Hermann Hesse, Demian

“Gerçekten yaşayan bir insan”ı saf dışı edecek bir kurşun yoktur Hermann Hesse’ye göre, aksi halde hiçbir insanın öyküsü yazılmaya değer olmazdı. “Bir benzeri daha olmayan, tamamen kendine özgü, her bakımdan önemli ve dikkate değer insan”dı gerçek insan ve onu saf dışı etmek mümkün değildi dünyadan. İlahî bir nitelik taşıdığından önemliydi onun öyküsü ve hayatı onu kendine götüren yoldu, kendini gerçekleştirmeye götüren yol. “Bir insanın” ne olduğunu bilenlere pek rastlanılmayan yeryüzünde başka hangi hikâye anlatılacaktı. Hiçbir zaman insan aşamasına ulaşamayan kişilerden söz ediyordu Hesse, “kurbağa olarak, kertenkele olarak karınca olarak” kalanlardan. Onlar da dinlemeliydi bu öyküyü, içlerinde dışarı çıkmak isteyen şeyi fark edebilmeleri için. Hayır, o kendine Tanrı süsü veren romancılardan değildi. Yapamazdı bunu. Kendi öyküsünü anlatıyordu zira Demian’da.

On yaşında bir çocuğu bir satranç taşı gibi siyah beyaz karelerin içine bırakır Hesse romanının başlangıcında. İki seçenek vardır çocuğun önünde: Biri evinin duvarlarıyla sınırlı olan aydınlık dünya, diğeri bu duvarların dışında kalan karanlık dünya. Anne, baba, kız kardeşler meleksi hayatlarıyla bir huzur sığınağı oluşturuyorlardı, evet. Fakat dışarıda, karanlık olsa da merak uyandıran başka bir âlem vardı. Doğrusunu söylemek gerekirse kendisine anlatılan öykülerin kötülerden söz eden bölümünü çok daha çekici buluyordu çocuk. Nasıl olsa bir sığınağı vardı korktuğunda kaçabileceği. Biraz heyecanın zarar vermeyeceği bir sığınak. Bu dünyaya bir kez kulak kabartmaya başlamasın insan, şeytanın ıslığı gecikmezdi. Nitekim gecikmedi Franz Kromer’in ıslığı.

“Emil Sinclair”di karanlığa çağrılan çocuğun adı. Roman, şüpheleri ve çelişkileriyle onun kendisi olabilmek için verdiği savaşı anlatıyordu. Arkadaşlarıyla otururken sırf dikkat çekmek için uydurduğu bir hikâyenin kurbanı oldu Sinclair. Komşusunun bahçesinden bir çuval elma çaldığını söyleyiverdi kahraman görünmek için. Oysa bu yalan, kendisinden yaşça büyük olan Kromer’in eline düşmesine neden oldu. Bahçe sahibine şikâyet etme tehdidiyle Sinclair’i uzun süre boyunduruk altında tuttu Kromer. Islığını duyduğu anda kendisine koşması ve isteklerini yerine getirmesi gerekiyordu. Bu yalan onu ailesinin huzur ortamına hasret bırakmış, “Artık benim değildi hiçbiri, onların kıvançlarını ve sessizliklerini paylaşamazdım,” dedirtmişti sonunda. İki dünya arasında sıkışıp kalan Sinclair’in esareti nihayet Max Demian adlı bir çocuğun ortaya çıkmasıyla son buldu. Demian, Sinclair’i Kromer’in şeytani ıslığından kurtarmakla kalmayıp yepyeni bir dünyanın kapılarını açtı ona.

