Prof. Dr. Gülper Refiğ İle Röportaj Yaptık

Gülper Refiğ: “Türk gençliği, Batılı hemcinslerinin yalnızlığına, karamsarlığına umutsuzluğuna imrenir hale getiriliyor”

Prof. Dr. Gülper Refiğ, müzik konusundaki birikimi ve Türk sinemasına tanıklıklarıyla saklı bir hazine adeta. Yakın zamanda eşi usta yönetmen Halit Refiğ’i anlattığı bir kitabı yayımlandı. Onunla her şey dahil Türkiye’yi konuştuk.

Söyleşi: Mücahit Gündoğdu

“Akademik çevreler ve alafranga kesimle ülke meselelerinde hiç ama hiç anlaşamıyorum  ama Cihangir’in tüm esnafı apartman görevlileri ve İstanbul’dan uzaklaşır uzaklaşmaz   karşıma çıkan sade vatandaşın, Sapancadaki kırsal insanın sağduyusu yüksek, zekası ve  ülke meselelerindeki şaşmaz muhakemeleri beni şaşırtmaya, hayran etmeye, mutlu etmeye  devam ediyor.”

Türk toplumu ile Türk aydını özellikle son üç yüz yıldır genellikle ayrı yerlerde durdu. Siz kendinizi bunların hangisine yakın görüyorsunuz? İki tarafın eksiklikleri ve zaaflarını da dikkate alarak genel bir değerlendirme yapar mısınız?

Anadolu toprakları sosyo/kültürel tarih açısından her yönüyle genesis yani nevi şahsına münhasırdır. Coğrafi konumundan ötürü sahip olduğu ekolojik çeşitlilik, endemik bitki türleri,   yeraltı kaynakları, iklim şartları zengin ve engindir. Doğal alanları ve hepsinden önemlisi  demografik yapısındaki sosyal farklılıklardan kaynaklanan ayrıştırıcı değil tam tersine birleştirici kültürel kontrastların yarattığı benzersiz, eşsiz insani yapı yani toplum. Tam da bu yüzden Türk toplumu için yapacağımız bütün genellemeler, geçerli  tezler  yeterli olmayacaktır. On binlerce senedir hiç kesintisiz yüzlerce büyüklü küçüklü devlet yönetim,  uygarlık Anadolu’nun şefkatli anaç bağrında hep Zümrüt-ü  Anka Kuşu misali yok olmadan yeniden dirilerek yaşamış, tarihe derin izler bırakmıştır. Sahip olduğumuz bu büyük ayrıcalığın; bozulmamış, doğal insiyakları ile  tarımsal kesim alt gelir grubu Türk insanı hep  farkında olmuş, buna şükretmiş, buna karşılık… şehirleşen ve aldığı  eğitim sisteminin yetersizliği yüzünden kendi kültürel kaynaklarından uzaklaşan eğitimli kesim yüksek oranda   toplumu ile bağlarını kopararak, yüzünü güce hükmedene gösterişi ile göz kamaştıran sahte cennete kapitalist dünyaya çevirmiştir. Her zaman olduğu gibi gerçeği gören, hisseden, anlayan akıllı aydınlar azınlıkta kalmış, ortalık kifayetsiz muhterisler zaaflarını şöhret ve para ile örtmek için her tavizi vermeye hazır zavallılarca işgal edilmiştir. Dünyanın sahtekar,  soyguncu efendileri bu zaafları kolayca istismar ederek, ulufe gibi ödül, para dağıtarak Türk   sanatına, kültürüne büyük darbeler vurmuşlardır. Bu hayalle gerçeğin karşı karşıya geldiği  ortamda hiçbir uzlaşma imkanı da kalmamıştır. İşte tam da bu yüzden homojenik bir Türk toplumu ve Türk aydınından bahsetmek imkansızdır. Çünkü gerçek aydın, gerçek sanatçı   iletişim organları tarafından bilinçli olarak saf dışı edilmiş, yok sayılmıştır. Ben şahsen  yaşamımın her evresinde doğal olan, Doğa ile uyumu bozulmamış, o yüzden çok daha saf  temiz ama bir o kadar da sağlam mantık ve muhakemeye sahip kırsal kesim insanı, toprak  insanı, gönlü, eli cömert Anadolu insanına kendimi daha yakın hissettim. Onların üreten,  yaratan doğurgan güçlü insanlıklarına hayran oldum ve gurur duydum. Aynı şekilde hiçbir  karşılık beklemeden ruhu ve aklıyla ülkesine bağlı, hiçbir güce iradeye boyun eğmeyen,  manen dünyanın tüm güzelliklerine açık vicdanlı, onurlu Türk aydını da benim yaşamımın   en değerli hazinesidir. Diğerlerine sadece Allah selamet versin derim.

Batıda yetişmiş ve ömrünü orada geçirmiş bir insan olsaydınız, şimdi sahip olduğunuz nelere sahip olmazdınız ya da sahip olmadığınız nelere sahip olurdunuz?

Batı’da yetişmiş olsam nelere sahip olurdum konusunda cevap vermek zor; çünkü bu, hem ülkeden ülkeye hem de mensup olduğunuz kiliseden kiliseye değişen bir durum olacaktı.   İster güney Katolik dünyasında herhangi bir ülkede ister Protestan kuzey ülkelerinde  yaşayın, Avrupadaki her toplumun genetik, tarihsel, kültürel veya tamamen duygusal da olsa  Anadolu ile toprak ananın koruyan, esirgeyen şefkati ile bir bağı mutlaka vardır. Önceleri bu maddi, manevi veya tarihsel bağın Batı’da yaşayan bütün kavimler farkındaydı. Bunu antik çağ tarihçilerinin eserlerinden okuyoruz. Daha sonra  önce toprak mülkiyeti; efendi-köle ayrımı ile başlayan Doğa’dan ve ilahiyattan kopma daha sonra  kilisenin,  Allah’la kul arasına giren  ruhban sınıfı ve Tanrı’nın birliğini bölme (teslis) gibi dayatmalarının zorla, zulümle kabul ettirildiği Batılı insan; Doğudaki, Asyadaki köklerinden bir daha dönmemek üzere kopacak ve madde mananın, para maneviyatın önüne geçecektir. Wagner’in son eseri, müzik otoriteleri için de opera tarihinin  en büyük eseri olan “Parsifal” operası bu konuyu anlatır. Anlayan var mı? Kuşkuluyum; çünkü Batıdaki birkaç vicdanlı istisnai müzik yazarı dışında ülkemizde müzik camiasında bu konulara ilgi gösteren kimse yok. Güç için para, para  için güç ve bunun için herşey mübah. Bu tarifi, Homeros ünlü Truva Destanını  anlattığı Batının en büyük klasiği olarak kabul edilen İlyada  eserinde yapıyor. Çünkü, Homeros   Grek değil İyonya’lı, dili Aolce olan bir Anadolu ozanıdır. Grekleri de aynı eserinde barbarlar   olarak nitelendirir. Ben herhalde Batının keskin muhalif, isyankar bir bireyi olurdum. Aynen Batı’nın ırkçı, sömürgeci politikalarına karşı çıkan, istisnasız bütün düşünürleri, sanatçıları gibi. Ülkemin; bana  kazandırdığı beni ben yapan değerlerim, kişiliğimdeki bütün olumlu yönlerim için Allah’a şükrediyorum.

gülper refig
Gülper Refiğ ve Halit Refiğ.

Yaşadığınız muhitte bir ölçüde yalnız olduğunuz hissine kapıldım. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Türkiye’de yaşayabileceğiniz en uygun yer sizce neresidir?

Ben yaradılışım itibariyle çok sosyal, sıcakkanlı, dost canlısı bir insanım. Ülkeme tutkuyla bağlı olduğum için özellikle cevherli değerli öğrencilerim olmak üzere; Türkiye’nin genç,  parlak  ve dünyada ses getiren sanatçıları, ülkesine ihanet  etmeyen onurlu, büyük sanatçılarına büyük saygı ve sevgim var. Bunların birçoğunu tanımak şansına sahibim.  Öğrencilerimle ise hiç kopmayan çok derin ve içten bir bağımız devam ediyor. Bu yüzden çevremdeki sürekli ağlaşan, dertlenen; mutsuz, bedbaht ve hırçın gafilleri hiç ama hiç kale almadan dünya müzik sahnelerinde harikalar yaratan, büyük orkestra eserlerine imza atan  gençlerimizin (birçoğunu tanıyorum) bana yaşattığı sevinç, gurur, iftihar hiçbir şeyle kıyaslanmayacak kadar değerli benim için. Bu idraki bana veren Allah’a şükrediyorum. Evet,  akademik çevreler ve alafranga kesimle ülke meselelerinde hiç ama hiç anlaşamıyorum  ama Cihangir’in tüm esnafı apartman görevlileri ve İstanbul’dan uzaklaşır uzaklaşmaz   karşıma çıkan sade vatandaşın, Sapancadaki kırsal insanın sağduyusu, yüksek zekası ve  ülke meselelerindeki şaşmaz muhakemeleri beni  şaşırtmaya, hayran etmeye, mutlu etmeye  devam ediyor. Onlar benim yaşam sevincim, hayat bağım. Türkiye’nin büyükşehirler hariç (sadece İstanbul istisna) ormanı, akarsuyu, hayvanı ve sımsıcak insanının olduğu her yer benim için cennet.

Türkiye’de temel bir ayrılık noktası mevcut. Gelenekçi hayat ile Batıcı hayat arasında adeta uçurum var. İki ayrı dünya yaşanıyor neredeyse. Bu dünyalar bir gün barışacak mı, yoksa daha köklü bir ayrılık mı söz konusu olacak?

Daha önce de bahsettiğim gibi insanoğlunun güce, zenginliğe, iktidara velhasıl hiç doymayan, asla tatmin olmayan egosunun zaaflarını gidermeye olan  ihtiyacı, hırsı bütün  duygularının önünde ne yazık ki. Doğu toplumları, Budizm, İnduizm, Brahmanizm, Şintoizm, ve en sonunda İslam inancı ile  insanın ve toplumların  kötülükten, arınması için  birlik, beraberlik, kardeşlik ile huzur içinde yaşama; yani ‘ben’ değil ‘biz’, hepimiz  yaşam tarzını   çözüm olarak benimsemişlerdir. Hz Musa ve Hz İsa da hiç kuşkusuz aynı ilahi mesajı   duyurmak istediler ise de, Hz. Musa ortadan kaldırılmış, Hz. İsa çarmıha gerilerek öldürülmüş mesajı da  M.S. 325’te önce İznik’te toplanan konsül, sonra katolik kilisesi tarafından çarpıtılarak uhrevi olmaktan çıkarılmış, dünya nimetlerine dönük, zorlama bir   buyruk bir hüküm haline getirilmiştir. Özünde İslam, özellikle Anadolu İslam anlayışı tüm   insanlığa açık, evrensel bir birlik, beraberlik, kardeşlik çağrısıdır. Herkesi tek Allah Aşk’ında   en ulvi  Aşk’ta bir olmaya, tek olmaya çağırır. Mal mülk, servet ahiret selameti için haramdır.  Paylaşmak zekat en büyük sevaptır. Oysa Roma İmparatorluğunda kiliseler tamamen   maddi çıkar hesabı üzerine hem de toprak sahibi cep soylularıyla anlaşarak, toprak köleliğinin tescili olarak kurulmuştur. Kutsal Roma Germen İmparatorluğu bunun en açık örneğidir. Bir tarafta Aşk diğer tarafta servet, bir tarafta tek varlık Vahdet-i Vücud,  diğer tarafta toprak sahibi efendi ve onun o toprakta yaşayan köleleri. Bu iki anlayış birbiriyle akla kara, geceyle gündüz gibi tezattır. Birinin varlığı öbürü için büyük tehdittir işte Batı’nın hiç bitmeyen İslam düşmanlığı, Türk düşmanlığının kökeni bu birbiriyle bağdaşması mümkün olmayan hayat görüşünden kaynaklanmaktadır.  Bu paylaşım kültürü;  kutsal aile, insan eşitliği, Doğaya ve kadına saygı, cesaret, erdem gibi yüksek değerler içeren Türk  dili ve türevlerini konuşan kavimler Orta Asya’dan başlayarak, Anadolu’ya, göçler yoluyla Avrupa’ya kadar bu yaşam tarzını sürdürmüşler, ısrarla muhafaza etmişlerdir. Nispeten huzurlu, asude bir ortamda yaşamlarını sürdürmüşler; ta  ki  katolik kilisesi ile birlikte hem Allah’ın birliği hem de kadın erkek eşitliği bölünene, okuma yazma, bilim-sanat (sadece liturjik yani dini sanata izin var) yasaklanıncaya kadar. Bu zorlama, kurumsal din anlayışına Avrupa’da  karşı çıkan bütün kavimlere dönük korkunç işkenceler, toplu katliamlar sonucu milyonlarca insanın   ölümünden sonra  kabul edilmek zorunda kalınmış  1648 Westfalya antlaşması ile de Avrupa ortadan ikiye bölünerek, Katolik ve Protestan Kiliselere pay edilmiş, tüm Avrupa kıtası üç hanedan aile tarafından paylaşılmış, asırlarca sömürülmüştür. İşte bu bölünme, bu iki ayrı dünya Hilal ve Haç ayrımı bugüne kadar gelmiştir. 1064’te Endülüs, 1096’da sözümona  Kudüs’e yönelik  vahşet ve kanla dolu Haçlı seferleri; işte bu gerçek medeniyet, gerçek adaletle para ve iktidar gücünün  çatışmasıdır. Bizim Tanzimat aydını kafalı Batı’ya dönük   alafranga kesim, aynen kilise dogmaları gibi kendi dogmalarına ölesiye bağlıdır. Aydınlanma diye Batı’nın uydurma Rönesans’ına tapar; çünkü bu gelişimin tamamen Endülüs İslam Devleti’nden esinlendiğini, aydınlığa kavuştuğunu, bilmeyecek kadar cahildir. Kendi tarihi, kültürüne ait her şeyi Batının siyah uydurma gözlükleriyle gördüğü için küçümser, buna karşılık Anadolu insanı on binlerce yıllık büyük uygarlık geleneğinden aldığı genetik mirasın   yüksek sağduyusu ile bu gerçeği vicdanında, gönlünde duymakta, hissetmektedir. Bence  her iki taraf da büyük bir yanılgı içinde. Hem ülkesine kötülük etmekte hem de düşmanların emellerine hizmet etmektedir. Aynen eskiden İslam ve yerli kültür muhaliflerinin düştüğü hataya bugün muhafazakar kesim Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlığı yaparak düşmekte,   birlik beraberlik yerine bölünme ve çatışmaya yer açmaktadır. Hilal ile yıldız barışmak uzlaşmak zorundadır. Bir barışma değil ama tarihte olduğu gibi ancak Milli Mücadele gibi çok hayati, kritik dönemeçlerde bu iki kutup bir araya gelebilir. Bunun dışında bir ikinci ve daha da vahim tehlike ise muhafazakar, gelenekçi kesimin kapitalist tüketim sisteminin cazibesine yenik düşüp kendi inancının yüksek faziletli ilkelerinden yavaş yavaş hatta hızla uzaklaşması. Lüks, gösterişli yaşam, pahalı zevkler, marka giyim kuşam gibi  tüketim toplumunun dayanılmaz parıltısına birer birer yenilip esir düşmesidir. O takdirde bu ayrı kutupların şer istikametinde barışması, birleşmesi olur ki, Tanrı korusun.

Türk insanının düze çıkması için daha nelerle yüzleşmesi gerekiyor? Neler yaşayacak bu toplum, bizi daha ne acılar ya da sevinçler bekliyor?

Ne yazık ki en başta demokrasi, insan hakları havarisi Batılı örnekler olmak üzere; iletişim organları, gazete ve televizyonlar çeşitli nedenlerden ötürü gerçekleri yansıtmamakta, yansıtamamaktadır. Bu çarpık düzene bir de adına sosyal medya denilen, bir anda tüm dünyayı esir alan yeni entrika mucizesi ilave olmuştur. Artık kitap okumak, müzik dinlemek, sohbet etmek, sevdiğin insanla göz göze gelmek, dertleşmek, yüreğini, derdini paylaşmak  gibi sosyal ve ruhsal manevi hazlar çoktan demode oldu. Aynen G. Orwell’in, A. Huxley’in  20. yüzyıl başında yazdıkları ürkütücü distopik kurgu romanları gibi insanlar hızla tek tip   düşünmeyen ben merkezli robotlara dönüşüyor ve böylece kolay lokmalar olarak manipüle ediliyorlar. Daha da acısı, üniversitelerimiz kaybolan manevi değerlerimizi, erdemi, onuru,   sevgiyi ez cümle Anadolu’nun yüksek ruhunu diriltmek ve gençlere umut, moral vermek yerine, bunu büyük bir medeniyet tasavvuru olarak  algılayıp; bu korkunç, akıbeti meçhul,  sanal kurgu dünyasına dahil olmak için çırpınıyor. Gençlik, Batının kaybettiği bir daha dönüşü olmayan  aile bağları, duygusal iletişim, paylaşım, insan sıcaklığı gibi manevi  hazların bıraktığı derin boşluğun onları nasıl uyuşturucu bağımlısı makinalar haline getirdiğini, artan intiharları görmeden, onların bu çürümüş dünyasına bile özenir hale gelmiştir. Türk filmleri için, Batı’da olduğu gibi, ne kadar karamsar karanlıksa o kadar sanatsal değeri var önyargısı  sinema dünyasında herkesin kabul ettiği bir gerçek haline geldi. Akşamları sıcak yuvasında annesinin yemekleriyle karnını doyuran, anne şefkatiyle  şımarmış aslında  keyifleri gayet yerinde olan Türk gençliği, Batılı hemcinslerinin  yalnızlığına, karamsarlığına umutsuzluğuna imrenir hale getiriliyor. Uyuşturucu merakı da   bunun sonucu oluyor. Bahsettiğim bu yanılgılar, hayaller pek tabii büyükşehirlerin, Avrupalı yaşamın gözde ve yaygın olduğu kesimler için geçerli. Onlar daha çok hayal kırıklıkları, ve  dehşet duyguları yaşayacaklar. Bizim sağduyulu, aklı başında, ruhunu henüz şeytana satmamış ve satmaya da hiç niyeti olmayan sade vatandaşımız, yurdum insanı ise ailesine  birbirine kenetlenerek, inandığı gibi, bildiği gibi yaşayarak, acı ve zor günler geçirse de ilerde  hakkın kuvveti yeneceğini, adaletin terazisinin geç de olsa doğrudan yana tecelli edeceğini   biliyor, hissediyor ve bu mutluluğu da mutlaka yaşayacak.

