Muhammed Güleroğlu, Yıkılışımın Bir Anlamı Var

Kayısı ağacına çıkmış, karpuzu çekirdeksiz yememek için bir icat düşünmeye çalışıyordum. Bir çeşit rektörlük “rektörlüğün ağacı o iner misiniz” dedi. “İnerim” dedim. Her şey üstüme üstüme geliyor. Bilimi ilerletemiyorum. Keşke mecliste hakkımda bir önerge çıkarılsa, meclisten geçip cumhurbaşkanına gönderilse de veto edilsem. Yok yok, Birleşmiş Milletler, Ayrışmış Milletler, Birleşik Devletler, Birleşik Krallık, Diktatörlükler, Rotşild Ailesi, Rakafeller Ailesi gibi ülkelerin ortak meclisi oy birliği ile beni dünyadan sürgün etme kararı alsalar da Space X beni Mars’a sekiz milyar altı yüz yetmiş sekiz milyon iki yüz kırk üç bin üç dolarlık araştırma için gönderip bıraksa ve oksijenim bitene kadar gözlerim Dünya’yı arasa, “galiba şu parlayan şey Dünya” desem içimden. Gerçi içimden söylememe gerek yok, etrafımda kimse olmaz. Belki tüm dünya beni konuşur ve karpuz çekirdeği projemin reklamını beleşe getiririm.

Bu tür bencil düşüncelere ne ara sahip oldum bilmiyorum. Iyi bir cocuktum. Okuldan ilk kez ikinci sınıfta iken, okulun yanındaki ormanda öldürülen çocuğun cinayetini araştırmak için kaçmıştım. Kötü bir niyetim yoktu. Tuhaf… Hapishaneden kaçış filmlerindeki kadar heyecanlanmıştım. O zamanlar hapishaneden kaçış filmleri icat edilmemişti.

Mücver’i de o zamanlardan hatırlıyorum. Silgimi boynuma asmış, okul bahçesinde kendimi ispatlamaya çalışarak koşuşturuyordum. Ikinci sınıfa giden, tecrübeli bir öğrenciydim. Derslerimin hepsi beşti. Boyum Mücver’inkinden kısa olduğu için ona onu sevdiğimi söylemeye çekiniyordum ve cinayet soruşturmam benim için en büyük çıkış kapısı idi. Çünkü büyüklerin, polislerin çözemeyeceği bir olayı çözersem eğer, super kahraman gibi bir şey olacaktım. Nitekim öyle olmadı.
Suç mahallinde beynim durdu. Hicbir şey bilmediğimi ve soruşturma yapamayacağımı anladım.

Fantasik romanlardaki hiçbir şey o günden sonra da başıma gelmedi. Dev gibi bir adam çıkıp bana büyü okuluna girmeye hak kazandığını söylemedi. Örümcek ısırıkları bana yetenek vermek şöyle dursun, çok pis kaşıntı yapıyordu. Ucuz gazoz alıp içip içip kusmak, bazen domates yeyip kırmızı kusmak, salatalık yeyip yeşil kusmak, size iğrenç gelse de en pahalı eğlencemizdi.

Arkadaşlarımızla pastanede buluşamadık falan filan. Bunları eminim bir kısmınız anlayacaktır. Yokluk ya da fakirlik bilmediğimiz ve az biraz paramız olduğu günlerde fark ettiğimiz bir özelliğimizdi. Şimdi sorarsanız eğer hala param yok ama aradığım şeyler değişti. Mücver’in yersiz gelişleri ve fark ettirmeden gidişleri, her şeyi üçyüz kez sorgulamama sebep oldu ve elimde tutmaya değer sadece “sevgi” diye bir şey kaldı. Tolstoy bunu biliyordu. Ben de öğrenmiş oldum. Peki Tolstoy “mutlu olmak” fikri ile ilgili ne düşünüyordu? Bunu öğrenemedim. Bedel ödemek… Bedel ödemek ve fedakarlık yapmak… Bedel ödemek, fedakarlık yapmak ve diğerkâmlık. Bedel ödemek, fedakarlık yapmak, diğerkâmlık ve sevgi.

Bilmiyorum. Belki bir gün öğrenirim ve size söylerim. Söylersem ciddiye alın. Kulak ardı ederseniz pişman olursunuz.
Işte iyi insan lafın üstüne gelirmiş.

Müşfik: Hoşgeldin Mücver!

Muhammed Güleroğlu

İZDİHAM

izdiham dergi 42. sayı çıktı. Buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın