Alim Akca, İntihar Mektubu

Bu kadar düz bir adamın kendini öldürdüğüne inanamıyorum. Herkes intihar edebilir. Bir sarhoş, bir deli, sıkılmış bir adam, mutsuz bir kız, hayatta her şeyi denemiş bir maceraperest, hatta küskün bir çocuk… herkes canına kıyabilir; ama Fatih gibi olduğu yerde mutlu bir adam, intiharı nerden akıl etmiştir?

Onun gibi insanlar en küçük işleri başarmaktan, girdiği krediyi anlatmaktan, küçük esnafı bitirdiler demekten, milli manevi meselelere açıklık getiren konuşmalar yapmaktan ve günümüz insanının yozlaştığını defaten örneklendirmekten müthiş haz duyar. Şoförlük, avcılık, hayvancılık ve oto sanayi üzerine edindiği fikirler onu geleceğe dair şüphecilikten daima korumuştur. Böyle insanlar intihar etmez, trafik kazası yapmaz, vurularak ölmez… Tedaviden, ilaçtan ve ameliyattan ölür. Ölmek bile onlar için akrabaya ve dostlara anlatılacak bir malzemeden ibarettir. Oysa Fatih, adını taşıdığı padişah gibi anlaşılmaz bir manevrayla, keramet sızdıran bir gizemle öldü.

Arkeoloji okumuştu Fatih. Daha önce bir kere bile ismini telaffuz etmediği bu branşın hayatta en lüzumlu iş olduğuna inanıvermişti fakülteye girer girmez. Burayı üniversite sınavından düşük puan aldığı için tercih etmesi ve diğer 19 tercihinin arkeolojiden farklı bölümler olması, Fatih’in idealist bir arkeolog olduğu gerçeğini değiştiremezdi.

Dört yıl nasıl geçmişti bilmiyorum ama Fatih bütün hımbıllığı, kıt zekâlığı, silikliği yetmezmiş gibi bir de saçlarını dökmüştü. Sanki ne iş yapmıştı ki ihtiyarlıyordu? Bir zaman ailenin kadınlarına şu kararname geçerse, falan memuriyete atanacağım dedi. Bir aralık aynı kadınlara devlet imamları aldı, polisleri aldı, bize haksızlık etti, dedi. O sene sanırsam babasıyla hiç konuşmadı. Sonra askere gitti. Askerlik hele bir aradan çıksındı! Herkes bunu söylüyordu, aradan çıksın. Hangi araysa, Fatih nereyi hedeflemişse, o yolda kendisine engel çıkarmamalıydı bu şerefli hizmet. Oysa Fatih’in önünde askerlikten başka görünen, bilinen bir iş yoktu. Onu da hemen harcayıp geleceğini tüketmek istemiyordu. Ama babasıyla konuşmadığı için konuya, tecil bozdurmak istemediği şeklinde bir açıklık getiremedi. Herkes ondan yedek subaylık yapar da bir sene maaş alır diye beklerken buralarda fışkı varmış gibi 5 ay er olarak süründü geldi. Aradan çıktı dedi durdu kendisi de. Aradan çıkmış oldu. O senenin sonunda babası tarla sattı, kamyoneti küçülttü, “oğlanı” adliyeye yerleştirdi. Yüksek arkeolog bundan böyle adalet sistemimizin nasıl çözümsüz bir noktaya getirildiğini anlatacaktı okey masalarında.

“Mayış”a geçmiş, askerliği de aradan çıkarmış bir adamın bekâr gezmesi alenen nefse zulümdür! Tabi ki Fatih de evlenecekti. Bu fikir annesi tarafından kendisine fısıltıyla birkaç kez deklare edildikten sonra Fatih bir aşk çocuğu oluvermişti. Neûzibillâh başını yanlış bir kıza çevirmesin, hemen abayı yakacak durumdaydı. Herkes o güne kadar ona “Fâti” demişti. Fâti ortaokuldan beri, bir vesileyle konuşmak zorunda kaldığı bir kıza selamün aleyküm diye selam verir, sınıftaki kız arkadaşlarını okul dışında tanımazdan gelir; komşu veya akraba kızlarıyla anaları, evli ablaları olmadan konuşmazdı. Sırf bönlüğünden ötürü bir lise aşüftesinin buna yamanacağından korkardım ama Fatih onu bile becerecek kertede değildi. Annesinin, teyzesinin veya bilumum eş dost karısının bulduğu o kızı ne zaman gördü, onunla ilk ne zaman konuştu, bilemiyorum. Ama Fatih nişanlısıyla alışverişe çıktığı ikindilerde âşık ve mağrurdu. “Fâtih” diyordu ona, bir yandan pembe renkte olduğu hâlde diğer yandan “kapalı” olmaya devam eden kıyafetlerle gördüğümüz küçük yengemiz. Bu kızcağız, belki ömrü boyunca dilini, hançeresini, ha’nın Arapçadaki mahreciyle zorlamaya hazırdı.

Ben adliyeden, karakoldan, hastaneden oldum olası korkarım. Buralarda tanıdık bir memurun ısmarladığı çayı içebilen insanlara hayret ederim. Sırf bu yüzden adliyeye iki kere işim düşmesine rağmen Fatih’e görünmeden işimi halledip kaçmıştım. Onun dairedeki duruşunu hiç bilmiyorum. Ama anlatılan dedikoduları toparlarsak; Fatih her değişmez, bozulmaz ve düzelmez insan gibi işine, mizacının gereklerini yerine getirerek başlamış. Terbiyeli, çekingen, yeteneği şümulünde çalışkan bir delikanlı olarak hükümet konağının memur, çaycı, temizlikçi genç kızlarının süzgecinden Allah vergisi kabiliyetle çabucak kurtulmuş. Sanıyorum nişanlandığı haftaya tekabül eden günlerde daireye bir memur kız atanmış, adı Özge.  İnsanların isimlerinin karakterlerine hatta kaderlerine tesir ettiğine dair bir inanış var. Bana kalsa doğru olan bunun tam tersidir ya o da bahs-i diğer… Özge, Fatih’in ajandasında Ferdi Tayfur’un şarkı sözlerinin ve ilginçtir ki birçok filozofa ait vecizelerin arasında tasvir ettiği gibi özge, yani “başka” bir kız değil. Burunlu, kara ve cildi bozuk, şivesini belli etmemek için Türkçesini adeta yeniden kurduğundan dolayı yapmacıklığı insanı sıkan; kılık  kıyafet yönetmeliğini, saç uçlarına attırdığı kırmızı boyayla alttan alta delmeye çalışan  “sıradan bir marjinal.” Tek “başkalığı” zayıflığı olabilir. Bu İç Anadolu ilçesinde kız çocukları şişmanlayarak büyürler. Özge bunların aksine ne kadar ince olursa olsun; ömründe çıplak bir kadın fotoğrafına bakmadığından emin olduğum Fatih’i, bu et, but meselesi cehenneme sürüklemiş olamaz!

Fatih muhakkak dairedeki arkadaşlarına nişan çikolatası ikram ettiği, kızla nasıl tanıştıklarını, istemeye gittiklerini, ailesinin nasıl razı olduğunu anlattığı günlerde Özge’yle de müşerref olmuş bulunmaktaydı. Emeklisi dolduğu hâlde zaten hiçbir iş yapmadığı ve eşi dostu bir çayla, kahveyle dairede ağırlamak daha kolay olduğu için 32 yıllık memuriyetini devam ettiren Yurdanur Hanım’ın, bir aralık aktarıverdiği dedikoduya göre, nişanlanmak Fatih’e yaramış, Allah günahını bağışlayasıca bu del’oğlan bir neşelenmiş, bir açılmış hatta bunalıp daraldığı kızların yanında bülbül gibi şakır olmuştu. Bana kalırsa da Fatih nişanlı olmanın diğer kadınlara verdiği tülden bir güvene de sığınarak karşı cinse karşı rahat bir ruh hâline girmişti. Belki bu ruh hâli onda 25 yıllık ömründe keşfedilmemiş bir Fatih doğurmuştu ki bu Fatih kızlarla konuşur, şakalaşır; hatta özellikle kızlarla konuşur, şakalaşırdı.

Belki Özge evinden daha önce de ayrılmıştı; ama yüksekokulda hemen birkaç kızla samimi olmuştu. Şimdiyse ilk defa bir kalabalığın içinde fısıldaştığı, göz kırptığı bir dostu yoktu. Kız istemeye giden, sözlenen, nişanlanan bir adamın saçma esprileri bir boşluğu dolduruyordu. Şakası tutan bir lise öğrencisinin kendini derhal sınıfın Şaban’ı pozisyonuna çıkarması gibi Fatih de kendisini, insanları her konuştuğunda güldürmek zorunda hissediyordu. “Evkızı” olmanın bütün şartlarını haiz nişanlısıyla sabah akşam mesajlaştığı hâlde ertesi gün için planları, merakları, sualleri hep Özge’ye dairdi. Fatih kötü düşünmeyi, manalı manalı bakmayı bilemezdi. Üstelik nişanlısını seviyor, beğeniyordu. Belki de adliyede olduğu gibi, bir çevrede öne çıkmanın verdiği duyguya âşık olmuştu.

“Şimdi sıcacıksındır gelsem.” diye yazmış ajandasına. Bunu nasıl atlamışım? Şu an bu cümleyi hatırlayarak en başta söylediklerimi geri alıyorum. “Şimdi sıcacıksındır gelsem.” diyen adam intihar da eder. Tabii ya! Fatih’i intihara götüren bir ince endam değil, işte bu cümledir. Fatih gibi bir adam bunu düşündüğü anda bütün benlik algısını kendi eliyle yıkmış demektir. Evet, acaba bu cümleyi defter kalem başında mı düşündü yoksa bunu düşünmüş olmanın şokuyla mı eline defter kalem aldı? Hem kim için söyledi bunu? Tabii ki nişanlısı için değil. İnsan evleneceği kız için böyle şeyler düşünmez. Evlilik, akrabalık kurduğu gibi arzuyu da özleme ya da sahiplenme güdüsüne benzeyen bir hisse çevirir. Bazılarında bu, yıllar içinde olurken; Fatih gibi dünyaya bıyıklı ve devlet memuru olarak geldiğini zanneden bir insanda daha evlenmeden önce vuku bulmuştur. Çünkü Fatih her şeyi kabullenmiş bir yaratılıştadır. İlkokulda eline cetvel verseler kendini öğretmen zanneden, askerde çavuş pırpırı takınca kırk yıllık cuntacı kesilen adamdır. Nişanlısına karşı şefkat ve saygı duymuştur. Mesela rüyalarında onu hiç görmemiştir; çünkü elini tutmaktan öteye bir fantezisi olmamıştır. Onu annesi mi zannetmektedir? Bunlar bilinmez; ama sıcacıksındır dediği kesinlikle Özge’dir. Belki evinin önünden geçiyordu. Otobüsle, minibüsle mi gidiyordu? Hayır, sıcacıksındır dediğine göre üşüyor, üşüdüğüne göre yürüyerek geçiyordu. Belki ilk defa bu cümleyi söyledikten sonra Özge’ye âşık olduğunu anladı. Erkek olduğunu anladı. Ağladı…

Geçende kendinden 20 küsur yaş büyük kocasıyla beraber hacıbabamın elini öpmeye gelen Tülay’ı da hikâyeye katmamız lazım. Tülay akrabamızın kızıdır. Çocukluktan beri şişman ve iyi yüreklidir. Bir nevi düğün çıkarması olan ziyaretlerinde, Fatih’ten rahmetlik diye bahsederken ne kadar tedirgindi. Âşıklar sevgililerinden bahsetmek isterler. Bunu bir kaçamak olarak görürler. Erişilmez sevgililerinden konuşarak karılarını, kocalarını aldatırlar. Durmadan sigara içen kocasının ya da karnındaki gazdan muzdarip olup sık sık pencerenin önüne giden hacıbabamın, Fatih’in nasıl olup da intihar ettiğiyle hiç ilgilendiklerini zannetmiyorum. Tülay’ın durumuna üzülerek, benim bile bırak şu Fatih’i, diyesim geldi. Fatih de Tülay’a, evlendiği adamı kastederek, bırak şu herifi demiş miydi? Kendisinden kaç yaş büyük biriyle evlendiği için çekişmiş miydi? Tülay da sen bu kadar çirkin olmak ne demek biliyor musun, boşa beklemek ne demek biliyor musun, utanıyorum anlıyor musun, bu yaşta babamın evinde oturmaktan utanıyorum, demiş miydi? Tülay televizyon dizisi izlemek yerine Tanzimat romanı okusaydı bunları derdi. Müzeyyen Senar “Âşık gibi sevmezsen kardeş gibi sev beni”yi söylerken Fatih’in yanında acı acı kahkahalar atardı. Belki Fatih’in Tülay’dan hiç haberi olmadı. Ama Tülay Fatih’in ruhuyla yatıyordu. Yoksa ondan başka ne ana babası ne Yurdanur Hanım ne de ben Fatih’in bir kuşluk vakti Özge’nin kapısını çaldığını biliyorduk.

Fatih herkeslerin düğün telaşı içinde olduğu günlerin bir gecesinde uyumamıştır. Havanın soğurken çıkardığı sesleri, asfalta kurbağanın nasıl yağdığını, köpeklerin heykel gibi donmuş vaziyette nasıl gecelediğini gözleriyle görmüş, kulaklarıyla işitmiştir. Yürüye yürüye Özge’nin sokağına gelmiştir. İstese de bulamayacağına güvenerek hangi binada oturduğunu aramaya başlamıştır. Bir kapı zilinde adını görünce irkilmiş, sonunun geldiğini anlamıştır. Apartmanların giriş kapılarının muhakkak kilitlenmesi gerektiğine dair bir düsturu aklından geçmiştir. Apartman hayatının insanları birbirinden uzaklaştırdığına dair bir söylevi zihninden kovmuştur. Dairenin önüne, kapı gözünün tam karşısına geçmiştir. Haftanın beş günü 7-8 saat burun buruna oturduğu, konuştuğu, çay içtiği; eğildiğini, kalktığını, burnunu sildiğini, uykusuz olduğunu, tuvalete gittiğini, esnediğini, güzel olduğunu, çirkin olduğunu; saçlarının, tırnaklarının, tüylerinin uzadığını gördüğü kızı, bu saatte evinde görmek kadere meydan okumaktır. Kapıyı çalmıştır. Çaldıkça delirmiş, evde yoksa, kapıyı açmazsa gibi bir kaçınma psikolojisinin, firarların önünü kesmiştir. Kapı açılmamıştır. Açılmayacaktır. Fatih dönüp evine gidecek, patates haşlamasına tuz ekecektir. Ama yazık ki duyduğu bir ses onu oraya çakmıştır. Belki ses Fatih’in ruhundan gelmiştir, belki apartmandan herhangi bir daire uyanmıştır. Fatih ne olursa olsun Özge kapıyı açana kadar orada donuk bir köpek gibi dinelecektir. Kendinden korkmaktadır. Kapı birden açılıverir. İkisi de susmakta ve yere, birbirlerinin ayaklarına bakmaktadırlar. İçeri buyur edip etmediğini Özge’nin kendisi de pek anlayamamıştır. Fatih ayakkabılarını çıkarmak üzere eğilirken fırlattığı bakışla Özge’nin yüzünü yıkadığını, saç başlangıçlarının hâlâ ıslak olduğunu görmüştür. Salona geçmişlerdir, ayaktadırlar, ne yapacaklarını bilemezler. Fatih birden Özge’ye sarılır; Özge böyle bir şeyi beklemediği için doğru hareketi yapamamıştır. Fatih’in alnı kızın elmacık kemiğine çarpınca kız refleksle onu itmiştir. Fatih bunu bir ret olarak anlamış, çok çok yanlış anlamış çıkıp gitmiştir.

Sonra ne olmuştur? Fatih intihar etmek için neden evlenmeyi beklemiştir? Belki Tülay saçmalıyor, böyle bir görüşme hiç olmadı. Olduysa bile Fatih’i ölüme götüren bu değildi. Fatih evliliği ve yasak aşkı arasında leziz bir acı çeker ve bundan haz almasını öğrenebilirdi. Belki de onun bambaşka bir derdi vardı. Aklı ermez bir delikanlının evlenene kadar yüzleşemeyebileceği, hatta Fatih gibi daima mutlu bir adamın anlayamayacağı bir hastalık. Bacanağı ya da karısının eniştesi türünden lüzumsuz bir akraba adamının “Ya bizim çifte kumrular o gece karı koca olamamışlar!” diye ona buna anlattığı, kendilerininse heyecandan vahametini anlayamadıkları, yavaş yavaş canlarını sıkmaya, yakmaya başlamış ve gün geçtikçe kahretmiş bir eksiklik. Fatih iyi kötü hiçbir şeyle yüzleşmek istemeyen bir vatan evladı olarak kusurunu bilmeden o yaşına kadar gelmiş, üstelik onu ondan çok düşünen ve bilenlerin dehlemesiyle bir genç kızın başını yakmıştır. Ömründe ilk defa rezil olmuş ve hatta belki ilk defa utanmıştır. Çünkü utanmak belli bir zekâ ve fesatlık ister. Hâlbuki Fatih saf ve iyi bir Türk evladıdır. Kiralık gelinliği duvardan duvara dev gardırobunda hâlâ asılı bulunan karısı her şeyi kaybetmiş olduğunu anlamak istemeyen insanların umutsuz çırpınışlarıyla kocacığını teselli etmektedir. Ama eskiden söylenmiş sevgi sözleri birer hakarettir artık. Varlıkları birbirlerine ihanettir. Fatih kararını vermiş, karısını öldürecektir. Namussuzluğunu erkekliğime iftira atarak örtbas etmeye çalıştı, diyecektir. Bunu yapmak için koca bir Yeşilçam arkasındadır! Ama ya Özge? Fatih ondan nasıl kurtulacaktır? Onu öldüremez, ona ilan-ı aşk edemez, kapısını çalıp hiçbir şey söylemeden sarılmaya cesaret bile edemez. Yanında durmaktan, ona yardımcı olmaktan hoşlanır. Bizim dairede bir arkadaş var, diye gerekli gereksiz adını anmakla, muhabbetini açmakla doyar. Üstün, erişilmez, dokunulmaz bulduğu o kızı öldüremeyeceğine göre tek seçeneği kalmıştır: Kendini öldürmek!

Fatih’in neden intihar ettiği sualinin cevabını bulduk. Belki başka şeyler de bulduk istemeden. Şimdi de kendini hangi yöntemle öldüreceği meselesini de çözersek tamamdır. İşin kanlı bitmemesi için zehir ayarlanabilir fakat oldum olası ilaç, derece, kürdan hatta diş fırçası gibi gıda harici şeyleri ağzıma sürmekten bile korkmuşumdur. Doktorun bademciğime tuttuğu ışık, midemi tükürmeme yetebilir. İnsanın kusacağını bile bile zehir yutmaya kalkışması saçma olurdu. Bu yüzden Fatih banyoyu batırmak pahasına da olsa bileklerini kesmeli. Kayınvalidesi narin kızına bırakmayacak, daha polisler işini bitirmeden kanları temizleyip cesedi uygun bir yere çıkaracaktır. Bununla birlikte Fatih’in acı çekmesini istemiyorsam işi mutfaktaki, o düğünde takılmış kör ekmek bıçağına bırakmamalı, gidip berberlerin usturalarına taktığı jiletlerden almalıyım.

Alim Akca

İZDİHAM

izdiham dergi 42. sayı çıktı. Buradan ulaşabilirsiniz.

3 Comments

Bir Cevap Yazın