Mehmet Akif Ersoy’un Torunu Selma Argon İle Ropörtaj Yaptık

MEHMET AKİF’İN TORUNU SELMA ARGON İLE KONUŞTUK: DEDEM MEHMET AKİF, ÜZÜNTÜDEN SİROZ OLDU

 

Damla Okay: Sohbetimizin başlangıcı olarak önce sizi tanıyalım. Selma Argon kimdir?

Selma Argon: Selma Argon, Mehmet Akif’in en küçük kızı Suat Hanım’ın en küçük kızıdır. Şu anda yaşayan iki torundan biriyim. Bütün büyükler öldüler, kuzenlerin çoğu vefat etti. Ortanca teyzemin küçük kızı sağ, bir de ben varım. Ablamı da 2012’de kaybettim. Tabii ki bizim çocuklarımız, onların çocukları var. Onlar da üçüncü, dördüncü nesil yolunda gidiyorlar ama annemlerden sonra iki kuzen varız. Ben de 2011’den beri dedemi anlatmaya çabalıyorum. Gençlere dedemi yalnız anmakla değil onu anlayarak anmaları için yüreklendirmeye çabalıyorum. Eskiyi keşfetmelerini, eskiyi merak etmelerini istiyorum. Biz onların vücutları, istekleri ve gayretleri sayesinde bugüne geldik diye düşünüyorum. Çünkü insanın bağlandığı bir geçmişi yoksa geleceği de yoktur. Yani hiçbirimiz tepeden inmedik. Onun için gençlerin bizim nelerle bugüne geldiğimizi anlamalarını istiyorum yani benim yapmaya çalıştığım bu. Biraz geç başladım belki ama her şeyin bir zamanı vardır diye düşünüyorum. 72 yaşına geldim. 2011’den beri bu işi yapıyorum. Ailemle yaşıyorum. Programlar için seyahat ediyorum. Mutluyum.

Damla Okay: Mehmet Akif Ersoy adına çalışmalar yapmaya nasıl başladınız? Sonrasında bu çalışmalar nasıl hız kazandı?

Selma Argon: 2011, Mehmet Akif Ersoy yılı ilan edilmişti. Ondan sonra bu işe başladım. İlk Kastamonu’ya gittim. Dedem için çok önemli yerlerden biri. Orada Erdal Arslan diye sevdiğim bir genç vardı. Gençler demeyeyim de hangi yaştan olursa olsun sizler benim çocuklarımsınız artık. O bir kitap çıkarmıştı, gazetede gördük. “Mehmet Akif’in Kastamonu Vaazları” diye. Bulamadık, satışta değilmiş meğerse, internetten ulaştık görüşelim diye. O da bizlerden biriyle görüşmek istermiş, ablam sağdı o zaman. Çağırdılar beni, gittim ben de, çok sevindiler. 1 hafta kaldım. Dedemin dolaştığı sokakları, vaaz verdiği camiyi, her yeri dolaştım. Okullara gittim, çocuklarla tanıştık, neresi varsa gezdim. Yaptığım güzel işin başlangıcı orasıydı. Tabii sonra duyuldu. Üniversitelerden, belediyelerin düzenlediği programlardan, televizyonlardan, her yerden çağırdılar. Seve seve koştum. Hep çalıştım ben ama bu benim yaptığım en faydalı iş belki de, ben öyle düşünüyorum.

Damla Okay: Mehmet Akif’in mücadele yıllarındaki yeri neydi?

Selma Argon: Mücadele yıllarında manevi bir liderdir. Doğduğundan 14 yaşına kadar baba yanındaymış, babayı kaybettikten sonra Halkalı Ziraat Mektebi’ne geçişi annesi ve kız kardeşine bakabilmek içinmiş. Çünkü oradan mezun olan hemen iş bulabiliyormuş. Okulunu birincilikle bitirdikten sonra 21-22 seneye yakın veteriner ve ziraat müfettişi olarak bütün Anadolu’yu karış karış gezmiş. Anadolu insanını yakından tanımış, onlara toprağı nasıl işleyeceklerini, hayvanları nasıl besleyeceklerini öğretmiş. O arada gençlik şiirlerini yazıyor fakat sonradan yok ediyor onları ama milli mücadelede manevi bir liderdir. Atatürk tarafından bizzat Ankara’ya davet edilmiştir. Bir aydınlatma heyeti kurulmuş. Dedeme bir görev veriliyor, Anadolu’ya çıkıp isyan bastırması, at, silah ve araba bulabilmesi için. İnsanları milli mücadelenin ne demek olduğuna inandırmak için. Çünkü hitabı çok kuvvetli. Kendi de buna inandığı için görevini mutlulukla yerine getirmiş. İnsanlar onu dinledikten sonra ellerinde ne varsa orduya, askere kayıta koşmuşlar. Konuşurken çok ateşli konuşurmuş. Konuşmalarına hep Kur’an’dan ayetlerle başlarmış, onları açıklayıp sonra da milli mücadelenin ne olduğunu anlatırmış.  Kastamonu, Çankırı, Balıkesir vaazları çok önemli bilhassa. Zannediyorlar ki bu halifeye karşı yapılan bir iştir. Aslında düşman buralara kadar gelmez diyenler olmuş. Onlara bunun halifeye karşı değil topraklarımızı ve canımızı olmak isteyen düşmanlara karşı olduğunu anlatmış. Çünkü diyor ki Çankırı vaazlarında: “Onlar gider yine kendi topraklarına döner ama bizim gidecek bir karış toprağımız yoktur. İşgale karşı gelen Mustafa Kemal Atatürk’ün etrafında toplanınız. Çünkü ben burada ilk defa sizinle birlikte cuma namazı kıldım ve başka bayrakların altında namaz kılmak halifeye bile haramdır.” O isyan etmiştir işgale karşı, Sevr’in ne kadar kötü bir antlaşma olduğunu, milli mücadelenin önemini anlatmıştır. Eşref Edip’le birlikte Seb-ül ül Reşat dergisinde bu işi yaparlar. Atatürk onları bizzat Ankara’ya çağırıp “Milli mücadelenin ne olduğunu, Sevr’in ne kadar kötü olduğunu halkımıza bu kadar iyi anlatan bir siz çıktınız, size bizzat teşekkür ederim.” der. Milli mücadeleye katılmak için ailesini İstanbul’da bırakmayı göze almış bir insandır.

Damla Okay: Mehmet Akif cephelerde savaşmamasına, Çanakkale Savaşı’nda ülkede olmamasına rağmen şiirlerinde olayları kendi gözleriyle görmüş izlenimi uyandırmasına torunu olarak siz ne söylersiniz?

Selma Argon: Onun bir şiirinde vardır. “Hayalle yoktur işim, ne gördüysem onu yazdım.” Çanakkale’yi görmemiştir ama görmüş gibi yazmıştır. Dedemin yazdığı, Çanakkale hakkında belki de bir daha yazılamayacak, en büyük ve önemli destanlardan biridir. Onun yazdığı da Mecid çöllerindedir. Görevli olarak her yere severek gitmiş. Mühim olan vatanın kurtarılmasıdır. Kendi inançlarını, bilim adamlığını, şairliğini bırakıp aktif bir görevli olmuştur. Berlin’e gider. İngilizlerin sömürgelerden getirdiği Hintli Müslümanlarla konuşur. Onlar ön safhalarda çarpıştırılır, onlara Almanlar halifenizi esir almış denilmiştir çünkü. Hâlbuki yalan. Almanlar o sıra bizim müttefikimiz. Onlara ne tarafta olmaları gerektiğini anlatmış. Birçok esir silah bırakmış hatta bazılarının dedemi dinlemesinler diye yerleri değiştirilmiştir. Sonra çöller var. Orada da İngilizlerin baş casusu meşhur Arabistan Lawrence var. Çok iyi Arapça bilir. Arap kabilelerini bize karşı kışkırtır. Dedemler çok zorluklarla yolculuk ediyorlar. El Muazzama diye bir istasyon var orada duruyorlar. Dedemin Berlin’den beri aklında Çanakkale var. Acaba ne olacak diye. Hiç kötü bir şey duymak istemiyor, çok inanmış, ümitli. Tüm hayatı boyunca savaşlarda ümidini kaybetmemiş. Çünkü “inanmasam yazabilir miydim?” der. Orada Çanakkale Deniz Zaferi’nin haberi gelince önce donar kalır sonra çok sevinir. Hurmaların altında küçük bir yerde şükür namazı kıldıktan sonra sabaha kadar Çanakkale şiirini yazar. Nasıl yazdı denildiğinde, bunu hocalarımız da söyler, o kadar inanmış bir insana Rabbimiz kalp gözünü açtı sanki. Çünkü nasıl yazarsın ki görmeden değil mi? Orada değildir ama görmüştür bence. Ona gösterilmiştir diye inanıyorum ben. Bu kadar Allah’a ve peygamberine büyük sevgi duyan, hep peygamberinin yolundan gitmiş bir insan, ona gösterilmiştir yani başka türlü yazılamaz o satırlar. Yazılmaz da bir daha. Ne kimse yazabildi ne de kimse yazabilir. Büyük bir şiirdir. Hala bu yaşta okurken tüylerim diken diken olur. İstiyorum ki gençler de okurken o hisse kapılsın. Çünkü okurken satırlar renkli bir tablo gibi gözünüzde canlanır. Dedem diye söylemiyorum manevi bir lider olmanın, Mehmet Akif olmanın bir özelliğidir belki de bu. Tabi ki kan bağım var ama gittiğim yerlerde Selma Anne diye beni çağırıyorlarsa Mehmet Akif, Türkiye’nin dedesidir.

Damla Okay: Mehmet Akif’in Mısır’a gitmesinin sebebi nedir?

Selma Argon: Meclis benim için de herkes için de bir kahramanlar meclisi olmalıdır. Çünkü sadece vatan kurtarmak için bir araya gelmiş bir topluluktur, hiçbir bencilce düşünce yoktur. Nitekim çok büyük bir iş yapıp cumhuriyeti kurmuşlardır. Ama artık zafer kazanılmıştır, I. Meclis feshedilmiştir.  Çünkü yeni insanlara, fikirlere, açılımlara ihtiyaç vardır. Baskı da vardır İngilizler tarafından. İslam bilginleri uzaklaştırılmıştır, yeni fikirler gelmektedir. Bir nevi rönesanstır, yeni reformlar yapılmaktadır. I. Meclis feshedildikten sonra dedem ve dedem gibiler muhalif gösterilmeye başlanmıştır. Dedem muhalif değildir ama öyle gösterilmiştir. Ali Şükrü Bey’in katledilmesi onu çok kırmıştır. Zaten siyasetten hoşlanmayan, “siyasetten Allah’a sığınırım” diyen bir insandır. Meclisteki göreviyse halkı milli mücadeleye inandırmaktır ve mecliste hiç konuşması yoktur. Anadolu’da halkla beraber olmayı tercih etmiştir. Birden bire Atatürk’e, reforma karşı gösterilip hakkında karalama kampanyaları başlatılmıştır. Onun gibi birçok insan İstiklal Mahkemeleri’nde idamla yargılanmıştır. Defalarca Mısır’a gitmiştir. Kışın gider, yazın gelir. Orada edebiyat, Türkçe dersleri verir. Abbas Halim Paşa diye bir hamisi var orada çok severmiş dedemi. Der ki “ben her zaman Mehmet Akif bulamam ama o Abbas Halim bulabilir.” Bu olanları görünce dedemi tekrar Mısır’a çağırır. Orada tekrar ders vermeye başlar çünkü parası yoktur. Astım hastası karısı ve çocukları vardır bakmak zorunda olduğu. Halkalı Ziraat Mektebi’nde söz verdiği arkadaşı ölünce onun çocuklarına da bakar. Toplamda bakmak zorunda olduğu 8 çocuk vardır. Karalama kampanyalarında peşinde hafiyeler dolaştırılır ve bu onu çok kırmıştır. Ben vatan haini değilim, bunu hak etmiyorum artık gidiyorum, der ve gider.


Damla Okay: Çok sevdiği vatanından kalbi kırık ayrılıyor yani?
Selma Argon: Düşün İstiklal Marşı’nı yazıyor para almıyor, “ben onu orduma, vatanıma hediye ettim” diyor. Çanakkale şiirini ve belgesel niteliğindeki Safahat’i yazıyor. Çok kalbi kırılmış ve küstürülmüş bir insan dedem. Bir yerde mecbur ediliyor gitmeye. Çünkü kalsa o da tutuklanacaktı ve bu daha büyük felaketlere yol açacaktı. Ailesine bakabilmek için de gidiyor.

Damla Okay: Peki Mısır hayatı nasıldı?

Selma Argon: Siroz olmuştur vatanından ayrı kalmanın verdiği üzüntüden. Sirozu üzüntü çok tetiklermiş. O arada Lübnan’a gidiyor. Orada da hakkında raporlar tutuluyor. Ankara’daki hükümet incelemeden kabul ediyor raporları, bir kez gitmiş ya. Ama o kendini bilen biri. İstese ülkesinde kalır bu olayı öyle de protesto edebilirdi. Ama ortalığı karıştırmaktansa ve reformlara halel getirmektense gitmeyi tercih etmiş. Dönüşte öleceğini hissettiği zaman vatanında ölmek istiyor, vatanına dönüyor. Sahiden hasta mı, ne yapacak, niye geldi diyorlar. Yıllarca Safahat sokulmuyor ülkeye Osmanlıca olduğu için. Kimse ne yazdığını anlamıyor ya. Cenazesi bile kimsesizler gibi kaldırılmak isteniyor. Ama buna izin vermiyor sevenleri. Öldükten sonra değerli olur ya insanlar. Dedemin o çok sevdiği, güvendiği Asım’ın gençliği onu yalnız bırakmıyor. Organize olmadan büyük bir kalabalıkla dedemi yolcu ediyorlar. Hatta mezarını bile kimseye yaptırtmıyorlar. Eller üzerinde taşınıyor Edirnekapı şehitliğine. Yani gençlik ona çok güvendi, güveniyor halen daha. Asım diye biri yoktur; o Mehmet Akif’tir. O simgedir. Kösem İmam’ın oğludur Asım, simgeleştirdiği, hep o konuşmalarında geçen. O ister ki gitsin, okusun, öğrensin, bir gün sonra geri gelsin. O kadar çabuk, ama sağlam bir şekilde ilim ve bilim yolunda ilerlesin ister. Bizim inançlarımıza ve niteliklerimize uygun olarak yetişsin Batı’yı öğrensin ama taklit etmesin ister. Asım gözünde çok mükemmel bir çocuktur. Çünkü bir milletin yükselmesi için ilim ve fenin ilerletilmesi gerekir. Almanya’da bunu çok iyi anlar, Berlin Hatıraları’nda söyler. Onlar atomu keşfetmiş der. İleride onun için Alman hayranı derler halbuki değildir. O batıya değil onun ilmine hayrandır. Onların yaşayışını değil bilimini örnek alın der. Biz o savaşlarda okuyan bir nesil kaybettik, bu yüzden geç kaldık. İster ki o nesil ve ilim yerden fışkırsın. Böyle ilerici bir adam gerici gösterilir. Aslında bilerek yapılır, silinmek istenir ama başarılı olunmaz. Böyle insanlar unutulmaz zaten.

 

Damla Okay: Dedenizin ablanız Ferda Hanım’a yazdığı “Ferda Kadın” adlı bir şiiri var ve sizlerin ismini de o vermiş. Büyüklerinizden dinlediklerinizle Mehmet Akif nasıl bir insandı? Ona yetişemeseniz de ondan neler öğrendiniz?

Selma Argon: Annem bebek beklerken babasına sorar. Dedem de iki isim gönderir; Ferda ve Selma. Selma, Arapçada selamete ermiş güzel kadın; Ferda da Farsça yarın demekmiş. O şiirde bile “zira yarın dünden güzel” der. Orada bile sağlam yarınların olmasını dile getirir. Çok güzel bir şiirdir. Arada okuyorum gençlere. Hele “ey ilk yavrumun ilk yavrusu” satırı beni çok etkiler. Rahmetli ablacığım bana derdi ki seni görseydi mutlaka bir şiir de sana yazardı. Görse yazardı tabi. Şimdi sağ olan teyzemin kızı Seyhan Abla’nın da ismini o göndermiş çocuklarına. Çok ilgili bir babaymış çok sevecen bir eşmiş. Anneannemi hastalığı sırasında yemeğe kucağında indirirmiş. Anneannem de İstanbul hanımefendisiymiş, sadık bir eşmiş. Birlikte çile çekmişler. Sen git ben burada kalayım dememiş. Yani o zamanki kadınlar eşlerine sadık, sağlam kadınlarmış.
Onun hayatını okudukça her zaman hayret ettiğim bir yönü var. Çok ahlak sahibi, bir ahlak abidesi, fazilet sahibi ve diyorum ya en büyük özelliği samimiyeti. Samimi bir Müslüman ve vatansever. İnandığı yoldan dönmeyişi, azmi ve kararı, davasının sonuna kadar arkasında oluşu sadece benim ondan öğrendiklerim olmamalı.

Damla Okay: Mehmet Akif’in oğlu yani dayınız Emin Bey bir çöplükte ölü bulunmuş. Bu olayın perde arkasında bu milletin değerlerine yeterince sahip çıkamıyor oluşu yatmaz mı?
Selma Argon:
Tabii ki yatıyor şöyle bir şey. Emin dayım milli mücadelede küçük bir kahramandır. 12 yaşından itibaren babasıyla birlikte hem cephede, hem kaçarken Mısır’a kadar yanında dedemin. Askerdeyken koğuşta arkadaşları “sen çok iyi Kur’an okuyorsun bize de öğretir misin?” diyorlar. Saf da bir çocuk. Tabi diyor. Fakat hemen ihbar ediliyor sonra o arkadaşlarıyla beraber tutuklanıyor. Ama onu bir şekilde hapisten kaçırıyorlar. Dedeme mektup yazıyor fakat dedeme ulaşana kadar hapislerde çürüyor. Hapisteki kötü arkadaşları onu uyuşturucuya alıştırıyor. Bilhassa Mehmet Akif’in oğlu olduğu için manevi işkencelere maruz kalmış. Kötü şeyler yaşıyor. Uyuşturucu alışkanlığından kurtulamıyor. Mısır’a gidiyor. Dedemin mektubunda var “Emin yavrum hasta” diyor anneme yazdıklarında. Çaresiz bir hasta. O zamanlar tedavi de yok. Ailenin ismine leke gelmesin diye aileden uzaklaşıyor. Bir ara Bursa’da evlenip temiz bir hayat sürerken eşi vefat edince onu yine Mehmet Akif’in oğlu olduğu için kovarlar. Ondan sonra Çetin Altan’ın yanına gider ufak bir para ister utana sıkıla. Temiz giyinip iş aramaya çıkar. Gazetelere İngilizce, Arapça biliyorum bana bir iş verin der ama tüm kapılar yüzüne kapanır. Tüm bu çileli hayatın sonunda bir kenarda ölü bulunur. Hazin bir hikayedir. Sırf Mehmet Akif’e çamur atamadıkları için o çocuğa bunları yaşatmışlardır. Dayımı harcamışlardır.


Damla Okay: Biz şimdi o büyük insanlara yetişemedik diye yakınlarına ulaşmaya çalışırken o zamanlar bir ailenin gördüğü muamele, çok yazık.

Benim ailem de yıllarca sessiz kaldı dedemin ismine halel gelmesin diye. Ama ailede sesini çıkaran ilk ben oldum.

 

Damla Okay: Mehmet Akif İstiklal Marşı’nı yazdığı için milli şair olarak tanınıyor büyük bir kesim tarafından. Aslında bu kendisini sınırlandırmak olur. Mehmet Akif’i daha kapsamlı bilmemiz için neler söylersiniz?

Selma Argon: Hem de çok parantez içine almak olur. Tabii ki milli şairdir bunun yanında da Türkiye’nin her şeyini öğrenmiş Safahat’ı yazmış. Orada hakikaten bizim geçmişimizin olduğu gibi geleceğimiz de var. Çok önemli bir bilim adamıdır aynı zamanda. Sadece İslam şairi, vatan şairi demek haksızlık olur. Çok geniş araştırmak gerekir. Şiirlerinin her biri nasihat değil derstir. Derinine indiğiniz zaman Mehmet Akif’in ruhuna girmiş olursunuz. İnşallah bir gün Safahat ders kitabı olur. Umut ediyorum. İstiyorum.

 

Damla Okay: İstiklal Marşı’nı her dinlediğimizde biz inciniyoruz Çünkü içimiz acıyor. Çünkü her dinlediğimizde milyonlarca vatan evladı geliyor aklımıza, emperyalistlerin zalimliği, yedi düvel, şehitlerimiz, kaybedilen topraklarımız, geride bıraktığımız mazlumlar. İstiklal Marşı sizi de incitiyor mu her dinlediğinizde?

Selma Argon: Çocukluğumdan beri İstiklal Marşı’nı bana okuturlardı. Güftesi harikadır. Hep bestesiyle güftesi uymaz denir, değiştirilmesi istenir. Artık yeni bir şeyi öğrenemiyorum, söyleyemiyorum demek kolaya kaçmaktır bence. Her satırında dediğim gibi çok büyük anlamlar vardır. Onu yazdığında zafer kazanılmamıştır biliyorsun. Nasıl yazdınız denildiğinde “başımızdakini kim görse inanırdı” der. Sonradan hasta yatağında yatarken ona “İstiklal Marşı’nın tekrar yazılması söyleniyor, ne dersiniz?” diye sorulur, o da “Allah bu millete İstiklal Marşı’nı yazdırmasın. Onu ben dahi yazmam. Onu yazmak için o günleri yeniden yaşamak gerekir. O günleri yeniden yaşamaksa bir felakete sürüklenmek demektir.” Bunun için Allah tekrar yazdırmasın der. Bence de yazdırmasın ve böyle bir şiir yazılamaz da.

Damla Okay: Safahat’ın şiir kitabı olmasının yanı sıra ders kitabı mahiyetinde olduğunu söylüyorsunuz. Hatta dokularda ders kitabı olarak okutulması en büyük arzunuz. Safahat’ın genel şiir algısını yıkmasının sebebi nedir?

Selma Argon: Gerçek oluşu, hayalden yazılmamış oluşu. Okuduğun zaman mesela Balkanlar’da olanları mı anlatıyor, gerçekten Balkanları okursun. Hayalden değil, ilhamın gelmesiyle değil. Görmüştür, duymuştur, gitmiştir, yazmıştır. Çanakkale haricinde çok dolaşmıştır. Çanakkale’de değildir ama onu da görmüş gibi yazmıştır. Gerçek olduğu için sarsıcıdır. Hayalden olsa sadece bir şiirdir. Gerçek olduğu için hem şiirdir hem belgeseldir. Aruzla yazılmış bir romandır diyorum ben. Ayrıca Mehmet Akif’in hayatı da başlı başına bir romandır, incelenmesi gereken. İnsanlara o yüzden çarpıcı geliyordur belki, gerçek olduğu için.

Damla Okay: Mehmet Akif’in yeterince anlaşıldığını düşünüyor musunuz? Bilhassa yeni nesil tarafından.

Selma Argon: Düşünmüyorum. Özellikle yeni nesile çok anlatmak gerekiyor. Öğretmenlere, gençlere çok iş düşüyor. Safahat’ı okuyup onun hayatını araştırmak, anlamak için. Mehmet Akif Araştırma Enstitüsü olsa keşke. Doğduğundan itibaren her anını gençlere anlatmak için. Yalnızca İslam şairi olarak değil de hayatında bir değil birçok dersin olduğunu, bir sıfatla sınırlandırılamayacağını göstermek için. Çünkü halen ona muhtacız. Onun dedikleri şu an da oluyor. Böyle inanmış, bizi sürükleyecek, aramıza nifak sokmamamız gerektiğini anlatacak bir insana muhtacız.

Damla Okay: Mehmet Akif’i anlamak adına neler yapmamız gerekir?

Selma Argon: Çok iyi araştırmamız, anlamamız gerekiyor. Büyüklerimize, üniversitelerimize çok iş düşüyor. Yalnızca okumakla kalmayıp çok çalışıp araştırıp merak etmemiz gerekiyor ve de her zaman onun dediği gibi eğer bu vatanı korumak istiyorsak birlik olmamız çok önemli. Topla tüfekle yıkılmaz aramıza nifak soktuğumuz zaman, fesat soktuğumuz zaman yıkılır ve nitekim her zaman da öyle olmuş. Niye Osmanlı 600-700 sene durmuş? Çünkü herkesi korumuş, herkese saygı göstermiş, bir şeyleri yapmak için zorlamamış insanları. Taa ki hem manen hem maddeten Haçlı Seferleri’yle aramıza nifak sokulmaya başlayana kadar. Eğer birlik olmasa yüzyıllarca nasıl idare edilsin koskoca topraklar. Ayrıştırmaya başlayınca koparsın zaten.

Damla Okay: Mehmet Akif ve Neyzen Tevfik dostluğunun hikâyesi nedir? Bu iki arkadaş birbirlerinden nasıl etkilenmişlerdir?

Selma Argon: O çok etkilidir. Çünkü iki ayrı yolda yürüyen insanlardır. Neyzen’i biliyorsun, içkiyi sever, sohbeti sever. Ama büyük bir dehadır. Dedem de kendi yolunda ilerleyen İslam düşünürü, samimi bir Müslümandır. Ama ikisinin dostluğu çok önemlidir, birbirlerine çok önem vermişlerdir. İki ayrı yönde insanlar ama birbirlerinin düşüncelerine karşı gelmeden beraberlerdir. Neyzen içkiyi seven dedemse ağzına içki koymayan bir adam ama bu kadar birbirlerini sevip değer vermişler. Dedem konuştuğu zaman Neyzen onu dizlerinin dibinde dinlermiş. Dedem de ondan ney üflemeyi öğrenirmiş. Çok güzel bir beraberlik yaşamışlar. Düşüncelerine saygı duymuşlar. Sen öylesin bana uymuyorsun dememişler. İki tane dehadan bahsediyoruz sonuç olarak. Neyzen de bir dehadır, hiciv ustasıdır, esprilidir. Harika bir dostluktur onlarınki. Aynı zamanda birbirlerini de beslemişlerdir.

Damla Okay, İzdiham 23. sayı

İZDİHAM

İzdiham 39. sayı çıktı. “Benim içimde biri var. Ne ölüyor, ne sağ bırakıyor.” diyorsanız İzdiham’ı mutlaka okuyun.

İzdiham bu sayısıyla birlikte sinemadan müziğe, edebiyattan psikolojiye kadar birçok alanda farklı bir bakış açısıyla usta ve genç yazarları bir araya getiriyor.

İzdiham, sayıların peşinden değil iyi metinlerin peşinde koşmaya devam ediyor.
Dergimizin 39. Sayısına BURADAN ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın