Seyfullah Akkuzu, Tarkovski ve Dünyası – 4

Ayna, insan hayatının geçmiş ile gelecek arasında nerede bulunduğunu ve bu hayatta anlamın keşfedilmesinde rüyaların nasıl birinci faktör olduğunu beyaz perdeye yansıtabilmiş, Tarkovski’nin 1975 yapımı uzun metrajlı dördüncü filmi. Tarkovski’nin zor filmlerinden birisi. “Film ne anlatıyor?” diye soracak olursak bulabileceğimiz tek cevap “Baştan aşağı insanı anlatıyor.” olacaktır. Fakat “Tek insandan bir kuşağın her üyesini anlatma çabası.” dememiz şartıyla. Filmde bir konu bütünlüğü ve karakterin bir zaman dilimine hapsolması gibi sorunsalları, rüya ve imgelerin yardımıyla aşar Tarkovski. Anlaşılmazlığı konusunda epey eleştiri almış Ayna filmine yaklaşabilmek ise rüyaların hayatımızdaki yerini tekrar soruşturmakla doğrudan alakalı. Bu soruşturmayı ne kadar tafsilatlı ve derinden yapabilirsek Tarkovski’ye yaklaşmak o kadar mümkün. Yönetmene, Ayna filmi için gönderilen mektupları paylaşarak devam etmek istiyorum. Seyircinin hissiyatı, demek istediklerimi kısa yoldan aktaracaktır. İlk mektup bir kadın seyirciden:


“Ayna için teşekkürler! Benim de aynen öyle bir çocukluğum oldu. Ama siz bütün bunları nasıl öğrendiniz? Aynen öyle bir rüzgâr, fırına vardı… ‘Galka! Kediyi dışarı at!’ diye bağıran ninemin sesi… Oda karanlık… Gaz lambası da sönmüş… Anne yolunu gözlemeklec kabarmış yüreği bir çocuğun. Çocukta bilincin uyanmasını ne güzel anlatmışsınız filminizde! Tanrım, bu o kadar doğru ki! Biz gerçekten de annelerimizin yüzleri nasıldı, bilmiyoruz. Ve her şey ne kadar yalın! Biliyor musunuz, o karanlık salonda, yeteneğinizin ışığıyla aydınlanmış o perdeye bakarken, hayatımda ilk kez yalnız olmadığımı duyumsadım.”. 


Bu mektubun hemen ardından şöyle yazar Tarkovski, “Filmlerime kimsenin ihtiyaç duymadığı, anlaşılmaz şeyler oldukları öyle çok söylendi ki, bu türden itirafların ruhumu ısıttığını, yapmakta olduğum işe anlam kattığını ve doğru yolda yürüdüğüme inancımı pekiştirdiğini söylemeliyim.”. Demek ki sinema üzerine bir yığın anlaşılmaz felsefe üretmek, Tarkovski’nin isteyeceği en son şey. Sanatın elbette bir üst dili olduğuna ve inançla doğrudan ilgisi olduğuna inanıyordu Tarkovski fakat sanat eleştirmeni olmayan, halktan birinin yazdığı bu mektuba verdiği karşılık gözden kaçmaması gereken bir meseledir. Onun sanat anlayışının en önemli noktalarından birisi de buydu, kim olursa olsun, seyircinin bir şeyi duyumsamasını sağlamak. Kendisi bir sinema dili ortaya koyuyorsa seyircisi de çabalayacak, bu dili neresinden okuyabilirse oradan okumaya başlayacak. Fazla uzatmadan, yine halktan bir seyircinin mektubuyla yazımı sonlandırmak istiyorum çünkü bu mektup duyumsamayı bilen her insanın, sanatın üst dilini bir yerden okuyabileceğinin kanıtıdır. İşte Leningrad’dan bir fabrika işçisinin mektubu:


“Bu mektubu yazma sebebim, Ayna: Bu filmi anlatmak elimden gelmez, ben onu yaşıyorum. Dinleme ve anlama yeteneği yüce meziyetlerdir. İnsan ilişkileri bu temel üzerinde yükselir. Elinde olmadan bir yanlış yapan, doğal birtakım tersliklere uğrayan insanı anlamak ve bağışlamak. İki insan bir kez olsun aynı şeyleri hissetmeyi başarabilse, ondan sonra birbirlerini her zaman anlayabilirler. İsterse biri buzul çağında, öteki elektrik çağında yaşıyor olsun. İnsanlar hem kendilerinin hem başkalarının, hiç değilse en temel insani yönelimlerini duyumsayabilseler, Tanrım!”.

Seyfullah Akkuzu

İZDİHAM

İzdiham 39. sayı çıktı. “Benim içimde biri var. Ne ölüyor, ne sağ bırakıyor.” diyorsanız İzdiham’ı mutlaka okuyun.

İzdiham bu sayısıyla birlikte sinemadan müziğe, edebiyattan psikolojiye kadar birçok alanda farklı bir bakış açısıyla usta ve genç yazarları bir araya getiriyor.

İzdiham, sayıların peşinden değil iyi metinlerin peşinde koşmaya devam ediyor.
Dergimizin 39. Sayısına BURADAN ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın