Erdem Öztaşa, Bir Ruhun Zirvesinde

 

Ruhunun ıslak merdivenlerinden yavaş yavaş yukarı doğru çıkıyordu. Önünde karanlık… Ama her adımında o karanlık aydınlanıyordu, önünde bir fener gidiyordu sanki… Belki de kalbiydi önünü böyle aydınlatan… Belki de zihnini kemiren hayâldi karanlıkları nûrlaştıran…

Merdivenleri çıkarken duvarlarda hep gördüğü hayâl vardı yine… Hayâlinin resmi tablolaşmış ruhunun duvarlarında, ve merdivenlerin ıslak olmasının sebebi de kalbi üzerinden akan kanın nemi… Peki, kalbini kanatan neydi? Kalbini kanatan, bilinmeze duyduğu özlemdi sadece. Onun yokluğunda ruhunu kanatan bir boşluk… Ve merdivenleri çıkarken fark ettiği bir diğer nokta da şuydu ki, merdivenlerin biçimi de harflere benziyordu.

“Mahrumluk, insanın içinde bir şeyler kopartıyor. Ondan mahrum olmak, ruhumu kanatıyor. Kalbimi sanki bir şeyler sağa doğru, sola doğru geriyor. Yanma hissi var ruhumun her zerresinde…” dedi kendi kendine, ruhunun merdivenlerini çıkarken. Ancak arkadan kulaklarına bir ses çarparak geliyordu: “Gerçekten bir çok genç insanın yaptığı hata, terk edilmişlik içinde yalnız kalmadan sevmektir.” Bu sesin sahibi Rilke’ydi. Arkasını dönünce onu gördü merdiven basamaklarının üzerinde… Ellerinde bir kitap ve bir kalem… “Vasat insan elbette böyle yapmaya devam edecek” dedi sonra kaldığı yerden devam ederek… Kendinden emin bir hâli vardı. Onun yanına doğru adım atmıştı ki Rilke bir anda ruhunun göklerine doğru çıktı, kayboldu. Kendi kendine sorgulamaya başladı bir şeyleri, bu cümleleri duyduktan sonra. Bir ürperme geldi tüm vücuduna… Merdivenleri koşarak çıkmaya başladı bu kez. İki basamak birden atlayarak ilerlemeye çalışıyordu. Ruhunun zirvesine ulaşmalıydı, çünkü o zirvede hayâlini bulabilirdi.

“Ben” dedi kendi kendine, “ruhumda sefere çıktım, çünkü anlıyorum ki O’nu sadece içimde bulabileceğim.” Merdivenler darlaşmaya başladı çünkü hüzünlenmişti, ve karanlık çökmeye başladı arkasına doğru. Önündeki ışık da iyice matlaşmaya başlamıştı. “Işk aşk demektir, aşk kelimesi ışk diye de okunurmuş. Işık aşk demek o hâlde. Önümü aydınlatan nur da aşktan doğan bir hâle demek” diye konuşuyordu kendi kendine. “Ve bu ışık matlaşmaya başladığına göre, acaba içimdeki aşk mı sönüyordu?”

Büyük bir yorgunluk çöktü üzerine, dizlerinde derman kalmamıştı. İhânetin acısını duyuyordu kemiklerine kadar. “Bulmam lazım, onu bulmam lazım” diyordu ama içinde güç kalmamıştı onu bulabilecek, ve belki de merdivenlerin darlaşması, her yerin kararması… Bunlar pes etmenin, artık onu unutmanın ve onun bıraktığı yara izleriyle yaşamanın alâmetiydi. Soğuktu ruhunun merdivenleri… Islak ve soğuk… Darlaşmıştı ruhu… Yürümek istese de yürüyemezdi artık. “Demek Rilke’nin mânâsı da buymuş” dedi kendi kendine tekrardan… Yorgun bir şekilde merdivene oturdu, ıslak ve soğuk merdiven ciğerlerini donduruyordu. Soğuk nem, buz gibi olan merdiven kalbinin üzerindeki ateşe doğru hareket etmişti. Direnecek hâli kalmamıştı kalbin de bu soğuk karşısında. Elinden geldiğince uğraşıyordu onu unutmamak, sıcaklığı daim tutmak için ama başaramıyordu. “Artık her şey bitti galiba” dedi. “Demek yoluma bundan sonra o olmadan devam edeceğim” dedi. Kalbi ve ruhu buz gibi olmuştu ama o boşluk hissi hâlâ bırakmamıştı her yerini… Bir ânda bir boşluk hissetti bedeninde. Evet, ayakları yerden kesilmiş, havaya doğru uçuyordu. Ruhunun gezegenlerine doğru hareket etmeye başlamıştı bedeni… Merdiven basamaklarını çıkmıyordu, tıpkı Rilke gibi uçarak süzülüyordu merdivenler üzerinde. Duvarlardaki fotoğraflar uçarken oluşan rüzgâr sayesinde bir bir yere çakılıyordu. Ve yere düşen fotoğraflardan da bir buhar çıkıyordu yine gökyüzüne doğru ve o buhar takip ediyordu Murad’ı arkasından… Düşen fotoğrafların sesi de tüm bedeninde yankı yapıyordu Murad’ın. Ruhun her yeri de titriyordu her cam kırığında… Fotoğraflar düştükçe dermanı kalmıyordu ruhunda… Sanki bir şeyler ilk basamaklara doğru çekiyordu onu ama o pes etmiyordu, ileriye doğru, karanlığa doğru süzülüyordu. Yüzüne vuran rüzgârda hayâlinin kokusu vardı, tüm vücudu onun esanslarına boyanmıştı. “Géniem’in kokusu bu” dedi, bir ân durakladı. Arkasına baktı, ama peşinden gelen buharlar ateş olmuştu, durursa, dönerse, girerse içine yine yanacaktı. Devam etti ileriye doğru, artık çok az bir mesafe kalmıştı zirveye ulaşmasına… Kalbi heyecandan küt küt atmaya başlamıştı. Bu sırada zirveden üzerine doğru kocaman bir fotoğrafın düştüğünü gördü. Durdu, gözleri fal taşı gibi açıldı. Üzerine doğru gelen fotoğrafın kenarlarından ateşler yükseliyordu, ama Murad o fotoğrafın içinden geçmek zorundaydı. Gözlerini kapattı, nefesini tuttu ve hızlıca geçti en büyük fotoğrafın da içinden. Düşen fotoğraf Murad’ı takip eden ateşin içerisine düştü ve müthiş bir patlama oldu. Ateşler Murad’a kadar yükseldi ve korkunç bir çınlama ve sarsıntı oldu. Canı yandı Murad’ın. Titredi, gözleri doldu. “Ahh” dedi yürekten bir iç çekmeydi bu. “Tekrardan mı? Bu kadar çabadan sonra tekrardan mı Allah’ım?” dedi. Çıkmıştı zirveye… Rilke orada bekliyordu Murad’ı. Şaşırdı.

“Gözlerin dolmuş, ağlamışsın” dedi Rilke.

“Evet” dedi Murad. “Ondan kurtulmuşken tekrardan çöktü kalbime acı…” Rilke’yi elinden tuttu ve boşluğu işaret ederek dedi ki: “Bak! Oradaki lavlar duruyor ruhumun dibinde. Ben ise zirvesindeyim. Ne yapacağım şimdi? O güzellik ruhumu yaktı, bitirdi. Artık korkuyorum” dedi Murad. Ve Rilke’nin Duino’sundan bir mısra koptu kalbine doğru: “Güzel olan başlangıcıdır yalnızca korkunç olanın.” Titreme sardı bedenini Murad’ın. O ufak sevinç de kaybolup gitti kalbinden. Bir ânlık mutluluk nasıl da uçup gitmişti?

Murad, korkuyor ve gözyaşı döküyordu. Zirvenin müthiş rüzgârı da savuruyordu bedenini… Ruhunun dibi yanıyor, zirvesi uçuyor, buz gibi… “Bu nasıl bir çelişki Allah’ım” dedi. Islaklık hâlâ duruyordu, nemliydi yer… Kenarda yürümek isterken bir ân ayağı kaydı, boşluğa doğru yuvarlanırken Rilke tuttu ellerinden, “tutun bana” dedi. Bu sırada da bir müzik sesi geliyordu ateşin içerisinden… “Şarkı varlığın ta kendisi” dedi Rilke. “Belki de o ateşin içinde varlığına kavuşursun tekrardan. Burada benliğini kaybetmişsin” dedi. Ama Murad elini bırakmıyordu Rilke’nin, gözlerinden yaşlar akıyor ve korkuyordu. Rilke hızlıca çekti onu yanına. “Yolda çok mutluydun değil mi” diye sordu Rilke. “Yolculukta çok mutluydun değil mi?” dedi. “Her mutlu mekan, ayrılığın çocuğu ya da torunudur / geçilir şaşkınlıkla içinden” dedi Rilke. “Gerçek olmalıyız.” “Gerçek olmak zorunda mıyız sahiden? Yalan olsaydık ya!..” dedi Murad. Rilke tekrardan kanatlanmıştı, bir ânda kaybolup gitti. Murad yalnız başına kaldı zirvede. Heyecanlıydı, ama korkusu azalmıştı. Ateş çok yüksekteydi, sıcaklığını hissediyordu, ama zirve de soğuktu. Kararsızdı. Atlarsa geri dönüşü olmayabilirdi. Bir nefes aldı, heyecanlanmıştı. Ateşin içerisinde O’nun hâyalini görüyordu yine. “Gel” diye işaret ediyordu O. Kalbinden bir şeyler çekiyordu onu. Suratına doğru vuran ateş kalbinin buzunu da çözmüştü. Peki, her şeyin eskiye dönmesinin sebebi neydi? Tek bir anı… Sadece tek bir anı… İyice açtı gözlerini, bıraktı kendini lavların içine. O’nun gözlerine bakarak daldı ateşlere… “Ateşlerde yandım” dedi, çöktü tekrardan onun aydınlığına… Ateş tüm vücudunu sardı tekrardan ve kalbi ateşten bembeyaz oldu, dibine kadar yandı, içinde O’ndan başka hiçbir şeye yer kalmadı yine…

 

 

 

 

 

Erdem Öztaşa

İZDİHAM

 

 

 

 

 

izdiham dergi 42. sayı çıktı. Buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın