İbrahim Ayhan, Duvar

Akşama kadar herkes kaybolan çocuğu bütün mahalleyi didik didik arayıp bulmaya çalıştı da kimsenin aklına karakola haber vermek gelmedi. Geçen gün dedi Seher abla, geçen gün bir kaç kişi gecenin yarısına kadar mahallede bağırıp çağırdılar ama kimse çıkıp ne arıyorsunuz, gecenin bir vakti millete huzur vermiyorsunuz demedi. Belki de onlar kaçırdılar zavallı çocuğu. Seher ablanın sesi kalabalığın içinde kaybolup giderken herkesin aklında bir tek soru vardı. Güpegündüz mahallenin orta yerinde bu çocuk nereye kayboldu. Ya kim kaçırdı? O gece sabaha kadar çocuğu aradılar, hatta ertesi gün ve gecelerde de aramaya devam ettiler fakat umutlu hiçbir haber alınamadı. Yine aramaların yoğun olduğu bir gecede ben de yanıma aldığım eski bir el feneriyle kayıp çocuğu aramaya başladım. Çocuklar sever diye parkların olduğu yerlerde aramak geldi aklıma. Hemen en yakın parkın olduğu tarafa yöneldim . Yavaş yavaş azalan Fenerimin ışığını sağı sola tutup çocuğu aramaya başladım. Kendimi bir okul bahçesinde buldum. Fenerimi bir harabeyi andıran okulun duvar diplerine tuttum. Kayıp çocuğun herhangi bir yerde olabilme ihtimalini düşündüğüm için ışığı her yere tutuyordum. Işıkta beliren duvarlardaki yazılar dikkatimi çekti.  Son zamanlarda moda diye olacak ki bir çok yazar ve şairin güzel sözleri yazılmıştı soluk boyalı duvarlara . Duvarlardaki eski boyaların üstüne yepyeni ve afili yazılar. Kimi uzun, kimi kısa, kimisi italik kimisi düz. Tüm yazılara göz gezdirdim ama birini okumadan geçemedim. Hayatımda çok kitap okumadığım halde yazının ilk cümlesine kaptırdım kendimi. Fenerimin ışığı gözümü daha da kısmama neden olacak kadar cılızlaştı. Fenerin cılız ışığında donan şu cümleler beni epeyce etkiledi.

“ Kitaplar, onlar insanlara benzer, hatta onlardan daha dost canlısı, daha sevecen, daha yakın arkadaştırlar. Evet,  kitaplar en iyi dostlarımızdır. Tıpkı bizim gibi sevilmeyi, ilgi duymayı isterler. Bir köşeye atılıp terk edilmek istemezler. O yüzdendir ki tozlu raflarda, kuytu köşelerde, ücra kütüphanelerin insansız köşelerinde, evlerin terk edilmiş odalarının kırık dökük kitaplıklarında unutulmuş kitapların üstünde kirden bir tabaka var. İşte o kir tabakası kitaplara ait değil. O kir kalbimizdeki kitap sevgisizliğidir. O kir kitaplara bulaşmamış düşüncelerimiz, söze dokunmamış hislerimizdir. Ne zaman ki elimize alsak, ne zaman ki kapağını alıp sayfalarını çevirsek işte o zaman o kir tabakası pırıl pırıl bir güneşe evrilir. İçimiz aydınlanır. Kalbimiz tertemiz olur.

                                                                                                          Ben Buradayım

Bu sözlere kendimi bayağı kaptırdım ki kayıp çocuğu aramayı bile bıraktım. Bu yazının olduğu kitabı bulup okumak istedim. Fakat kitabın adına dair hiçbir şey yoktu duvarda. Kitabın veya yazarının bilgisine dair sorular kafamın içinde dolaşırken fenerimdeki son ışık huzmesi de yok olup gitti. Ortalık zifiri karanlığa gömüldü.

                                                                       ***

Güneş çıkıp ortalık ağarmaya başladı mı kayıp çocuğu arayan herkes evine çekilir sanki kaybolan çocuk bulunmuş gibi davranıyorlardı. Bakkal dükkana, doktor hastaneye, öğretmen okula, şoför durağa… kaybolan çocuk da kimsenin umurunda değildi sanki. Söylenenlere göre birkaç mahalleli karakola gidip çocuğun kayıp ihbarını vermiş. Karakoldaki memurlar da çocuğu gündüz değil de gece aramaya çıkabileceklerini söylemiş. Sanki herkes gece aramakta sözleşmiş gibi. Bu arada o geceden sonra yani çocuğun mahallede kaybolmasıyla mahallede pek de normal olamayan şeyler ortaya çıkmaya başladı. Neredeyse her gece ya bir eve ya da bir dükkana hırsızlar giriyor, istediklerini alıp ortadan yok oluyorlar. Her gece geliyorlar, gündüzün ortasında geliyorlar, fakat kimse onları göremiyor, yakalayamıyor. Belli bir saatten sonra kadınlar, çocuklar sokakta gezemiyor. Laf atan mı dersin, taciz eden mi. Mahalledeki bu durum giderek daha da artıyor. Herkes bu durumdan rahatsız fakat hiç kimse kılını bile kıpırdatmıyor.  

***

Kayıp çocuğu aramaya diğer mahallelerden gelenlerin katılımıyla devam ettiler. Ben de yine fenerimi alıp tek başıma aramaya başladım. Fakat çocuğun yaşadığına dair herkesinki gibi benim de umutlarım azalmıştı artık. Ama yine de herkes canla başla aramaya devam ediyor. Uzun uzadıya bir yola girdim. Yaklaşık bir saat yürüdüm. Mahalleden epey uzaktaydım artık. Yanımdan insanlar geçiyor, hepsinin yüzü tanıdık geliyor fakat hiçbirini tanımıyorum. Yolun sonuna geldiğimde karşıma devasa bir duvar çıktı. Bir duvar mı dedim. Hayır, sadece bir duvar yoktu. Onlarca, yüzlerce, binlerce duvar vardı ve hepsinde de bir sürü yazı, fotoğraf, karikatür… Bütün duvarların içinden geçip o devasa büyüklükteki duvarın dibinde durdum. İçime bu duvarı aşarsam çocuğu bulacağım hissi doğdu. Fakat hangi yöne gittiysem duvar sanki bir şehri çevreleyen kale gibi karşıma dikildi. Fenerimin ışığı yine azalmaya başlamıştı. Bu saatten sonra eve dönmem sabahı bulurdu. Duvarın dibine oturup sabahlamayı bekledim. Etraftaki küçük küçük duvarlarda geçen gün karşılaştığım okulun duvarımdaki yazılara benzer yazılar vardı. Aklıma geçen günkü kitaptaki yazı geldi. Oturduğum yerde fenerimi tüm duvarlara tuttum. Yine kimi kısa, kimi uzun, kimi italik, kimi düz, kimi mavi, kimi yeşil farklı renk, boyut ve çeşitte bir sürü yazı. Fakat gözüm yine hepsinin arasından o yazıya takıldı. Gördüğüm yazı geçen gün okuduğum yazının devamıydı. Acaba dedim bu bir işaret midir? Bu kitap kayıp çocuğu bulmamda bana bir ipucu mu olacak? Fakat her iki yazının altında ne kitabın ismi ne de yazarına dair bir bilgi vardı. Sadece yazının en altında “Ben Buradayım” cümlesi yazıyordu. Acaba bu cümle bir ipucu mu dedim kendime. Yoksa kayıp çocuk kendisi mi bu yazıları yazıp ortadan yok oluyor ? Kendince saklanarak benimle oyun mu oynamak istiyor? Fenerimin ışığı yazının son kelimesinde bir yanıp bir sönerken aklımdaki soru işaretleri daha da artmaya başladı:

“ Kitaplar insanlara benziyor diyorsun. Peki kitaplar haram yiyip helal konuşur mu, yalan yutup doğru kusar mı, hırsızlık yapıp beylik taslar mı, çocukları istismar edip, kadınları döver mi? Eğer kitaplar insanlara bu yönden de benziyorsa o zaman ben onlarla hiç dost olamam. Sırrımı paylaşıp onlara derdimi söyleyemem. “

                                                                                                          Ben Buradayım

***

Sabaha doğru mahalleye dönüp evimin olduğu sokağa girdiğimde dışarda hiç kimseyi göremedim. Bir mezarlık gibi sessizliğe gömülmüştü mahalle. Tüm dükkanlar kapalı. Açık olan tek tük yerler gözüme iliştiyse de içindeki kişilerin tamamı bana yabancı gibi geldi.  İçimden acaba kayıp çocuk bulundu mu diye geçirdim? Uykusuzluk ve yorgunluk beni o kadar etkilemişti ki artık neredeyse olduğum yerde yığılıp kalacaktım. Odama geçip bir sersem gibi yatağa uzandım. Saatlerce, günlerce uyumak; beynimdeki her şeyi boşaltmak istedim. Sadece bir şey kalsın istedim. O duvarlarda okuduğum cümleler.

***

Baş ağrısıyla uyanıp yatağımda öylece kalakaldım. Yarım saatten daha fazla bir süre hareketsizce yatağımda boş duvara baktım. Dün gece olanların hala bir rüya olabileceğini düşündüm.  Ama öyle olmadığını biliyorum. Günlerdir aranan çocuğun mahalleliler tarafından el birliği ile öldürülüp metruk bir binaya atıldığını öğrendiğim anda içimde insanların iyi olabileceklerine dair hiçbir ümidim kalmamıştı. Dostum, akrabam, arkadaşım bildiğim herkesin birer katil olduğu düşüncesi – hem de masum küçücük bir çocuğun katili-  beni inanılmaz derecede sarsmıştı. Gün ağarır ağarmaz bu mahalleyi terk edip belki de benim dahi bilmediğim, duymadığım bir yere gitmek istedim. Terk edilmiş, kandırılmış, ihanete uğramış gibi tuhaf hisler içinde başımı çevirdiğimde yan tarafımdaki sehpanın üzerinde kayıp çocuğu ararken karşıma çıkan birçok duvarda içinden seçilmiş yazıların olduğu kitabın bana baktığını fark ettim. Günlerdir aradığım kitabı başucumda bulmanın şokunu ve heyecanını kısa bir süre içinde üzerimden atıp hemen okumaya başladım. Kitabın giriş cümlesiyle beraber kendimi büyüsüne kaptırdım.

“ Cihân-ârâ cihân içindedir ârâyı bilmezler

Ol mâhîler ki deryâ içredir deryâyı bilmezler”

İbrahim Ayhan

İZDİHAM

izdiham dergi 42. sayı çıktı. Buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın