16 Nisan 2021

Reel Politiğin Kâhini: Carl Schmitt

ile onur


Eserlerinin büyük bir bölümünü olgunluk çağından önce yazan Carl Schmitt, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra sosyal bir münzevi olarak hayatına devam etmeyi seçip 1985 yılında doğduğu kasaba olan Plettenburg’da ölene kadar yaşamıştır. 97 yıllık yaşamından geriye kalanlar, 21. yüzyılın ilk çeyreğinin sonuna yaklaştığımız şu günlerde dahi gündemimizde kalmayı sürdüren düşüncelerdir. Schmitt’i diğer düşünürlerden ayıran nokta, tartışmayı sonlandıran değil tartışmayı alevlendiren yahut yeni bir tartışma ortaya koyan yaklaşımıdır. “20. asrın Hobbes’u” olarak anılan Schmitt’in, gündeminde tuttuğu tartışmaları kavramsallaştırmalarla taçlandırmaya çabaladığı söylenebilir. Schmitt’in Yahudilere olan düşmanlığı aynı zamanda Yahudi dostlar edinmesine engel olmadı. Nitekim genç yaşta vefat eden yakın dostu Fritz Eisler[1] ve referans mektubu yazarak Amerika’ya kabul ettirdiği Leo Strauss[2] birer Yahudi’ydi.

Schmitt, 11 Haziran 1888’de Plettenburg’da doğdu. Kentten, sakinliği ve köy iklimine yakınlığıyla ayrılan bu kasaba aslında bir kopuşun sonucuydu. Ren Nehri’nin karşı yakasında Schmitt ailesinin daha önce yaşadığı ve köklerinin bulunduğu Moselle kasabası vardır. Bu kasaba Almanya ile Fransa arasında uyuşmazlıklara sebep olan Alsace-Lorraine bölgesinde yer almaktadır. Katolik nüfusun yoğunlukta olduğu bir yerden Protestanlığın hâkim olduğu bir bölgeye geliş dindar Schmitt ailesi için belki de bir kırılma noktasıydı. Ve küçük Carl hem Alman hem Katolik olmanın mümkün olduğunu Protestanlıkla bağdaşmış Almanya’da göstermeye çalışacağının farkında değildi. Schmitt, “Benim doğam sakin, sessiz ve yumuşaktır, durgun bir nehir gibi, Moselle gibi”[3] demiştir.

Gençlik dönemlerinde Kilise Kurumu’na karşı içinde büyük bir ilgi olan Schmitt, başında Papa’nın bulunduğu bu kuruma dünyevi iktidara karşı tinsel otoriteyi temsil ettiği için kendisini yakın hissetmiştir. Protestanlığı temsil eden bir devletin sınırları içerisinde Katolik olarak yaşamanın getirdiği kırılmaları artık iyiden iyi hissetmeye başlamıştır. Schmitt, mütedeyyin bir ailede doğmuştur. Annesi ve babası dindardır. Üstelik üç amcası da papazdır. Buna rağmen seküler bir okulda orta öğrenimini tamamlar. Gymnasium adı verilen seküler eğitim veren lisede Latince, Grekçe gibi dillerin yanı sıra İtalyanca ve İspanyolca gibi dilleri de öğrenir. Katolik kültürünün egemen olduğu ülkelerin dilleri olan Latince, İtalyanca ve İspanyolcayı öğrenmesi Schmitt’in Katolik kimliğinin yansımaları olarak okunabilir. Dini kimliği ile ulusal kimliği arasındaki ayrışmanın aldığı seküler eğitimle arttığı, Bendersky tarafından ileri sürülmektedir.[4]

Lisedeki eğitimini bitirdikten sonra 1907’de Berlin Friedrich-Wilhelm Üniversitesi’ne başlayan Schmitt, en başta filoloji eğitimi almak istese de amcasının telkiniyle hukuk tahsilinde karar kılar. Sanayileşme atılımında geç kalmış olsa da eğitim reformunu Fransa ve İngiltere’ye göre görece daha erken grçekleştiren Almanya’da, zengin veya soylu olmayanların da eğitim görebileceği bir reform yapıldı. Bunun sonucunda “Mandarin Entelektüeller” adı verilen bir sınıf doğdu. Ve Schmitt bu imkânı kullanarak üniversite eğitimi aldı. O dönem Alman üniversitelerinde eğitim Bildung kavramı ile beraber düşünülmelidir. Bu kavram 1770 ile 1830 yılları arasında ortaya çıkmıştır. [5] Bildung idealine göre, kişi kendi benliğinin farkına büyük eserlerle ilişki kurarak varır.[6] Bildung felsefesinin temelinde, kamusal yaşamın değil şahsi gelişimin olduğu söylenebilir. Bu felsefeye göre her birey ayrı ayrı kendisini yetiştirmelidir.[7] Bildung kavramının bir başka yorumu da devletin insan potansiyelinin tamamını değerlendirip kendisine uygun vatandaş yetiştirme yöntemi olmasıdır.[8] Nasıl yorumlanırsa yorumlansın bu sistemin Carl Schmitt’i fikir dünyasına armağan ettiği söylenebilir.

Genç Carl, Berlin’den sonra Bavyera’ya gidip öğrenimine önce Münih’te sonra oradan da ayrılıp Strassburg’da devam etmiştir. Scmitt’in Strasburg’u tercih edişi Bendersky’a göre buranın pozitivizm karşıtı Yeni-Kantçı düşüncenin merkezi olmasıdır.[9] 1910 yılında buradan mezun olan Schmitt, bir süre stajyer avukatlık yapar. Daha sonra suç ve suç düzeyleri adlı doktora tezini yazar.[10] Yakın dostu Yahudi Eisler’ın vefatından sonra kiliseye karşı bakışı değişen Schmitt, önceleri hakkın ne olduğuna karar verecek kurum olarak nitelendirdiği kilisenin artık reel dünyaya etki edecek gücünün olmadığını düşünür. Bu Schmitt’in düşünsel hayatı bakımından kayda değer bir kırılma noktasıdır. Zira Schmitt, bugüne kadar kilise kurumuna takdir edici gözlerle bakmaktaydı.

Carl, 1916 yılında akademik mezun olduğu üniversite olan Strassburg’da öğretim elemanı olarak çalışmaya başlar. Kısa bir dönem orduda görev yapmasının da etkisiyle devleti soyut bir ifade olan “hakkı gerçekleştirmek” üzerinden değil, somut durumlardan hareketle tanımlamaktadır.

Versailles Antlaşması sonucunda Schmitt’in akademisyenlik yaptığı kurum olan Strassburg Üniversitesi Fransızlara kalmıştır. Yani ünlü düşünür artık işsizdir. Wilhelm Almanyası’ndan sonra kurulan Weimar Cumhuriyeti için 1917 ihtilalinin ardından en büyük korku Bolşeviklerdir. Bu korkuyu sadece Weimar Cumhuriyeti değil Schmitt de yaşamaktadır. Güvenlik tehdidi ve gelecek kaygısı on altıncı asrın mezhep savaşlarına benzeyen bir durumda bulunan Almanya’da her kesimden insanı ilgilendiren bir durumdur. Schmitt, düzensiz çokluğa tepki olarak düzenli otoriter bir birliği savunmaya işte bu iç savaşa benzeyen durumdan sonra başlamıştır. Düzeni sağlamakla görevli komiseryal diktatörlüğü savunduğu eseri “Die Diktatur” 1921 yılında bu düşüncelerinin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır.

Yakın zamanlarla yayınlanan “Politische Romantik”, “Die Diktatur” ve “Politische Theologie” adlı eserlerinin karşılık bulmasıyla şöhret kazanan Schmitt, 1922’de Bonn Üniversitesi’ne geçer. Bu dönemde kendi alanının en kabul görmüş akademisyenlerinden birisi haline gelen Schmitt’in eserleri Fransa’da da gündeme yerleşmiştir. Bonn’da bulunduğu sürede Schmitt, Weimar Cumhuriyeti ve parlamenter demokrasi üzerine çalışmaya devam eder. 1928 yılında Hugo Preuss’un önerisi üzerine Berlin’e yerleşir. Saygın bir kürsüyü bırakıp başkente gitmesinde politik işlerin temerküz ettiği yerin Berlin olması ana etkenlerden birisi olarak kabul edilebilir.

Birçok Yahudi dostu olan ve Nazizm’e karşı olan Schmitt, 1933’te işini ve belki de canını kaybetme korkusuyla Nasyonal Sosyalist Parti’ye üye olur. Schmitt, ünlü düşünür Heidegger’in davet mektubuna icabet ederek bu harekete katılır.[11] Schmitt partide pasif kalmayıp faydalı olabileceği hemen her kademe görev yapmış ve baş hukukçu unvanını kazanmıştır. 1934’te Hitler’in yüzlerce karşıt görüşlü insanı katlettirmesine meşruiyet kazandırmak için yazdığı “Der Führer schützt das Recht” (Führer Hukuku Korur) ismini verdiği makale ile baş hukukçu unvanını pekiştirmiştir.[12] Bu yıldan sonra partinin içinde samimiyeti geçmişteki Yahudilerle olan geçmişinden dolayı sorgulanmaya başlayan Schmitt, 1936’da Yahudi metinlerinin Alman kütüphanelerinden atılmasını ve hatta Yahudi yazarlara atıfta bulunmamayı teklif eder. Çevresinde duayen olarak anılan Schmitt’in en büyük aleyhtarı aslen Yahudi olan sonradan Katolikliğe geçen Waldemar Gurian’dır. Bir öğrencisi ve dostu olan Gurian’ın Schmitt’i açıkça hedef alması sonucunda yaptığı teklifle kendisini savunmaya çalışan Schmitt, Yahudilerle olan geçmişinden ötürü kurnazlıkla itham edilir[13] ve 1937’de partiden ihraç edilir fakat Berlin Üniversitesi ile ilişiği kesilmez.

1937 aynı zamanda öğrencisi Leo Strauss’un Amerika’ya kabul olduğu yıldır ve referans mektubu Schmitt imzalıdır. Yahudilerle olan bağını hiçbir zaman tam olarak koparmayan Schmitt, onları kendisine azınlık olmaları bakımından yakın görmüş olabilir. Savaş bittikten sonra müttefik kuvvetlerince tutuklanan Schmitt, Nuremberg Mahkemeleri’nde yargılanır. Kendisini sorguya çeken Rus subaya Max Von Pettenkofer’in kolera deneyini anlatıp, Pettenkofer nasıl kolera bakterilerinin olduğu suyu içip hasta olmayacağına inanarak hasta olmadıysa kendisinin de aynı şekilde Nazizm bakterisini içip Nazi olmadığını iddia etmektedir.[14] Schmitt, 1945’te evine gönderilir fakat ders vermesi yasaklanır. Doğduğu kasaba olan Plettenburg’ta 1985’te hayata gözlerini yumar.



DİPNOTLAR

[1] Funda Günsoy, ‘’Hıristiyan Epimetheus: Bir Carl Schmitt Biyografisi’’, Felsefe Arkivi, sayı:46, 2017, s. 53.
[2] Carl Schmitt, Kara ve Deniz, çev. Gültekin Yıldız, Vakıfbank Kültür Yayınları, İstanbul, 2018, s. 8.
[3] Günsoy, a.g.e., s. 44.
[4] A.e., s. 46.
[5] Tansu Açık, ‘’19. Yüzyıl Bildung Çağı’’, academia.edu/24386067/19_yy_Bildung_Çağı_, Erişim Tarihi:17.02.2021, s.4.
[6] Günsoy, a.g.e., s.49.
[7] Reinhart Koselleck, Kavramlar Tarihi: Politik ve Sosyal Dilin Semantiği ve Pragmatiği Üzerine, 4. bası, çev: Atilla Dirim, İletişim Yayınları, İstanbul, 2020, s.123.
[8] Besim F. Dellaloğlu, Poetik ve Politik, Timaş Yayınları, İstanbul, 2020, s.26.
[9] Günsoy, a.g.e., s. 50.
[10] A.e., s. 52.
[11] A.e., s.64.
[12] Funda Günsoy Kaya, Schmitt ve Strauss’ta ‘’Politik Olan’’, Paradigma Yayıncılık, İstanbul, 2010, s.16.
[13] A.e.
[14] A.e., s. 17.

Muhammed Furkan Kâhya

İZDİHAM