Müzik konusunda çok değerli bir birikiminiz var. Türkiye’deki mevcut müzik ortamını, müzik kanallarımızı ve ortaya çıkan müzik kültürünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Anadolu’nun eşsiz kültür birikimi, sömürge tarihçileri tarafından aynen İskit, Fenike medeniyetleri gibi bugüne kadar gözardı edilmiş, uygarlık adına ne varsa Antik, Grek toplumuna mal edilmiştir. Oysa en başta müzik ve müzik enstrümanları lir, flüt, tef, ziller vs.  M.Ö.  6000’lerde Hitit anıtlarının duvar süslemelerinde çoktan bilimsel olarak tesbit edilmiştir. Antik Yunan’a ait en eski  yazılı bilgiler M.Ö 700’lerde başlar. M.Ö. 1400’lerde kuzeyden gelen Dor istilası ile M.Ö. 700’ler arası hiç bilinmeyen karanlık devirdir. Sanat tarihi kitapları ısrarla bu gerçeği çarpıtırlar ve bizim üniversitelerimizde bu tarihi hataları öğrencilerine öğretirler. Bulunan ilk kusursuz şarkı örneği yine  Anadolu’da Frigya topraklarında ortaya çıkmıştır. Buna ilaveten bu aziz topraklarda onlarca farklı uygarlık aynı anda veya değişik zamanlarda yaşamış ve çok gelişmiş, özgün el sanatlarını müziklerini, mimarilarini bir hazine olarak  geride bırakmışlardır. Sadece ülkemizde birbirinden bu kadar farklı  ve  zengin  folklorik (halk müziği) müzik örneği vardır. Aynı şekilde ruhani müzik, Batıdaki sadece kutsal kitap ayetlerinin erkeler tarafından okunan monoton, duygusuz örneklerinin tam tersine söz ve melodi olarak seküler müziğin bir türevi gibidir. En anlamlı, en ulvi şiirleri ifade eden   güzel terennümler, dinleyene huzur verir. Aşk en gözde temadır. Özellikle 13. yüzyıldan itibaren tasavvuf öğretisinin; sema ayini, müziği gerek güfte gerekse beste olarak  içerdiği huzur, sükunet ve felsefi derinlik açısından dün de bugün  de tüm dünyada büyük bestecilere ilham kaynağı olmuş eşsiz bir hazinedir. Osmanlı döneminde, Doğu’nun bütün büyük  medeniyetlerinin müziğinin ve felsefesinin harmanlandığı Klasik Türk Musikisi, Osmanlı’nın  ağır başlı, vakur, yüksek ruhunu temsil eder nitelikte özgün ve incelmiş bir müzik örneğidir.   Bu  büyük tarihi birikimin özümsenerek çağdaş, çok sesli orkestra eserlerine uygulanmış  örnekleri  olan Cumhuriyet dönemi müziği de 20. yüzyıla gerek teknik gerekse sanatsal açıdan yepyeni ufuklar açmış, öncesi ve sonrası olmayan şiirsel bir müzik anlatımı   kazandırmıştır. Bu çok değerli müzik hazinemiz, senfoniler, operalar konçertolarımız ne yazık ki ne geleneksel, muhafazakar kesim ne de çağdaş alafranga kesim tarafından sahiplenilmemiş, çağdaş Batı müziği camiası tarafından ancak yurt dışında gördükleri ilgi nispetinde kabul görmüştür. Oysa başta A. Saygun olmak üzere, bestecilerimiz artık  dünyanın büyük orkestraları, ünlü solistlerince büyük ilgi görüyor. Bu gizli hazineyi biraz da hayret ve şaşkınlıkla takip ediyorlar. Darısı başımıza ne diyelim.

Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı gulperi.jpeg

Eşiniz dolayısıyla Türk sinemasının göbeğinde yaşadınız. Sizin gördüğünüz Türk sinemacıları nasıldı? 1960’lı-70’li yıllardaki büyük atılımlar hangi ruh haliyle doğdu?

Eşim Halit Refiğ’in meslek olarak sinemayı seçmesinin gerisindeki neden; toplumuyla düşüncelerini paylaşmak arzusuydu. Bunu kendisi Doğan Kardeş dergisinde mesleğe yeni adım attığı tarihlerde ifade etmiştir. Sinema onun için Türk Halkı’yla arasında bağ kurduğu   bir aracıydı. O tarihlerde 1959-60’lı yıllar itibariyle bir tarım toplumu olan, sanayileşmesini  gerçekleştirmemiş Türkiye’de çok yüksek sermaye gerektiren sinema sektöründe herhangi bir devlet desteği olmadığı gibi bugünkü gibi büyük yatırımlar yapacak güçte yapımcı   bulmak ancak bir hayaldi. Ve Türk Sineması bir mucize gerçekleştirerek sadece  seyircisinin desteğiyle ayakta durmayı başarıyordu. Bu gönül ilişkisine dayalı çözümün yol açtığı çok önemli sorun da filmlerde gerek konu gerekse oyuncu seçiminde yapımcıları ürkütmemek için zorunlu olarak  düşük bütçeli, popüler konular (Arabesk vb), popüler yüzler tercih etmek zorunda kalınmasıydı. Eşim ilk filmi yasak Aşk’ı çektiği tarihlerde bu kısır döngüyü aşmak ve  hem Türk seyircisi ile buluşan yapımcısını zarar ettirmeyecek hem de bir sözü, bir mesajı olan düzeyli ama ulusal kültürümüzü, bizim gerçeğimizi yansıtacak  özgün Türk filmlerinin   ortaya çıkmasını sağlamak amacıyla benim de gelin gittiğim Cihangir’de küçücük  iki odalı dairesinde Lütfi Akad, Metin Erksan, Ertem Göreç, Duygu Sağıroğlu, Atıf Yılmaz gibi  kendisine yakın bulduğu değerli meslektaşlarını bir araya getirerek, günler süren beyin fırtınaları yapmalarını sağlıyordu. Benim sinemam değil, Ulusal Türk Sineması, benim filmim değil hepimizin filmleri; bu yol arkadaşlığının kader arkadaşlığının anahtar cümlesidir işte.  Bu heyecanla, bu coşkuyla elele, omuz omuza vererek 60’ların efsane filmlerini üretiyorlar.   Halit’çiğim başta kendisine ilk filmini çekme imkanı veren Memduh Ün olmak üzere,  meslektaşlarına senaryolarında hatta çekimlerde yardımcı oluyor. Birçoğuna ismini bile vermeden. Bu dönemde Türk Sinemasının yüz akı filmler ortaya çıkıyor. Belki gişede seyirci patlaması yaşanmıyor ama yapımcılar hem kaliteli, kalıcı iş yapmanın zevkini yaşıyor  hem de en kötü durumda bile olsa zarar etmiyorlar. İşte eşimin ve meslektaş abilerinin büyük fedakarlıklarıyla ortaya çıkan bu mutlu sondan hiç mutlu olmayan, hatta çok rahatsız olanlar  bir müddet sonra devreye girecek, bugün klasikler arasına girmiş bu yerli, ulusal sinema örneği filmlere ve yönetmenlerine cephe alarak, basın vasıtasıyla top ateşine tutarak, yerden yere vuracak, devlet nezdinde girişimlerde bulunarak tamamen önlerinin kesmek için   ellerinden geleni yapacaklardır. Bu kavgada işsiz, parasız kalmak gibi acı neticelerden dolayı haklı olarak mesletaşları bir bir yollarını ayırırlar ve Halitçiğim sonunda yalnız  kalır. Ben o tarihlerde yaşamına girdim ve otuz beş sene bu acımasız saldırılara nasıl tek başına Allah’tan ve benden başka kimsesi olmadan göğüs gerdiğine bizzat şahit oldum. Bu büyük hamleyi önlediler, onun yerine Batı’da ödüllere boğulan eşimin tam aksine az gelişmiş, barbar Türkiye imajı çizen filmlerde patlama yaşandı. Sekiz saatlik devletin sipariş ettiği Kemal Tahir’in romanından uyarlanan Yorgun savaşçı filminin negatifleri dahil yakılarak imha edilişi de bu hıncın bu nefretin ürünüdür. Heyhat bu aldatmacalar Batıda çok itibar gördü ama Türk seyircisi de sinemadan koptu. Sektör çöktü. Seneler sonra Türker İnanoğlu’nun elinden tutmasıyla Zümrüt-ü Anka Kuşu misali küllerinden doğarak yine çok düzeyli filmlere  imza atan Halit Refiğ, yaşamı boyunca boğuştuğu düşmanlara bir de  filmini yakan devlet eklenince (askeri cunta Kenan Evren) yapacak bir şey kalmadığı için insanlığa yeniden yön verecek bir Türk sineması, ulusal Türk  Sineması hayalini  bir kenara bıraktı; çünkü o artık bana son zamanlarda söylediği gibi kendisi Yorgun Savaşçı’ydı.

Eşiniz Halit Refiğ’i anlattığınız kitabınız Yeditepe Yayınları’ndan yakın zamanda çıktı. Orada Türk sinemasının birçok meselesini görmek mümkün. Bu kitabı yazmaya iten ne oldu sizi?

Halit Refiğ kitabı; Türkiye’nin hiç konuşulmayan, dile getirilmeyen belki de en önemli sorununu gençliğe, tarihe bir ibret örneği olarak bırakmak arzumdan ortaya çıktı. Kendisi için    maddi, manevi en ufak bir beklentisi olmadan sadece vatan sevgisi; onurlu bir ülkede   yaşamak hedefiyle; göz ardı edilmiş, tutkuyla sevdiği, büyük kültürümüz, tarihimiz, insan hazinemizi toplumuyla paylaşmak, onları zorla empoze edilen az gelişmişlik, geri kalmışlık kompleksinden  koparmak, tutkusunu hayata geçirmek için ömrü boyunca         dünyaya ve Türkiye’ye yön vermeye çalışan zalim, gaddar ve kan dökmekten çekinmeyen büyük güçlerle bunu asla dile getirmeden savaşmış bir adamla yaşadım. Bu, bir efsane değil; gerçekti.  İnsanın onur ve bağımsızlık söz konusu olduğunda Tanrı’nın ve Doğa’nın huzurunda nasıl dimdik acılarını bal eyleyerek durduğuna ve      ancak bu yüreğe bu cesarete sahip olanların   büyük işler yapabileceğine şahit oldum. Ne devlet ne bir grup ne sağcı ne solcu kimse ama hiç kimse sahip çıkma cesaretini gösteremedi. Bunu arzu da etmezdi. Bu soylu duruşun     hem saadeti hem de çilesi eşsizdi. Gençlerimize ne yazık ki önder olarak hep yanlış örnekler tavsiye ediliyor. Asıl örnekler geride, gölgede kalan, bunu tercih eden; şöhret değil ruh soylularıdır.

Türk sinemasını çok yakından takip etmeyi sürdürdüğünüzü biliyorum. Son yıllarda Türk sinemacılarının yaptığı uluslararası ödüller kazanan kimi filmler var. Mesela Semih Kaplanoğlu’nun Buğday’ı, Mahmut Fazıl Coşkun’un Anons’u, Nuri Bilge Ceylan’ın Kış Uykusu… Bu filmler üzerinden Türk sinemasının bugünkü durumunu değerlendirebilir misiniz?

Marifet iltifata tabidir müşterisi olmayan mal zayidir atasözünün en yakıştığı alan herhalde sinemadır. Kimse okumasa da siz  keyfiniz için bir roman yazar bir kenara koyarsınız. Keza  kimse seyretmese de, resim yapmanızın bir mahsuru yoktur. Ama sinema öyle değil. Sinema ancak seyircisi ile var olan bir sanat. 19. yüzyıl sonunda, ilk çekilen filmlerin bir kapalı salonda gösterilmesiyle sinema sanatı ortaya çıkmış. Şahsen kendi kameranızla eşiniz dostunuzla seyredeceğiniz görüntüler tabii ki çekebilirsiniz ama onlar sinema filmi değildir. İşte son yıllarda yurt dışında büyük ödüller alan Türk Filmleri bu müşterisiz mal kategorisine giriyorlar. Demek ki yurt dışındaki büyük festival jürilerinin beğeni kıstasları ile yurdum insanının zevkleri beğenileri uyuşmuyor. O zaman siz sadece festivallik, özel bir zümrenin seyredeceği bir film yapıyorsunuz ve kendi ülkenizde insanlar bu filmleri izlemek istemiyor. Burada bir tuhaf paradoksal durum söz konusu. Çok ünlüsünüz Batı’da ödül aldığınız için  basın göklere çıkartıyor ama Türk seyircisi sizin filminizi beğenmiyor. Şimdi ne diyeceğiz; Türk seyircisinde zeka kıtlığı mı var? Bu seyirci aptal mı? Eğer bunlar doğru değilse, bu filmlerde bir tuhaflık bir ruh uyuşmazlığı var ve Türk insanı bunu reddediyor. Benim gördüğüm kadarıyla Semih Kaplanoğlu’nun “Buğday”, Nuri Bilge Ceylan’ın “Kış Uykusu” sadece fragmanlarını gördüğüm Mahmut fazıl Coşkun’un “Anons” filmlerinin müşterek   tarafı; son derece karamsar, umutsuz hatta itici, sevimsiz, ruhsuz, çirkin insanlardan oluşan bir Türkiye portresi çizilmiş olması. Avrupa’da kaybolan maneviyatları eski  canlı  kollektif ruhları için böyle karamsar filmler yapılıyor ama bunların gerçekte bir karşılığı var. Oysa Türkiye’de  eskisiyle kıyaslanmayacak  canlı bir gençlik var her yer ultra lüks kafeler restoranlarla doldu ve hemen hepsi sabahlara kadar cıvıl cıvıl dolup taşıyor. Dünyanın en ünlü şarkıcıları, oyuncuları, starlar Türkiye’ye gelmek için can atıyor. On sene  önce  onları Türkiye’ye getirmek neredeyse imkansızdı. “Ayla”, “Müslüm” gibi Türk Filmleri  sadece Türkiye’de seyirci rekorları kırmakla kalmıyor, tüm dünyada yirmi ülkede gösterime giriyorlar ve büyük ilgi görüyorlar. Ben filmlerin değerinin festivallerde ölçülmesini doğru bulmuyorum. Seyirci rekoru kırmasa da güzel bir filmi; en azından çevrenizde seyredip beğenen olur. Ben  şahsen ne yurt içi ne de yurt dışında festivallerde dürüst, hakkaniyetli seçimler yapıldığına hiç inanmıyorum. Politik entrikalar, sadece yarışmalar değil; tarihte görülmedik yaygınlıkta her alanda boy gösteriyor.  Bunu için en doğru, en dürüst terazi seyircinin yüreğidir. Kim bu yüreği hedeflerse kazanacak, yoksa bol bol ödüller ama bomboş salonlarla yürekler burkulacak.

Türk toplumuna yalnızca bir cümle söyleme imkanınız olsaydı o cümle ne olurdu?

Hala “vatan sağ olsun” diyerek evladını toprağa veren anaların olduğu bu eşsiz ülkeyi kimse yıkamadı, yıkamayacak.

Röportaj: Mücahit Gündoğdu

İZDİHAM

izdiham dergi 42. sayı çıktı. Buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın