İbrahim Varelci, Eda Tezcan’ın Masumiyet Daima adlı hikâye kitabını değerlendirdi

Hikâye denildiğinde insanın içine ilk düşen duygu samimiyet oluyor. Samimiyeti var eden duygu da masumiyettir elbette. Unutulmaz hikâyelerin odak noktasına bakıldığında bunu hemen görebiliyoruz. Bir yazar, sert bir hikâye yazarak da samimi olabiliyor, bir aşk masalı yazarak da. Burada konunun önemini elbette göz ardı edemeyiz; ama hikâyede ne anlattığınızı biraz da nasıl anlattığınız belirliyor. Bu yüzden elimize bir hikâye kitabı aldığımızda, oradaki kahramanların yerine kendimizi koyuyoruz, onlarla seviniyor onlarla üzülüyoruz. Bunu sağlayan işte anlatıcının samimiyet duygusunu hikâyesine giydirmesi. Ve bunu da kimsenin gözüne sokmaması. O ince çizgi çok önemli. Okuyucunun en çok özdeşlik kurduğu türlerden biridir hikâye. Romanlarda karakterler elbette daha baskındır ama hikâyenin o küçücük dünyasında cereyan eden küçük ama etkili hadiseler bizde derin izler bırakabiliyor. Üstelik yazar, bunu bir sohbet havasında yazınca, olaylar akarken, kendinizi hikâyelerden bir parça gibi hissedebiliyorsunuz. İşte bunu başarmanın belirli bir matematiği yok. O sizin içinizde varsa var.

Ayakkabılar sıkıyor. Ayakkabılar değil sıkan kalbimi bir el sıkıyor. Kalbim sıkışıyor. Özlediğim sevgilimi düşünüyorum. Ayakkabılar sıkınca neden o aklıma geliyor? Neden o varken hayatımda duraklar bu kadar kalabalık, insanlar bu kadar asık yüzlü, ayakkabılar bu kadar sıkı değildi? Hiçbir fikrim yok. Bekliyorum. Yere bakıyorum, ufka bakıyorum, insanlara bakıyorum. Bermuda şeytan üçgeni yarattım şu küçücük durakta kendime. İçinden çıkılmaz bir hal alıyorum. * 

Yaşayan hikâyeler, okuyana daha sıcak geliyor. Çünkü duygular güncelliğini hiçbir zaman kaybetmez. Aşk her zaman aşktır, kişiler değişse de hissettiklerimiz hep aynı şeyler. Dünya hızla değişse de insani yönlerimiz hep aynı, bazen derinlere gömülse de onlar aslında hep orada. Yeter ki bunu görebilen göz olsun, o duyguları sisli dünyalardan ışıldayan dünyalara taşıyabilen insanlar olsun, bize o hissi yaşatan hikâyeler olsun.

Artık gözümdeki yaşı saklayacak değilim. İçim içim paramparça olmuştu. Ben ki sözde en güzel aşk sözcüklerinden koca bir kitap yazmıştım. O an anladım ki aşk sayfalar dolusu yazmakla anlatılmıyor, aşk böyle yaşanmıyor. Aşk tahta bir bankta bir ezan sesini sessizce bekleyerek devleşiyordu. * 

Hikâye anlatmak biraz da insanın kendini anlatmasıdır. Acıları, sevinçleri, hüzünleri, mağlubiyetleri, bir türlü kazanılamayan o zaferleri, başarısızlıkları, acı kayıpları, her şeye rağmen elde ettiğin mutlulukları; kısaca seni sen yapan her şeyi anlatmak… Hikâyenin insanı içine hapseden böyle bir yönü de var. Kelimelerle kurduğun küçük bir dünya. Hem misafiri olduğun hem de ev sahipliğini yaptığın şirin bir ev. Eda Tezcan; harf harf, kelime kelime, cümle cümle inşa ettiği kendi dünyasının kapılarını açıyor okuyucularına. Onun için mühim olan şey anlatmak, metinlerle insanların gönlüne dokunmak. Böylece, okuyucuları üzerinde manevi bir duygu kardeşliği hissi uyandıran bir dil ortaya koymaya çalışıyor. Hikâyelerinin samimiyeti de oradan geliyor.

*italik yazılar: Eda Tezcan, Masumiyet Daima, Dergâh Yayınları, 96 sayfa

 

 

 

 

 

İbrahim Varelci

İZDİHAM

 

 

 

 

 

 

izdiham dergi 42. sayı çıktı. Buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın