13 Mayıs 2021

Emel Çelik, Sessiz Çığlıklarla Yok Olan Marmara Gölü

ile onur

Hayatı anlamanın en iyi yollarından birinin doğayı tanımak, ,kavramak ve hissetmek olduğunu
düşünmüşümdür hep. Okumasını bilen için; yeşiliyle, suyuyla, canlılarıyla adeta bir yaşam kitabıdır. Eşim
Veteriner Hekim, dolayısıyla doğanın içinde mesleğini icra ediyor. Fırsat buldukça onunla birlikte gezerek, bu
muhteşem kitabı okuyabilme fırsatım oluyor. Onunla köyleri, çiftlikleri dolaşmak; buralardaki hayatın içinde
bulunmak, yollarda önümüze çıkan manzaraların içinde kaybolmak çok keyiflidir benim için.
Geçtiğimiz aylarda, yine böyle bir iş gezisi için yola düştük. Gideceğimiz yer, ilimizin -Manisa’nın- şirin
ilçesi Gölmarmara’ydı. Sıradan bir yolculuk gibi görünse de içimde bir heyecan vardı. Çünkü Gölmarmara’da
bulunan Marmara Gölü’nü yıllar sonra tekrar görme şansım olacaktı. Vaktiyle bir okul gezisi için gitmiştik, bir
daha gitmek kısmet olmamıştı. Göl; ışıltılı sularında süzülen kayıkları, çeşitli kuşları, yeşille kucaklaşan kıyıları
ve çiçeklerin etrafa yaydığı mis gibi kokularıyla hâlâ hafızamdaydı. O muhteşem manzarayı eşime anlatırken bir
yandan da internetten araştırma yapıyordum. Göl hakkındaki bilgiler kısaca şu şekildeydi:
MARMARA GÖLÜ: Manisa’nın Gölmarmara ilçesinde bulunan; Salihli ve Saruhanlı ilçelerinin
sınırlarına da dahil olan bir göl. 20 bin kadar su kuşuna ev sahipliği yaptığı için Manisa’nın Kuş Cenneti
olarak da bilinmekte olup balıkçılığın hatırı sayılır bir yeri ve önemi var. Suyuyla çevreye hayat veren
Marmara Gölü “Ulusal Öneme Sahip Sulak Alan” olarak tescillenmiş, bitki türünün çeşitliliği çok fazla. 
Ayrıca yerli ve yabancı turistlerin ,kamp yapmayı sevenlerin uğrak yeridir.
Bu bölgeye sıklıkla gelen eşim, oradaki manzaranın anlattığım gibi olmadığını, gölde bir yok oluşun söz
konusu olduğunu söylüyordu. Benim hayalimde ise eskiden kalma bir görüntü vardı. Başka türlüsünü
düşünemiyordum. Marmara Gölü’nün bulunduğu yere gelmiştik. Sözde gelmiştik ama görünürde ne göl vardı
ne kuşlar. Aracımızla bir süre ilerledikten sonra, uygun bir yer bulup araçtan indik. Önümüzde gün batımına
doğru, kurak bir sonsuzluk uzayıp gidiyordu. Bu kurumuş sessizlikte yapayalnız ve çaresiz bir duruşla ara ara
karaya oturan kayıklar, manzarayı daha da ürkütücü hale getiriyordu. Şaşkınlık ve hayal kırıklığı içinde bize
yakın olan kayığın yanına yaklaştık. Yıpranmış, boyaları dökülmüştü. İçinde, sahibinden kalma birkaç parça
eşya vardı. Demek ki sahibi almaya bile gerek duymamıştı. Ne de olsa artık kullanamayacaktı, diye düşündüm.
Kayık; yorgun bedeni, yaralı ruhuyla kaderine terk edilmiş bir vaziyetteydi. Gövdesinde yazılı olan adı, ümidini
kaybetmemişçesine canlıydı sanki: AVCI-1 45 MAR 1121
Kayığın üzerine çıkıp oturduk. Önümüzdeki yok oluşa bakarken içimizde; kırgınlık, kızgınlık ve pişmanlık
duygularını harmanlanmış bir şekilde yaşıyoruz. Bir yandan da gökyüzüne doğru uzanmış sazların rüzgâr
eşliğinde sallanarak yaktıkları ağıdı dinliyoruz. Ağıda, yüzlerce kuşun ve balığın çığlıklarıyla eşlik ettiğini
duyar gibi oluyorum. Manzara karşısında yüreğimde bir sızı, boğazımda bir düğüm; eşim de ben de susuyoruz.
Konuşsam ağlayacak gibiyim. Muhteşem görüntüsüyle hafızamda yıllardır silinmeyen manzarayla şu an
gözlerimin önündeki manzara ne kadar da farklıydı. Biz bu ruh halindeyken koyunlarını otlatmakta olan bir
çoban yanımıza geldi. Ayaküstü bir selamlaşmadan sonra gölün eski dönemlerdeki halinden söz etti. Daha sonra
Marmara Gölü’nün yok oluşunu anlatmaya başladı. Kim bilir bu hikâyeyi kaçıncı kez birilerine anlatıyordu.
Birkaç yıl öncesine kadar sular, bulunduğumuz yere kadar geliyormuş. Kuş türü sayılamayacak kadar
çokmuş, balıklar da öyle. Dolayısıyla bereketli bir balıkçılık yapılıyormuş. Bunun yanında tarım arazilerinin de
sulanmasına katkısı çok büyükmüş. Ayrıca turistlerin ziyareti, yaz-kış kamp yapmaya gelenler ayrı bir canlılık
getiriyormuş bölgeye. Sonuç olarak Marmara Gölü, çevresine her anlamda hayat verir durumdayken son
yıllarda yaşanan kuraklık sebebiyle bu hale gelmiş. Sadece kuraklık mı etkiliydi? Elbette hayır! İnsanlarımızın
bilinçsizliğinin ve duyarsızlığının da payının büyük olduğu konusunda hemfikiriz. Suyun bulunduğu yerlerde
derinlik 40 cm ya var ya yok, diyor çoban. Sonuç olarak kuşlar artık göç etmiyor, burayı yuvası olarak bellemiş
olan kuşlar ise yaşayamıyor. Balıklar da aynı şekilde yaşam alanları olmadığı için ölüyor, balıkçılık durma
noktasında, diye ekliyor. Bunu karaya oturmuş kayıklardan anlayabiliyoruz. Ayrıca tarım alanlarında da sulama
yapılamadığı için üreticiler mağdur durumdalar. Yaşanan bu felâket birçok insanın hayatını çıkmaza sokmuş
haliyle. Ne yazık ki gölün büyük bir kısmı gördüğümüz şekilde. Kalan küçük bir bölüm de can çekişmekte. Bu
yok oluş birden olmadı mutlaka. Tehlikenin bağıra bağıra geldiğini anlamamak mümkün değil. Marmara
Gölü’nün kurtarılması için çevrede yaşayan çiftçiler, balıkçılar epey bir mücadele vermişler. Çeşitli sivil toplum
kuruluşları onların, dolayısıyla gölün feryadına kulak verip destek olmaya, seslerini duyurmaya çalışmışlar.
Hâlâ vermeye devam etmekteler. Ancak sesleri ne kadar duyuluyor orasını bilemiyoruz.

Çığlıklarını suskunluğunda duyduğumuz Marmara Gölü de dünyada ve ülkemizde yaşanan kuraklıktan
nasibini fazlasıyla almıştı. Değişen şartlar, küresel ısınma, yaşanılan doğal felaketler biz insanların yaşam
biçimimizi değiştirmemiz gerektiğini sıkça hatırlatıyordu. Hatırlatmaya da devam edecekti. Bütün bu
felaketlerin yaşanmasında insanların etkisinin çok fazla olduğunu düşünmek acı verici. Doğaya yaptığımız
haksızlıklar, bilinçsizce davranışlarımız, çıkarlarımız uğruna görmezden geldiklerimiz doğal dengeyi
değiştirmemiş miydi? Her yere yapılan devasa binaların betonu yüreklerimize de atılmış; düşüncelerimiz ,iyi
niyetlerimiz de betonlaşmış gibiydi. Fabrikaların zehirli atıklarından ruhlarımız da zehirlenmiş, yanan
ormanların dumanı gözlerimizi kör etmişti âdeta. Yaşadığımız salgın döneminde elimizi doğadan çektiğimiz
zaman diliminde, doğanın kendini nasıl yenilediğine hepimiz şahit olduk. Bu da bize şunu açıkça gösteriyordu
ki biz ekolojik dengeyi kendi ellerimizle yok ediyorduk. Demek ki isteyince bu dengeyi koruyabiliyorduk da.
Ayrıca bu dönemde Evlerimize kapandık, İnsanlarla aramıza mesafeler koymak zorunda kaldık. Dışarı
çıkacağımızda ise imkânlar dahilinde birçoğumuz kendini, tabiat ananın müşfik kollarına bırakmayı seçti çoğu
zaman. Bunu “doğaya dönüş” diye isimlendirdik çünkü doğadan kopmuş, uzaklaşmış ve onu görmezden
gelmeye başlamıştık. Aslında her zaman kucağında yaşadığımız ve yeterli özeni göstermediğimiz, zor durumda
kalınca da kendimizi teslim ettiğimiz doğaya…
Sırası geldiğinde ne çok çevreciyizdir. Süslü cümleler kurarız, plânlar yaparız, vaatlerimiz çoktur; temiz,
yaşanılası bir “DÜNYA” adına. Çevremiz için yaptığımız küçük bir faydayı sosyal medya hesaplarımızda
paylaşırız. Genellikle anlıktır bu eylemler. Sonrası gelmez çoğunlukla. Doğa sevgisi, çevre bilinci küçük
yaşlardan itibaren yeterince verilebilse keşke. Öğrencilere davranış notu verirken “Çevreye karşı duyarlıdır”,
şeklinde bir madde vardır. Gelişi güzel işaretlenip geçilmemesi gereken bir maddedir aslında. Belki öğrencilerin
birçoğu kendileri için böyle bir değerlendirmenin yapıldığından habersizdir bile. Hâlbuki ne kadar da önem arz
eder. Çocuklarımız çevresine karşı duyarlılığından da sorumlu olduğunun daha çok bilincinde olması gerekir ki
ona bırakılan dünyaya sahip çıkabilsin.
Doğayı, çevremizi koruma konusunda mücadele eden insanların, grupların, sivil toplum kuruluşlarının
varlığını biliyoruz. Temennimiz tüm insanlığın bu konuda hassasiyet göstermesi, üzerine düşeni ve elinden
gelenin çok daha fazlasını yapması yönünde. Eğer doğayı bir kaynak olarak kullanmak istiyorsak ona hak ettiği
özeni göstermenin zamanı çoktan geldi de geçiyor bile. Dünyanın kaynakları da sonsuz değil. Bu konuda bir
şeylerin ucundan tutmak, doğaya merhametli davranmak çok zor olmamalı. Hele ki bir felakete
sürüklendiğimizi bile bile bu merhameti gösterememek, umursamamak ne kadar da bencilce ve gaddarca, öyle
değil mi? Canlıların yaşamının doğanın dengesi üzerinde devam ettiğini düşünerek ona yürekten bağlı
olduğumuzu hissettirmeliyiz. Çünkü sevginin de yürekten ve samimi olanı karşılık görür. Bizim gösterdiğimiz
gayret ve samimiyete, doğa kayıtsız kalmayacaktır.
Acıyla can çekişen Marmara Gölü’yle aynı kaderi paylaşan daha nice akarsu ve göllerimiz var çığlık çığlığa
yok olan. Kendisiyle birlikte yaşamı da yok eden. Önümüzde gün batımına doğru uzayıp giden bu manzara çok
ürkütücüydü. Aklıma “Su hayattır!” sözü geldi. Tam tersini düşündüm o an “Susuzluk ölümdür! “ ölümün ise
geri dönüşü yok…
Acılarını bağrına “kuraklık” diye basmış olan Marmara Gölü’ne veda ederken dilimden şu sözler dökülüyor
dua niyetine:
“Kayıklar süzülmeli, balıklar yüzmeli mavi yeşil sularda
Kuşlar naralarıyla kanat çırpmalı Marmara Gölü semalarında.”
Yaslı gölden, yaşlı gözlerle ayrılıyoruz; umutlarımızı “yeşil” tutmaya çalışarak. Sonumuz Allah’a emanet!

Emel Çelik

İZDİHAM