Demian, Hesse’nin psikoterapi oturumlarının meyvelerinden biri kabul edilir. Onu bu seanslara götüren birçok etken arasında, aksayan evliliği, oğlunun ruhsal sorunları, babasının ani ölümü ve I. Dünya Savaşı’nın patlak vermesini sayabiliriz. Hesse büyük bir sinir krizi sonucu hastanede yattığı bu dönemde C. G. Jung’un öğrencisi Lang’la psikoterapi seanslarına başlar. Tedavi Hesse’nin hayatında bir dönüm noktası olduğu gibi, yazarlık hayatına da yansımıştır. Jung’un, Değişimin Sembolleri adlı eserinden etkilenen Hesse, Demian’da kendi değişiminin izlerini takip etmiş, yalnız çocukluğuyla değil, gençliğiyle de yüzleşmiştir.

Romanın ikinci bölümünden itibaren “Kabil” bir suç idolü olarak karşımıza çıkar. Suçlu fakat kahramandır Kabil. Alnındaki işaret korku salarak saygıdeğer kılmıştır onu. Zira bu dünya bilinen kutsal hikâyeleri tersine çeviren bir dünyadır. İncil kaynaklarına göre kardeşini öldüren Kabil’in alnına Tanrı tarafından bir nişan kondurulur. Yaptığını herkesin bilmesi amacıyla verilen bu nişana Demian’ın olumlu bir anlam yüklemesi başlangıçta Sinclair’i şaşırtsa da zamanla o da böyle düşünmeye başlar. “Cesaret ve karakter sahibi kişiler, başkalarına her zaman pek korkunç görünür.” Nihayet bir gün Demian, içinde iyiyi ve kötüyü aynı anda barındıran Abraxas isimli tanrıdan söz eder. Belki de bu sembol Hesse’nin içinden çıkamadığı dünyayla uzlaşı arayışına işaret etmektedir.

Sinclair’in ilk gençlik yılları ailesinden uzak geçer ve bu yeni şehirde içkiye verir kendini. Faust rüzgârları esmektedir bu sayfalarda. “Hayatımda ilk kez bir sarhoşluk durumunu yaşıyordum. Güzel değildi hani, son derece hazin bir şeydi…” diyen delikanlının bu durumu, karşılaştığı bir güzele olan hayranlığına kadar devam eder. Hesse, bu kez İlahî Komedya’nın sularına girer ve Dante’ye gönderme yaparak bu bölüme “Beatrice” adını verir. Sinclair’in kendisiyle tek kelime konuşmadığı fakat onu sefahat bataklığından çekip çıkaran bu kız da “cismani denemeyecek elleri ve yüz çizgileri olan” bir Beatrice’dir.

O halde resmini yaparak ebedileştirmelidir Beatrice’i. Resim malzemelerini kutsal nesneler gibi bir araya getiren Sinclair, çocuksu bir mutlulukla fırçayı eline alır. Kitabın bu sayfalarına da Dorian Gray’in Portresi’nin ışık ve gölgelerinin düştüğünü söylemek mümkün. Rüya gibi bir yüz belirmiştir kâğıtta; “Gerçek denemeyecek, ama ondan daha az değerli görülemeyecek” bu resmin bir kız yüzünden çok bir delikanlının başına benzetilmesi, “bir çeşit Tanrı tasviri ya da kutsal bir mask” olarak nitelendirilmesi, nihayetinde portrenin ressamın düşüncelerine eşlik ederek hayatını onunla paylaşması Oscar Wilde’ın dünyasına atıflardır. Sinclair bitirdiği tabloda önce Beatrice’i, sonra Demian’ı, daha sonra da kendisini görecektir. Sonunda resim düşünsel bir evrim geçirerek Demian’ın annesi Eva’ya dönüşür. Kendine giden yoldaki son uğrağı Eva’ya.
Demian simgesel yönüyle göz kamaştıran bir roman. Sinclair’in baba evinin kapısındaki aile arması bu ögelerden. Evin sakinlerinin dikkatini çekmeyen hayal meyal bir kuş. Demian fark ediyor ilk. Bu kuş eser boyunca sık sık karşımıza çıkıyor ve kendi kabuklarını kırıp doğmaya hazırlanan insanlığın sembolüne dönüşüyor. Kırılan kabuk eski dünyadır Hesse’ye göre: “Devcileyin bir kuş yumurtadan çıkmaya savaşıyordu; yumurta ise dünyaydı ve dünyanın bu amaçla yakılıp yıkılması gerekiyordu.” Sinclair’in I. Dünya Savaşı’nda ağır yaralanması da bu kabilden bir sembol olabilir. Yeniden doğmak için ölüme ihtiyaç duyar insan. Nitekim buradaki sembolü Jung anında tanımış ve Hesse’yi “ustaca yazıldığı kadar gerçek olan” eseri için tebrik etmiştir.

Hesse’nin kullandığı bütün karakterlerin semboller olduğunu söylemek yanlış olmaz. Demian ismi, Sokrates’in “daimonion” kavramını çağrıştırır. Sokrates bu kelimeyi insanın içindeki yol gösterici ses için kullanmıştır. Kromer “gölge”dir. Her insanın şeytanı vardır gölgesi gibi onu izleyen. Demian ise “lider” ve “öz”ün arketipidir. Bayan Eva’ya gelince, onu da “büyükanne”nin sembolü olarak değerlendirmek mümkündür.
Ruhsal bir yolculuk olarak da nitelendirilebilir Hesse’nin romanı. Yol boyunca farklı rehberlerle tanışılmıştır. Bu rehberlerin başında Nietzsche gelmektedir. Eserde bir çocukluk anısı olarak anlatılan yaralı at, Nietzsche’nin penceresinden görüp boynuna sarıldığı kırbaçlanan yaşlı atı çağrıştırmaktadır: “Henüz koşumları üzerindeydi atın, bir köy arabasının önünde yatıyor, açılmış burun kanatlarıyla bir şeyler aranır gibi nefesini acınacak biçimde havaya üflüyor, vücudundaki görünmez bir yaradan kanlar akıyordu; öyle ki yolun beyaz tozu kanı eme eme doymuş, koyu bir renk almıştı…”
Bu rehberler arasında Novalis ve Bach da bulunmaktadır. Eser artık bir rehbere ihtiyacın kalmadığı, Sinclair’in kendine yetebilecek kadar güçlendiği zaman sona erer. Geldiği nokta insanın rehberinin kendi içinde olduğudur. Hesse bu görüşüyle ilgili Lang’la yapılan bir terapinin akabinde “Noel” (1917) adlı yazısında şunları dile getirmiştir:

“İsa’nın öğretisi, Lao Tse’nin öğretisi, Vedaların öğretisi ve Goethe’nin öğretisi, baki insanlığı bulduğu için aynı şeylerdir. Yalnızca bir öğreti vardır. Yalnızca bir din vardır. Yalnızca bir mutluluk vardır. Bin şekil, bin ilan eden, fakat yalnızca bir çağrı, bir ses. Tanrı’nın sesi Sina’dan ve İncil’den gelmiyor, aşkın, güzelliğin, kutsallığın özü Hıristiyanlıkta yatmıyor, Antik dönemde yatmıyor, Goethe’de değil, Tolstoy’da değil; o, senin içinde. Senin ve benim içimde. Her birimizin içinde. Bu, kadim ve tek geçerli olan gerçektir. ‘İçimizde’ taşıdığımız ‘Gök krallığının’ öğretisidir bu.”

Acaba Hesse farkında olmaksızın fıtrattan mı söz ediyordu!

Kaynak: ArkaKapak

İZDİHAM

İzdiham 39. sayı çıktı. “Benim içimde biri var. Ne ölüyor, ne sağ bırakıyor.” diyorsanız İzdiham’ı mutlaka okuyun.

İzdiham bu sayısıyla birlikte sinemadan müziğe, edebiyattan psikolojiye kadar birçok alanda farklı bir bakış açısıyla usta ve genç yazarları bir araya getiriyor.

İzdiham, sayıların peşinden değil iyi metinlerin peşinde koşmaya devam ediyor.
Dergimizin 39. Sayısına BURADAN ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın