran Smailovic.  Bosna yerle bir edilirken her enkaza smokinini giyerek ağıt yakan Vedran’ın iç burkan hikayesini okuyacaksınız. Arka kapakta ise saçlarını üfleyince tarak uzattığımız Naim Süleymanoğlu. İzdiham, unutulmaz bir sayı daha sunuyor. İzdiham Dergisi 32. Sayısına Buradan Ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın