4 Temmuz 2021

Barış Sarı, Evhamlı Gece

ile ibrahim

Bir gün bende öleceğim Tanrım!

      Dışarıda beni bekleyen koca bir hayat var ve ben şafak sayar gibi emekli olacağım günü hayal ediyorum. Belki Tolstoy gibi altmış yaşıma geldiğim zaman bisiklet sürmeyi öğrenirim. Hem son zamanlarda hepsi bir olmuş gibi  “ertelemeyin” diye bas bas bağırıyorlar. Herkes her şeyin farkında, ben de farkındayım. Fakat çaresiziz. Elimizden bu mekanik çarkı yıkmak gelmiyor. Hepimiz mecbur kaldık bu çarkın dönmesi için sabahları yorgun argın erken saatlerde yol almaya. Tek ihtiyacımız olan sıcak bir yaz gününde yanımıza kitaplarımızı alıp bisikletimize atladığımız gibi yollara düşmek; navigasyonu açmadan, tabelalara bakmadan. Ah, biz bu zamanı da yeni bir ev alabilmek için harcadık. Peki sonunda ne mi olacak? Hepimiz öleceğiz Tanrım! Keşke diyeceğiz ama duymayacaklar bizi. Çoktan ıskartaya ayrılmış olacağız. Kültür ve saygınlık elde etmiş olacağız, yaşlılık krizlerini mal varlığımızla gidermeye çalışacağız ama gözlerimiz yaşam hasretiyle dolu olacak.

     Bir gün bende öleceğim Tanrım!

     Rüyalarımı anlatmıyorum eskisi gibi. Nasıl anlatabilirim ki meczup bir kuşun ağaç dalında mahsur kaldığını? Kendi kendime kurduğum bu yarı karanlık dünyanın içinde yaşamaktan etrafımda dönen dolaplara kayıtsız kalıyorum çoğu zaman. Suskun ve donuk kişiliğimi bir kalıbın içerisinde şekillendirmeye çok gayret ettim fakat onlar beni görünce kibirli sandılar. Ben yine de yalnız öleceğim. Onlara olur olmadık ilişkilere kapılarımı kapattığımı bile söylemeyeceğim. İlişkilerinde artık canı cehenneme! Tek ihtiyacım olan şey içimde sıkışıp kalmış bir fırtınanın koparak “buraya kadar!” diye haykırması.

    Bir gün bende öleceğim Tanrım!

    Daha yaşama gözlerimi açarken başladı zamanla aramızdaki musibet. Geri sayım başladı ve bitiş çizgisine doğru hızla koşuyorum. Attığım her deparda “Dur!” diye bağırıyor içimdeki sesim, “Dur ve beni dinle”. Fakat günün mekanik yoğunluğu buna izin vermiyor. Sesler Tanrım! Bu mekanik sesler içimdeki çocuğa yaşam hakkı tanımıyor.    Bacaklarım taşıyamıyor bu ağırlığı. Zihnimdeki hapsin nirengi noktasındayım. Ölü bir sonbahar yaprağı gibi salınıyorum toprağa. Sonra yeniden dirileceğim günü bekliyorum. Bu gece hem bitmeli, hem bitmemeli.  Çünkü kaygılarımla dokuduğum duvarların arasına sıkıştırdığım düşüncelerin hiçbiri “aşmak” kudretine erişemedi. İnsanların da bitmek bilmeyen bir ekmek kavgası var. Kimse açlıktan ölmeyi göze alamıyor. Hatta terfi alabilmek için birbirlerini kırıyorlar. Kalbine iyiliği koyan insanları kullanıyorlar.

    Bir gün bende öleceğim Tanrım!

    Bu devire de sonunda bir isim bulduk ve “konfor devri” dedik. İnsan değişti, hayat değişti. İnsanlık kozasına geri döndü, uçmaktan vazgeçti. Bu devrin modasıda gün boyu eleştirdiğin ve kötülediğin ekollere geri dönmek olmuş. Güzellikleri de sadece kitaplardan okur olduk. Hem zamanında yapılmayan küçük dokunuşlarda vicdanımızı yoklamıyor mu? Günün orta yerinde aniden fırlayıp rahatsız etmiyor mu? Büyük boy plastik bardakta bir kahveyle bastırıyoruz sızıları.  Büyüklerde sürekli işimi gücümü soruyorlar; daha beni soran olmadı. Sorduklarında “yavaş yavaş ölüyorum” diyeceğim. Yaşayamamakta bu çağa özgü bir hastalık. Eskiden olsa kulağımıza kuralları fısıldarlardı ve yolumuza devam ederdik. Bu kurallardan kurtulduk derken şimdi de kafamızın içindeki arayışların kurbanı olduk.

İzdiham

Editör: İbrahim Varelci