Ferhat Toka, Ölümün Tragedyası

Bir eski Acem şairi:
“Ölüm adildir” diyor
“aynı haşmetle vurur şahı fakiri”
Nazım Hikmet

“Sen varsan o yok, o varsa sen yoksun”
Epiküros’un Menoeceus’a mektubundan

Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber
Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber?
Necip Fazıl

Yaşama dair en demokratik olay ölümdür. İçerisinde hayat bulunan tüm canlıların mutlak olarak tadacağı şey olarak kayıtlara geçer. Evrenin yaratılışından itibaren, hayat bahşedilen her bir türün mutlak sonla karşılaşması tabiatın bir gereği olarak kabul edilir ve kabullenilir. Doğumdan itibaren hayatımıza dair bilebileceğimiz tek olgudur ölüm.

Ölüm sadece canlıların bedenlerine ilişkin değildir. Bir toplumun ölüm imgesi o toplumun ölüme karşı duyarlığını gözler önüne serer.

Ölüm bizimle birlikte doğar. Dünyaya geldiğimizin vakte kadar o yaşamış olduğumuz hayatla birlikte dans eder. Dansın sonunda kendini dışarı atar ve bizi sonsuzluğa sürükler. Ölüm dünya üzerindeki yaşamı temizler. Sirkülasyon halidir. Mutlaklığın önüne geçmiştir ölüm. İnsanın belleğinin de sona erdirilmesidir. İşkenceden kurtuluştur. Auschwitz Kampında yaşadıklarını bir ömür belleğinde tutan bir insan için ölüm kurtuluştur. Ya da Guantanamo cezaevinde uğradığı işkenceleri unutmak ölümle son bulur. Pişmanlıkları ve gözyaşlarını aramaya son vermektir.

Ölüm teolojik olarak başlangıçların son bulmasıdır. Yine İslam Peygamberinin “Ölmeden önce ölünüz.” öğretisi mevcut hayatın daha yaşanılabilir kılınabilmesi için gereklidir. Ölmeden önce ölmek hayatla olan mutlak bağın kesilmesi için gerekli bir hatırlatmadır. Ölümlü olduğunu bilmek azgınlaşacak bireyin saldırganlığına ket vurur. İnsan sonrasını düşünen bir varlıktır. Geleceğe yatırım yapar. Fakat bu yatırımı yaparken kendisini değil, kendisinden sonrakileri düşünür. Çünkü öleceğini biliyordur.

Diktatörlerin en büyük özellikleri ölüm düşüncesinden uzaklaşmış olmalarıdır. Ölüm düşüncesinden uzaklaşan bilinç her şeyi meşru görmeye başlar. Bu meşruiyet onda güç arzusunu meydana getirir ve bu düşünce ile birlikte gücünü daha fazla artırmak için türlü şiddete başvurup insanları sindirmeyi amaçlar, bunda da başarılı olur. Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayan bir insan zihnen diktatör olmuştur. Nitekim Hitler’den Mussolini’ye, Saddam Hüseyin’den Beşar Esed’e kadar tüm diktatörler kendi ölümsüzlüklerini pekiştirmek için binlerce insanı öldürmekten çekinmemişlerdir. Sırf kendi iktidarları ölümsüz olsun diye milyonlarca ölüme sebep olmuşlardır.

Vahşi doğa diye tabir edilen genelde yırtıcı hayvanların hüküm sürdüğü yaşam alanların da ise durum daha farklıdır. Orada hayatta kalabilmek için öldürmen gerekir. Ölümü hakketmişsen hayatta kalma becerilerini kaybetmişsin demektir. Fakat insanın yaşaması için – istisnai durumlar hariç – öldürmesi gerekmez. Çünkü konuşma ve anlaşma, düşünme ve muhakeme etme yeteneği onun öldürmeden ve öldürülmeden yaşanılabileceği şansını kendisine sunmasıdır.

Fakat;
Her ne kadar yukarıda canlılar üzerinden ölümlerden bahsetmiş isek de, somut canlı olarak ölümden ziyade bir o kadar korkunç olan soyut canlıların ölümü de trajik olabilmektedir. Bir toplumun dili, bir toplumun kültürü, bir toplumun gelenekleri de ölünce o toplumun kendisini ölümü sayılmaktadır. Bir toplumu var eden öğelerin yaşayabilmesi için toplumun değerlerine karşı savunmaya geçilmesi gerekmektedir. İnsan nasıl kendine karşı bir saldırıda bulunulduğunda savunma mekanizmasına geçiyorsa, kendi varoluşunun göstergesi olan soyut değerlere de saldırı olduğunda mutlaka savunmaya geçmesi gerekir ki, yoksa kendi varoluş sebeplerinden en büyüğünün ortadan kaldırılmasına sebep olacaktır.

Bugün milletlerden ve onların kültür, gelenek ve dillerinden bahsedebiliyorsak onları ölüme terk etmemelerinden kaynakladığını söyleyebiliriz. Toplumların varoluşu aslında soyut canlılıklarından gelir. Soyut canlılık, yani kültür ve gelenekleri diri tutulduğu müddetçe o toplum dünyadaki söz sahibi olma yetisinden mahrum olmayacaktır. Daha doğrusunu da söyleyecek olursak bireylerin toplumsal olarak gelecek nesillere bıraktığı en büyük miras soyut canlılıklarıdır. Hayrat yapmak, bina inşa etmek, ibadethane yapmak gelecek nesillere aktarılacak bir miras değildir. Asıl miras kültür ve geleneğini bırakmaktır.

Sonluluk, sınırlılık insandaki çizgisel zamanın son bulduğu ve insanın sonsuzlukla buluştuğu bir noktaya dönüşür.

Ölüm hayat savaşının bir sonucudur. Bu savaştan kimse galip çıkamaz. Kainatta ölümün gücüne erişilebilecek güç yoktur. Ölümün kazanamadığı savaş yoktur. Dünya sahnesi bitene kadar ölüm tüm savaşlardan galip gelecektir.

Evet, ölüm en demokratik olaydır. Dünyanın en büyük kralı da olsanız, cihan padişahı da olsanız, tüm dünya sizin de olsa, dünyanın en fakir, en kısıtlı insanı ile birlikte aynı hakkı ve duyguyu tadacaksınız.

Ölüm güzel başlangıçların habercisidir. Bazen bir kişinin ölümü bir toplumun kurtulması demektir.

Ölümün perde arkasındaki haberi görmek lazım.

Ferhat Toka

İZDİHAM

izdiham dergi 42. sayı çıktı. Buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın