İsmet Özel’in Bir Hafta Önce Kaleme Aldığı Metni Yayınlıyoruz

BAŞKA ŞEYİ BİR BERAAT SAYMAK

Adını koymak… Şairin adını koyduğu tevatürünü işitenlerin biri de benim. Adını koymak tanımlamanın bir parçasıdır. Ben bizzat neleri tanımlama girişiminde bulundum? Bunun girdisini çıktısını tamı tamına bilmesem de şimdi tanımlarıma bir yenisini ilâve ediyorum: İslâm’ı bir Arap örfü saymanın kaçınılmaz türevi bilenlerin başlarına açılmış başlı başına meseleye Türklük diyoruz. Neyin nesine Türk denebileceği suali Haçlı Seferleri akabinde Küçük Asya’yı yurt edinmek zoru altında bırakılmış insanlar dışında kimsenin zihnini kurcalamıyor. Bu yazdıklarımın yerini Türklerin millet haline dönüşme çalkantısındaki zikzaklar arasında bulabilirsiniz. “Bilimsel” çabalar bizi Türklerin nereden geldiklerini, nasıl olup da tarih sahnesine çıktıklarını keşfe zorluyor. Aklımız bu zorlamanın birçok milletin öne aldığı bir şey olmadığına yetiyor. Meselâ İtalyanların. I. Cihan Harbi’nin muzaffer II. Cihan Harbi’nin mağlup milletlerinden İtalyanlara kökenlerinin ne olduğu suali tevcih edilmiyor. Çünkü onların arkasında bu sualin sorulmasını gereksiz kılacak koskoca bir Roma medeniyeti, onu gölgede bırakacak bir Rönesans ve belli bir seviyede milletin refahı denilecek bir endüstri var. Henüz medeniyet yaşarken millî birliğini düvel-i muazzama içinde geç elde etmiş İtalya’nın burnu yere sürtülecek olursa ne Batı Medeniyetinin, ne Dünya Sisteminin, ne de Kapitalizmin itibarı korunabilir. Oysa aynı şey sola dönük gelişmeler söze konu olunca geçerli değil. SSCB’nin haritadan silinmesinin hemen arkasından İtalyan Komünist Partisi buharlaştı.

Buharlaşmasaydı insanlık olarak başımıza ne gelecekti? Bunu tahminde zorluk çekiyoruz. Asıl zorluk neyin medeniyete hasım sayılacağındadır. Her türden insanın arasında çağdaşlık, aleladelik kılığıyla dolaşan medeniyet elini ayağını milletlerin kaderinden çeksin yolunda kesin uyarıyı verecek bir millî varlık belirecek mi? Kapitalizmin itici gücü dışında millî varlığa can verecek unsuru devşirenle tanışabilecek miyiz? Tanışamayacak duruma sürüklenmemiz beladan belaya sürükleneceğimizin işaretidir. Üryan geldim, yine üryan giderim / Ölmemeğe elde fermanım mı var? diyen Karacoğlan’ı haberci saymanın belâyı atlatmada büyük payı var. Ölmemeğe elde fermanım mı var? sualinden yeni bir dünya inşa edebiliriz. Karacoğlan bizi Padişah fermanının bütün kanunlardan olduğu gibi tabiat kanunlarından daha etkili olduğuna inananların arazisini terke davet ederek ironi yapıyor.

Biz hangi düşünceleri zihnimizde bulundurursak bulunduralım ironi hayatımızın en işlek parçasıdır. Açık ve gizli piyasaların, salgın söylencelerinin tesiriyle bir uçtan bir uca savrulduğumuz yetmezmiş gibi ifratın yerini tefrit, tefritin yerini ifrat alıyor. Çünkü her işin içinde ironi canlılık temsil ediyor. İronideki canlılık yanlış anlamalara güç veriyor. Güce ve adalete en büyük manevra sahası tahsis etmek insan olmanın gereklerinden biridir. Bize iki ayak üzerinde yürümeği ve hiç kurulmamış cümleler kurmağı dünyaya hâkim olma gücü ve zayıf düşmüşlere gösterilen adalet sağladı. Biz iki ayak üzerinde yürümeyi ve hiç kurulmamış cümleler kurmağı şahsen edindiğimiz marifetler sayarak insan olmanın sınırlarını aştık. Buna mukabil sınırları aşmayın uyarısında bulunanları can düşmanımız saydık. Yerküre üzerindeki bütün gayr-i Müslimler ki, Müslüman kıyafetine bürünmüş olanlar ciddi bir yekûn tutar, haddin aşılmamasını dünya hayatının değerini bilmemek olarak bildiler ve bildirdiler. İroniyi ciddiyetle karıştırmak ironinin öğretici vasfını yok etmeğe vardı. İroni öğretici olmayınca hayatımızda zehirleyici bir unsurun, zehirleyici her unsurun yerini aldı.

Başka şey değişik bir şey demektir. Bundan da yeni şey anlaşılacaktır. Biz Müslümanlar din yani İslâm içine yeni bir şey katılmasına kötü gözle bakarız. Eğer İslâm dairesinde kalmak insanlığın kıymetini takdir yerine geçiyorsa her yenilik bizi baş aşağı sürükleyecek demektir. Bidat ve hurafe haramdır diyerek mücerret yeniliği bir belâ olarak görmemiz isabetli olacak mıdır? Hayır, insanlığın her ne sebeple olursa olsun tanıştığı yeni uygulamalara sırt çeviren hayatın idamesine neyin yaradığına bigâne kalmağa mahkûmdur. Demek ki, hem bidatin, hem hurafenin neye tekabül ettiğine akıl erdirecek bir olgunluğa yönelmeliyiz. Mesele yenilikle temas kurulmasında değil, her yeniliğin bizde yaptığı tesirdedir. Yerküre üzerindeki hayatta merkeze yontulmamışların bir şeyini yerleştirmişsek bu başka şeyi işlediğimiz günahları mazur gösterecek bir beraat saymış oluruz. Günah bizi ya cehennemlik kılacak veya cennete giden yolun açık olduğunu öğretecektir. Yanlış okumadınız; günahtır bize yalnız cehennemin değil, cennetin de yolunu açacak olan. Dünya hayatının zevk üreten bir alan olmadığı olgunluğuna kavuştuysak ansiklopedileri sıkıp saadet usaresi elde edemeyiz. Eğer cimadan medet uman bir güzergâhı esas almışsak bu izlek bizi akla sığmaz tuhaflıklara sürükler.

Psikanalizin babası sayılan Freud tedavide cinsiyetin merkez alınmasını savundu. Jung, Adler, Maslow ne çok taraftar bulmuş olsalar da tababet tedavi yöntemlerinde Freud’a verdiği dokunulmazlık sayesinde nice doktoru zengin etti. Beklentiye can veren sanat eserinde hazır duran şeyi bir noksanlıkla mâlul saymamız cinsiyetten medet ummamızla at başı gider. Sanat eseri sanatçıyı tahrip ederek gün yüzüne çıkan bir şeydir. Pergelin yazmaz sivri ucu sanatçıya saplanmasaydı karşımıza sanat eseri çıkmayacaktı. Sanatçının kahredilmesinden mevki ve servet edinenler suret-i Hak’tan görünerek koruyucu melek kıyafetine bürünür. Bu yüzden kütüphanelerimiz, müzelerimiz, hayvanat bahçelerimiz, giderek, müşterisi azalmış olsa da, tiyatrolarımız, spor salonlarımız var. Post-modernlik hayata yeni ve cezbedici bir uğraş eklemedi. Çünkü o da modernliğin çıkardığı günahlardan terekküp etti. İşte burada dikkatimizi İtalyan Komünist Partisi’nin medeniyete yaptığına çevirmeliyiz. Burjuva Mayokovski proleter olanı öldürdü demekle işin içinden sıyrılamayız. Dünyanın altıda birine hâkim olmakla kalmayıp soğuk savaşta başrolü başarıyla oynayan rejim pörsüyen bir balon durumuna düştü.

SSCB sürecine savaş bitmeden girildi. Türkler seferberlikten beklediklerini alamadı. Her ne kadar Türklerin bir cumhuriyeti ayakta tutmağa matuf hazırlıkları yok idiyse de bütün saptırmalara rağmen devlet tecrübesini kılcallarına kadar nakletmiş bir toplum olmanın nimetlerine kavuştular. Hiç kimse 10 yıllık DP yönetimini yeni bir çağın habercisi saymadı. Batı Medeniyeti 1920’lerde Rumlardan ve Ermenilerden gelebilecek rekabet tehlikesini aşabilecek bir Türk tehlikesini sezdi. 27 Mayıs 1960 silahlı müdahalesi bu sezginin mahsulüdür.

İsmet Özel, 5 Şevval 1441 (28 Mayıs 2020), İstiklal Marşı Derneği Sitesinden alınmıştır.
İZDİHAM

İzdiham’ın 45. Sayısı çıktı. Buradan ulaşabilirsiniz.
Unutamayacağınız bir sayıyla karşınızdayız.

Edebiyat, edebiyatçılara bırakılmayacak kadar ciddi bir meseledir diyen İzdiham’ın 45. Sayısı çıktı.

İlk sayısından itibaren özgün bir tavırla halkın nabzını tutan ve hayatın içinden sesleri sayfalarına taşıyan İzdiham Dergisi 45. Sayısıyla da tüm dünyanın içinde bulunduğu bir tabloya kapağında yer verdi. Türkiye Günlük İnsanlık Endeksi tablosuyla son yaşananlara apayrı bir pencereden bakan İzdiham Dergisi arka kapak tasarımında da yine bir insanlık tablosuyla karşımıza çıktı.

 ‘Artık eskisi kadar yakın olamayız’ temalı İzdiham Dergisinin 45. Sayısında Özer Turan, Rümeysa Kocaman, Gökhan Özcan, Ali Ayçil, Abdullah Harmancı, Güven Adıgüzel, Mehmet Narlı, Bülent Parlak, Seda Nur Bilici, Bekir Şamil Potur, Emine Şimşek, Sümeyye Özbay, Adem Maksatsız, Nurdal Durmuş, Esma Koç, Yaşar Ercan, Ahmet Aslan, Halil Ecer, Ahmet Can, Turan Karataş, Selahattin Yusuf, Onur Bayrak, Berat Karataş, Enes Aras, Gökçe Yüksel, Muhammed Güleroğlu, Mehmet Ercan, Yasin Kara, Hüseyin Hakan, Dilek Kartal gibi edebiyat camiasının önemli isimlerinin yazmış olduğu içerikte kapak kadar çarpıcı metinlere yer veriliyor.

Bir Cevap Yazın