Emin Gürdamur’dan Yeni Bir Öykü Kitabı: “Ateşkes Çadırında Silah Sesleri”
Emin Gürdamur, son yıllarda Türk öykücülüğünde istikrarlı üretimi, disiplinli çalışması ve kurmacaya duyduğu derin ilgiyle dikkat çeken yazarlardan biri. Yazı hayatını yalnızca bireysel bir üretim alanı olarak değil, aynı zamanda edebiyatın imkânlarını genişleten bir düşünme alanı olarak da sürdürüyor. Bu yönüyle hem çağdaşları arasında saygın bir yere sahip hem de kendisinden daha genç kuşak edebiyatçılar için ilham verici bir örnek olmaya devam ediyor.
Gürdamur’un öykücülüğünde dikkat çeken en önemli özelliklerden biri, kurmacanın sınırlarını sürekli yoklayan bir anlatı anlayışına sahip olmasıdır. Metinlerinde çoğu zaman gerçeklik ile hayal, anlatıcı ile karakter, yazar ile kurmaca arasındaki sınırlar bulanıklaşır. Okur, bir hikâye içinde ilerlediğini düşünürken bir anda metnin kurduğu labirentin içinde kendini bulur.
Onun anlatı dünyasında karakterler çoğu zaman kendi yazgılarıyla hesaplaşır, kelimeler sıradan anlamlarını aşar ve hikâye bir noktadan sonra kendi kurallarını kendisi koyan bağımsız bir varlığa dönüşür. Bu tavır, Gürdamur’un öykücülüğünü çağdaş Türk edebiyatında özgün bir yere yerleştiriyor.

Yazarın Ateşkes Çadırında Silah Sesleri adlı kitabı da tam olarak böyle bir kurmaca evrenine kapı aralıyor. Okuru yalnızca bir hikâyeye değil, aynı zamanda hikâyenin kendi doğasıyla yüzleşmeye çağıran bir metinle karşı karşıyayız.

Emin Gürdamur’un Ateşkes Çadırında Silah Sesleri’ne başlamak üzeresin. Dış dünyanın gürültüsünden uzaklaştığını sanarak kapağı arala. Ancak dikkat et, okumaya hazırlandığın metin uslu bir hikâye değil, kuralları bizzat yazarın koyduğu hırçın bir “Nivola”.
Okumaya başladığında, hayatın ciddiyetinden kaçıp kitapları kendine “ateşkes çadırı” kılan Aziz’le karşılaşacaksın. Dünyayla uzlaşmamak adına kelimeleri katledip esrarengiz bir Mezarcı’ya gömdüren bir kelime celladı o. Sen satırların arasında güvenle ilerlediğini sanırken o, geçmişteki saplantısına benzeyen kurgusal bir kadını kendi hayaline hapsedip boşluğunu doldurmaya çalışacak.
Fakat labirentin merkezine yaklaştığında, kurmaca ile gerçeklik arasındaki ontolojik sınır paramparça olacak. Çünkü Nivola’da karakterler yazarlarına başkaldırırlar. Dördüncü duvar yıkıldığında, kurgusuna esir düşen adamın bizzat yarattığı karakter tarafından boğazlandığına şahit olacaksın. Kâğıtları yırtıp doğrudan dünyana çarpacak o isyan çığlığını duyacaksın: “Aziz diye biri hiç yaşamadı! Dirilerden kaçıp ölülere sığındın!”
Karar senin. Ya bu kitabı kapatıp sıkıcı gerçekliğe dön ya da tekinsiz çadıra adım at! Ama unutma, namlunun ucunda bizzat sen varsın!
İZDİHAM
Hepimiz Ölecek Yaştayız.
