İlişkilerde ‘IKEA etkisi’ ve Pişmanlık Teorisi

1950’li yıllarda Amerikan ev hanımlarının hayatlarını kolaylaştırmak adına yapılan yeniliklerden biri de hazır kek karışımlarıydı. Fakat bu kek karışımları, manuel işleri kolaylaştıran diğer ürünler kadar iltifat görmemişti. Tüketici geri bildirimleri, karışımların kek yapımını çok basitleştirdiği için hanımların emeğini değersizleştirdiği yönündeydi. Çünkü tek yapmanız gereken toz karışıma su döküp tepsiyi fırına vermekten ibaretti. Bunun üzerine General Mills, kek yapımını zorlaştıracak şekilde, karışımlardan yumurta ve süt tozunu çıkarıp ürünü yeniden piyasaya sürdü. Yeni karışımlar öncekine göre hem daha az pratikti hem ekstra harcaması (yumurta ve süt) ve emek yükü (yumurta, süt ve karışımı iyice çırpmak) daha fazlaydı. Fakat bu yöntem satışları artırmıştı çünkü artık hanımlar “Keki ben yaptım” diyebiliyorlardı. Olay çırpmakmış yani. Aynı nedenden ötürü bizim dolar/altın günlerinde de ev sahibesinin servis ettiği yiyeceklerin pastaneden alınmış olması misafirlerde olumlu bir etki yaratmaz.

Dan Ariely ve ekibi, buna benzer bir sonuca IKEA ve origami deneyleri ile varıyor. IKEA deneyinde deney grubuna basit IKEA mobilyaları verip yapmalarını istiyorlar, kontrol grubunaysa aynı ürünün hazır yapılmış halini verip incelemeleri isteniyor. Ardından, ürüne 1-7 skalasında bir puan vermelerini ve satacak olsalar kaç dolara satacaklarını soruyorlar. Sonuçta, deney grubundakilerin kontrol grubundakilere göre hem daha yüksek puan verdikleri hem de daha yüksek değer biçtikleri ortaya çıkıyor.

Origami deneyinde ise daha önce hiç origami yapmamış kişilere kaliteli kâğıtlardan kurbağa ve turna modelleri yaptırıyorlar. Daha sonra kendi yaptıkları eciş bücüş modellere puan vermeleri ve satın alıp eve götürmek için kaç dolar verebileceklerini soruyorlar. Kontrol olarak da dışarıdan kişilere aynı sorular soruluyor. IKEA deneyinde olduğu gibi burada da origamiyi yapanlar kendi modellerine başkalarının biçtiği değerden daha fazlasını biçiyorlar. Bütün farklar istatistiki olarak anlamlı…

Dan Ariely ve ekibi bu sonuçları emeğin sevgiyi getirmesine bağlıyor. İnsanlar, IKEA’dan alıp kendi yaptıkları kağıt abajuru, satın aldıkları hazır abajura nazaran, daha çok seviyorlar. Bu yaklaşımın, proje müdürlerinin başarısız projelerde ısrar etmeleri, herkesin çocuğunun kendine mükemmel gelmesi gibi pek çok alanda uygulaması var. “Kuzguna yavrusu şahin görünürmüş” atasözü de kısmen bunu anlatır.

KAPILARI AÇIK TUTMAK

Modern zaman ilişkilerinde bireyler çoğu zaman seçenekleri açık tutarak kendilerini sigortalama eğiliminde oluyorlar. Ciddi bir ilişkisi var ama her ihtimale karşı eski sevgilisi Halis’le de mesajlaşıyor, yeni işyerinden Berke’yle de kahve içiyor, arada bir Tinder’da da kaydırıyor… O mu, bu mu derken odaklanıp mevcut ilişkisini ilerletemiyor. Hâlbuki şimdiki ilişkisine emek harcasa muhtemelen daha mutlu olacak.

Diyelim ev kiraladınız ve karşılıklı uzatma opsiyonlu bir aylık kontrat yaptınız. Ne yaparsınız? Bir ay boyunca diğer ilanlara bakarsınız, eğer aynı kalitede daha ucuz ya da aynı fiyata daha iyi bir daire bulursanız bir aylık kontratın sonunda evden çıkarsınız. Bundan ötürü de şimdi oturduğunuz eve fazla yatırım yapmazsınız. “Nasıl olsa er geç taşınacağım” diye düşünerek kaliteli mobilyalar almazsınız, kütüphanenizi taşımazsınız, evin işleriyle yakından ilgilenmezsiniz. Aynı şekilde, ev sahibiniz de ay sonunda durumu sizden daha iyi bir kiracı bulursa sizi kovalamayı düşündüğü için banyodaki rutubet ya da kombideki arıza gibi kusurlarla ilgilenmez. Bu durum sizin mevcut evinizdeki yaşam kalitesini düşürecektir.

Diyeceğim, eğer ilişkiye bir ayağınız içerde bir ayağınız dışarda devam ediyorsanız zaten o ilişkinin bir yere varma ihtimali düşük olur. Daha iyisini bulma düşüncesiyle mevcut ilişkinize emek harcamazsanız o ilişkiyi sevmezsiniz. Bazı kişiler romantik bir ilişki yaşarken sosyal ortamlarda partneriyle çok yakın görünmek istemezler. Çünkü, misal, kampüste el ele tutuşup gezerseniz mevcut ilişkinizi kamusallaştırarak potansiyel kapıların, hepsini değilse de, bir çoğunu kapatmış olursunuz. Ortamlarda birisi sizi sorduğunda “Onun sevgilisi var” denir. Belki sizi soran kişi şimdiki sevgilinizden daha iyi… O seçenekleri kaçırmamak için ilişkinizi kendi çevrenizde resmileştirmek istemezsiniz.

Çok sayıda kişiyle flörtleşmek, potansiyel partnerleri tüm detaylarına bakarak kıyaslamak ve seçenekleri kaçırmamak için kapıları açık tutmak tam da liberal ideolojinin bizlere dikte ettiği “rasyonel” davranış biçimleri. Nihayetinde “liberal” insan, hayattaki tek amacı faydasını maksimize etmek olan hedonik bir keyif makinasından ibaret. Fakat davranışsal iktisat araştırmaları bu liberal davranış biçiminin emek ve sevgi arasındaki ilişkiyle çeliştiğini gösteriyor. İnsanlar çok mantıklı davranıp kısa vadeli çıkarlar peşinde koşarken uzun vadeli ilişkileri kaçırabiliyorlar. Peki açık tuttuğunuz kapıdan daha iyi bir seçenek içeri girerse davranışınız rasyonelize edilmiş olur mu? Hayır, çünkü yeni sevgiliniz bir öncekinden ne kadar iyi olursa olsun dışarıda ondan da iyi başka bir seçenek daima vardır. Tinder ve benzeri online dating uygulamaları bu çelişkiye körükle gidiyorlar. Hem bir önceki yazıda anlattığım tercih paradoksuna hem de kapıların sürekli açık kalmasına zemin hazırlıyorlar.

KAPILARI KAPATMAK

Akıl ya da tavsiye verecek değilim tabii ama bu durumlarda yapılması gereken en doğru şey liberal dogmanın tam tersini yapmak, yani kapıları kapatmak. Mesela nişan yapmanın mantığı biraz buradan geliyor. Cümle âlemin önünde nişan ya da söz yaparak birlikteliği kamusal bilgi haline getirip mesaj atan eski sevgililere kapıları kapatmış oluyorsunuz. Çünkü ancak kapıları kapatarak mevcut ilişkiyi ilerletebilirsiniz.

Doktora için Amerika’da sadece iki okula başvurmuştum, Utah ve UMass… Birbirine denk bu iki okuldan da kabul alma ihtimalim epey yüksekti. Nitekim Utah Üniversitesi hızlı bir şekilde bana kabul mektubu göndermişti. İçerden aldığım bilgiye göre diğer okul da beni listeye almıştı. Eğer UMass de bana kabul e-maili gönderirse muhtemelen uykusuz geceler beni bekleyecekti. Günlerce ikisi arasında gidip gelecek, farklı mevsimlerdeki sıcaklık ortalamalarından şehir içi ulaşım olanaklarına, ev kiralarından çalışılabilecek kafelere kadar gerekli gereksiz bir sürü kıyaslama yapacak, Craigslist’te saatlerce gezinecek, bütün hocalarımdan fikir alacak, yine de karar veremeyecek ve son gün saat 23:59’da neredeyse rastgele bir şekilde birine kabul e-mailini gönderecektim. Aklım da diğerinde kalacaktı. Daha sonra, gittiğim okulda karşılaştığım ilk sorunda “Keşke diğerine gitseymişim” diye kendi kendimi yiyecektim (bkz. pişmanlık teorisi). Olacakları bildiğim için Utah’ın teklifini aynı hızda kabul etmiş, ardından da UMass doktora komitesine Utah’ı kabul ettiğimi belirten bir e-mail göndererek o kapıyı kapatmıştım. Ne Utah Üniversitesi dünyanın en iyi okuluydu, ne de Salt Lake City dünyanın en iyi şehri… 6-7 sene emek harcadım. Hem üniversitemi hem de Salt Lake City’yi çok özlüyorum.

Anıl Baba, Kaynak: birgün

İZDİHAM

İzdiham'ın 47. Sayısı çıktı. Buradan ulaşabilirsiniz.

Büyük bir heyecanla beklediğimiz yeni sayıda ”Yaşar Ercan, Gündüz Vassaf, Gökhan Özcan, Yankı Yazgan, Ali Ayçil, Elif Aşiran, Dilek Kartal, Bülent Parlak, Turan Karataş, Seda Nur Bilici, Ahmet Aslan, Sulhi Ceylan, Sümeyye Dursun, Rümeysa Kocaman, Abdullah Harmancı, Hüseyin Hakan, Cüneyt Gönen, Yasin Kara, Ahmet Enis Gürcan, Akın Akaoy, Onur Bayrak, Bekir Şamil Potur, Enes Aras, Mustafa Toprak, Faruk Sarıkavak, Tuğba Karademir, Halil Ecer, Vedat Milör” gibi isimlerin metinlerine yer veriliyor.

Bir Cevap Yazın