Gökhan Özcan, Berrak ve Bulanık

Durağanlıktan sıkılan biri olmamıştı hiçbir zaman. Kendini vakit geçirme baskısı içinde hissetmiyordu, hissetmemişti. Zamanın içinin neyle doldurulacağı konusunda kendine özgü bir cevabı, bir netliği, bir berraklığı vardı. Bunu tartışmaya açmıyor, zamane dolduruşlarına gelmiyor, kendi bildiğine, hissettiğine inanmayı şartlar ne olursa olsun sürdürüyordu. Suyun berraklaşabilmek için, akıntıların önüne katıp getirdiği kumdan, çamurdan arınması, zaman zaman durması, durulması, dinginleşmesi gerekiyordu. Bulanıklığı gidermenin bundan başka bir yolu yoktu.

Belki bunu biraz açmak gerekiyor. Mesela bir bankada işlem sırasının gelmesini ya da yavaş hareket etmekte ısrarlı bir asansörü beklemek onu da canından bezdiriyordu elbette, herkes gibi. Ama evde, çay içebildiği bir mekanda, bir ağacın altında, deniz kenarındaki bir sandalyede, etrafı görebileceği bir balkonda, beyninin içine işleyen gürültülerin olmadığı herhangi bir yerde uzun zaman öylece oturabilirdi. Hiçbir şey yapmadan, hiçbir şey okumadan, hiçbir şeyi tuşlamadan, hiç kimseyle konuşmadan… Bundan sıkılmazdı, kalkıp gitmek için deli olmazdı, kendisini o halden kurtaracak bir harekete ihtiyaç duymazdı.

Birileri kendi kendisiyle kaldığını görünce, “Boş boş oturmaktan sıkılmıyor musun?” diye sorardı sık sık. İnsanın boş boş oturmasının çok da mümkün olmadığını bilirdi. Çünkü insanın bedeni koşuşturmaya biraz ara verdiğinde zihni hemen harekete geçiyordu. Etrafını görme, neler yaşandığını gözleme, hayatın sokak aralarına, hikayelerin derinliklerine, sözlerin enginliklerine nüfuz etme imkanı bulunabiliyordu. Bütün bunların tek tek ve beraberce ne anlama geldiği üzerine düşünmek mümkün olabiliyordu. Bunu biliyordu. Çünkü kendi tenhasında bunları zaten çok sık yaşıyor, düşünüyor, hissediyordu.

Uzaktan bakınca fazlasıyla durağan görünen böyle bir dış kabuğun içinde çok zengin bir dünya kurulabileceği fikrini daha küçük bir çocukken keşfetmiş ve sonrasında sonsuz kere tecrübe etmişti. Bugün şu dünyada gerçekten yaşadığına dair bir kanıt aransa; hayatındaki gelmiş geçmiş olaylar zincirinden daha ziyade, o olayların da gerçek anlamlarına kavuştuğu uçsuz bucaksız iç dünyasını, orada biriken rengarenk insanlığı gösterirdi.

Buna karşılık, bir yerde iki dakika sabit kalamayan, sürekli bir hareket ihtiyacı içinde olan, sürekli kendini eğleyecek, heveslerini okşayacak bir değişim arayan, neredeyse hiçbir sözü bitinceye kadar dinleyemeyen, etrafındaki hiçbir hikayeye ve aslında hiçbir insana sahici bir dikkat ve ilgiyle bakmayan, buna yetecek sabrı olmayan insanların bütün o iri iddialarına rağmen aslında hiçbir anlama tam olarak kök salamadıklarını müşahede etmişti. İnsan dış dünyasındaki hareketi arttırmak ve sürekli hale getirmek isterken bilinçsizce içindeki dünyanın zenginliğinden vazgeçiyordu yavaş yavaş.

Bir tenhada boş boş oturduğu zannedilenlerin içinden sayısız şey gelip geçiyordu, tecrübeyle sabitti bu. Ama kendini sürekli bir harekete mecbur kılanların, pırıltısı bir sonraki güne kalmayan şu gündelik eğlenceler dünyasının içinden geçip gitmekten öte bir hikayesi var mıydı, orası tartışılır!

Gökhan Özcan, Kaynak: Y. Şafak

İZDİHAM

izdiham dergi 42. sayı çıktı. Buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın