Elif Burçak, Ah Müzeyyen Vah Müzeyyen

Ben. Müzeyyen. Müzeyyen Alakuş.

Adından asalet akan kadın. İsmime aşığım evet. Tam bedenimin taşıyabileceği ağırlıkta. Hafiften hallice.

Altmışıma merdiven dayadım şimdi. Buruşuk ellerim, boncuklu miyop gözlüğüm, varislerim, beyazlayan saçlarım -hiçbir zaman boyatmaya yeltenmedim- ve birazda titreyen ellerimle emekli tarih öğretmeni, mahallelinin huysuz bilgesi, kahverengi aşığı Müzeyyen Alakuş. Kendimi ilk defa kağıda dökmemden ötürü acemiliğimi maruz görün. Öğretmen olmama rağmen kendime kağıt üzerinden hiç bakmamıştım. Emekliliğimin ilk aylarında fırsat bulabildim ancak. Belki de fırsattan ziyade ihtiyacım olduğu için yazıyorum. Emin değilim. Yazmak iyi gelir demişti çok sevdiğim bir yazar bende iyi gelsin diye yazıyorum. İyi gelinmesine en ihtiyacım olduğu dönemindeyim hayatımın. Kalbimdeki yorgunluğu insanlara değil bir kağıda anlatmam gerekiyor sanırım. İnsandan fayda yok insana, anladım.

Emekliliğimin ilk yıllarında olmam sebebiyle yorgunluğumu tam anlamıyla atabilmiş değilim. Ama öğrencilerimin sesini, acılarını, sevinçlerini duymayı da özledim. Üzerimdeki ruh yorgunluğunu atabilmenin tek yolu okuldan ayrılmaktı. Mecbur kaldım efendim. Zorla değil ya. (!)

Emekli olduğumdan beri çok şey yaptığım söylenemez aslında. Yan gelip yatmak oldu işim. Yıllarca çalışmışım sefasını sürüyorum. Bunu söylemekten de gocunmuyorum. Yalnızca hoşuma gidecek şeyler yapıyorum. Çok sevmemden ötürü sanırım- mutfakla haşır neşir olmaya başladım. Bir kadına göre geç kalınmış bir müessese. Ama öğretmenlikle mutfak aynı anda yürümüyor. Evet efendim evet üşenmiş de olabilirim. Ama ben üşendim ben yapmadım. Kime ne? Ancak şimdi fırsat bulabildim ne var bunda? Akşam eve geldikten sonra imam bayıldı yapacak halim yoktu ya. Hiç! Yemek yapmayı öğrenmemden kârlı çıkan tek insan ben oldum. Kimse yemese de kendim yaptığım bir şeyin tadını çıkarmak güzel, bilen bilir. Yemeğin yanında değişik reçeller yapmayı da öğrendim. Neden bilmiyorum ama reçel yapmak hayatım boyunca naif gelmiştir bana. Sonbahar yaklaşır ve tipik Türk kadınlarının içinde istemsizce bir reçel yapma telaşı.. Çilek, kayısı, üzüm, elma.. Neresi naif diyenler de vardır ama bence bu şekilde.

Sonra başka şeyler de yaptım. Kendime geniş bir kütüphane kurdum. Çeşit çeşit kitaplar var. Bazıları tozlu, yaprakları sararmış. Nostaljik görünümlü ve evet sevdiğim gibi. Kapakları tozlu kitapların insanlardan daha temiz olduğu kanısındayım ve bu yüzden de kitapları ayrı bir yuva edindim kendime. Canımdan bir parça gibi, evladım gibi sevdiğim kitapları. Hazır lafı açılmışken bahsetmek isterim ki hiç çocuğum olmadı. Belki de bu yüzden öğretmen oldum emin değilim. Gerçi o zamanlar haberim yoktu bu durumdan. Her genç kız gibi bende bunun hayalini kurardım. Böyle olacağını bilemezdim. Eşimle evlendiğimizde ilk yıllarımız olmasından ötürü çocuk sahibi olmak istememiştik yaşımız da gençti nasıl olsa. Erteledik. Sonralardan aklımızda böyle bir düşünce oluştu ama maalesef bir çocuk sahibi olamadık. Eşim bu durumu yadırgayıp benden boşanmadı ya da bana kötü bir şekilde bakmadı. Bundan dolayı ona minnettarlık duymam gerekir mi bilmiyorum. Ya da gerçek aşkın buna ihtiyacı var mı ya da aramızdaki şey gerçek aşk mı bilmiyorum. Tek bildiğim yıllardır benim kocam olduğu ve bana katlanabildiği. Onun yanında kendimi iyi hissediyor olmam aşkı gerektirmez öyle değil mi? Birinin yanında kendinizi iyi hissederseniz bu yeterlidir. Aşk gibi vebalı bir duyguya gerek yoktur bence. Ama eşim için aynı şeyleri söyleyebileceğimi sanmıyorum. Çünkü eğer aşık değilse hiçbir insan bana katlanamaz. Evliliğimiz hep tuhaf geçti neden bilmiyorum. Gerek görünüş gerek ruh ve davranış açısından sanki birbirimizin rollerini canlandırıyor gibiydik. Adam ben ve kadın o gibiydi.

Üniversite yıllarında tanışmıştık. İnşaat mühendisliği okuyordu. Ortak arkadaşımız sayesinde tanıştık denilebilir. Görücü usulü gibi bir şeydi. Öyle filmlerdeki gibi büyülü bir aşk hikayesi aramadığımdan konuşmaya başladık. O da öyle bir arayış içerisinde değildi zaten. Muhabbet ilerleyince de evlenmeye karar verdik. Evlenme teklifi etmedi öylece karar verdik. Hiçbir zaman klasik Türk erkeği gibi olmadı. Hala da değil. Bir kere bile bana sesini yükselttiğini hatırlamıyorum. Masada tuz yok diye kavga çıkardığını da. Akşamları eve hep aynı saatte gelir üzerini değiştirir bir köşede sessizce oturur. Aç olsa bile acıktım demez. Tıpkı hasta bakıma muhtaç bir bebek gibi asla sesini çıkarmaz. Sıska, çelimsiz, zayıf bir adam. Bu hali çoğu zaman sinirimi bozdu ve ona sesimi yükselttim. Bazen hala olur. Okulda olduğum süre zarfında etrafımdaki kalabalığa alışmıştım. Ve şimdi evde kedi gibi varlığı ve yokluğu bir olan bir adama adapte olmak benim için oldukça zordu. Zaman geçtikçe biraz alıştım ya da artık umursamıyorum, bilmiyorum. Ama yine de onun yanında olmak bana huzur ve güven veriyor. Bunca yıl aynı yastığa baş koymanın verdiği bir getiri olabilir. Her şeye rağmen kocamı seviyorum.

Emekliliğin bana getirdiği bir diğer şey ise artık çevremde yaş olarak daha büyük insanları fark edebiliyorum. Alt katta oturan apartmanımızın pamuk ninesi Sebahat Hanım’a daha sık uğrar oldum. Evlatları pek vefalı olmadığından evde pişen yemekten bir kap da ona götürmeyi sorumluluk gibi hissediyorum. Ondan aldığım hayır duası da bana insan olduğumu hatırlatıyor. Sebahat Teyze’nin hayırsız evlatlarını gördükçe çocuk sahibi olsaydım belki benim evladım da böyle olacaktı diyerek kendime bir teselli bulabiliyorum. Sebahat Teyze’yi de seviyorum.

Ve kendime gelecek olursam.. İki yıl boyunca fazlaca kilo aldım. Saçlarımdaki beyaz sayısı da bir miktar arttı. Romatizma da oldum sanırım. Yağmurlu havalarda dizlerim sancımaya başladı. Yalnızlığım bir kat daha yükseldi. Dizlerim ağrıdığından çıkamıyorum tepesine. Bir çıksam.. Ah bir çıksam ezeceğim ama yok olmuyor işte. Bu ağrıyla yalnız başıma yalnızlığıma çıkamam. Beyoğlu’nun insanları da yordu o naif ruhumu. Pencerenin önüne sıra sıra dizdiğim ve her gün suladığım mor menekşelerin arkasından sokaktan geçen insanlara bakmak onları anlamaya çalışmak iyice zor gelmeye başladı. İnsanlar hep bir yerdeler. Koşuşturma, kavga, gözyaşı, küfür, korna sesleriyle oluşmuş bir sürü sanki. Her gün aynı hepsi. Hepsi yarın da aynı dün de aynı ve önceki gün de aynı. Neden ki bu insanların bu telaşları? Bu kadar çaba değer mi yani bu dünya için? Bu kadar gülmek, o kadar ağlayan varken. Bu kadar doyurmak karnını, o kadar insan aç uyurken. Ve yetinmemek elindeki hiçbir şeyle. Daha fazlasını istemek. Mor menekşelerimin ardından izlerken hayatı her şey yolunda. Mesele sokağa çıkmakta. Mesele sokakta. Evimdeki taze fasulye kokusu, gece yanımda uyuyan birinin olması huzur bulmak için yeterli. Öyle çok paraya da ihtiyacım yok. Reçel param çıksın yeter..

20 Kasım 1995
Ah Peyami Bey ah. Ben demiştim ama size. Üşütürsünüz öyle dedim, hava soğuk kalın giyinin dedim dinlemediniz ki ama. Bakın ne oldu şimdi. Yattığınız yer daha mı sıcak sanki. Yalnız başına yatıyorsunuz orada. Hem karanlıktan da korkardınız hani siz. Cesaretli çıktınız doğrusu. Yoksa yalan mı söylediniz bana. Korksaydınız şayet bu kadar yatamazdınız değil mi? Yalan mıydı yani şimdi hepsi? İnanmak istemiyorum buna. Bana yalan söylediğinize. Bir insan neden yalan söyler ki karısına? Gerek var mıdır buna? Sende söyledin bana bir sürü yalan. O kadına gitmişsin mesela hep. Afife midir nedir adı? Bak öldürdü işte seni gördün mü? Ben sana soğukta üşürsün dedim. Dedim ama dinletemedim. Geceleri yürüyüşe çıkarken dikkat et dedim, al şu hırkayı üstüne dedim. Ben örmüştüm ya sana o hırkayı. Şu lacivert olanı hani. Laciverti de sevmezdin gerçi pek. Ondan mı giymezdin ki? Yoksa karının ördüğü hırka üzerindeyken Afife’ye gitmek yük mü yaptı vicdanına? Isınmaya giderken yolda üşüdün Peyami Bey. Bak yatıyorsun işte şimdi sessiz sedasız. Hep sessiz sedasız yatardın zaten evde. Yerin yurdun daha belli şimdi. Oh olsun sana. Bak karının sözünü dinlemezsen böyle olur işte. Bir daha yapma tamam mı? Akşamda eve geç kalma. Gelirken iki ekmek al. Fazla da bekletme. Tavuk çorbası yaptım sana. Ye de iyileş e mi? Sonra yine uyursun. Ben gideyim. Evden çıkarken yaktım ocağın altını, taşmasın. Sende beni bekletme. Bak kaç aydır bekletiyorsun. Yorma beni.

Müzeyyenim benim. Asil kadın. Birazdan evin yolunu tuttu. Mor menekşeleri solmuş, Sebahat Teyze’si taşınmış, yalnızlığına kat çıkılmış. Az sonra aldatılmışlığın, ölümün verdiği acıyla bir çay demledi kendine. Gözünden akan yaşın kendi de farkında değildi.

Elif Burçak

İZDİHAM

İzdiham'ın 47. Sayısı çıktı. Buradan ulaşabilirsiniz.

Büyük bir heyecanla beklediğimiz yeni sayıda ”Yaşar Ercan, Gündüz Vassaf, Gökhan Özcan, Yankı Yazgan, Ali Ayçil, Elif Aşiran, Dilek Kartal, Bülent Parlak, Turan Karataş, Seda Nur Bilici, Ahmet Aslan, Sulhi Ceylan, Sümeyye Dursun, Rümeysa Kocaman, Abdullah Harmancı, Hüseyin Hakan, Cüneyt Gönen, Yasin Kara, Ahmet Enis Gürcan, Akın Akaoy, Onur Bayrak, Bekir Şamil Potur, Enes Aras, Mustafa Toprak, Faruk Sarıkavak, Tuğba Karademir, Halil Ecer, Vedat Milör” gibi isimlerin metinlerine yer veriliyor.

Bir Cevap Yazın