Acem Asaf Yıldırım, Maarif Ufkunda Bir Diriliş Masalı
Her medeniyet, kendi insanını inşa ettiği ölçüde yaşar ve nefes alır. Tarih sahnesindeki varlığımız, sadece kurduğumuz şehirler veya kazandığımız zaferlerle değil, yetiştirdiğimiz insanın kalbine ektiğimiz tohumlarla ölçülür. Diriliş şairimiz Sezai Karakoç’un o sarsıcı Masal şiiri, bu hakikatin yüzümüze çarpan en acı, fakat aynı zamanda en umutvar aynasıdır. Bu eser; doğunun, yani kadim İslam medeniyetinin son iki yüz yıllık trajik serüvenini, yabancı iklimlerde kaybolan nesillerimizi ve nihayetinde özümüze dönüş umudumuzu bir destan ihtişamıyla anlatır.
Şiiri, asırlık medeniyet tasavvurumuz ve fıtratı merkeze alan Maarif Modeli penceresinden okuduğumuzda, karşımıza kuru bir bilgi aktarımının çok ötesine geçen, aklı ve kalbi birleştiren yüce bir şahsiyet inşası davası çıkar.
Yitik Nesillerin Trajedisi
Şiirdeki baba, kökleri derinlerde olan, tabiatın gizli dilini okuyabilen bir bilgedir. O, zahiri anlamda kâğıda dökülmüş harfleri yan yana getirmeyi, matbu satırları okumayı belki de hiç bilmezdi. Ancak onun okuması mürekkebin değil, kâinatın fıtri ahenginin okumasıydı. Coğrafyanın nabzını, gökyüzünün sessiz harflerini, dağların ve vadilerin sırrını hece hece bilirdi.
Tıpkı asırlar evvel, mukaddes bir dağın sinesinde “Oku!” nidasına muhatap olduğunda kemal-i edeple “Ben okuma bilmem…” diyen, lakin bütün bir kâinat kitabını, insanın fıtratını ve varlığın en ince sırrını sadırdan okuyan o kutlu rehberin izi vardır bu babada.
Onun irfan mektebi, taş duvarlı sınıflar değil; kış gecelerinde ocak başlarında tütüp giden sohbet halkaları, dilden dile, gönülden gönüle aktarılan kıssalardı. O, şifahi kültürün o engin pınarlarından beslenmişti. Ninnilerle mayalanan, destanlarla büyüyen, atalar sözüyle demlenen bir şuurun temsilcisiydi. Yunus’un nefesleri, âşıklık geleneğinin deyişleri, Battal Gazi’nin cenknameleri onun ruhunu dokuyan sözlü edebiyatın görünmez iplikleriydi. Satırları değil, sadırları okuyan; kâğıda dokunmamış parmaklarıyla türkülerin, ağıtların ve mesellerin hakikat hırkasını giyen bir bilgelikti bu. Bu hâl; mektep yüzü görmemiş ama toprağın çatlağından, bulutun gölgesinden manalar çıkaran, kelimeleri kâğıtlarda değil gök kubbede arayan kadim Anadolu irfanının ta kendisidir. Yağmurun acılığından, koyunun sütündeki karaltıdan yaklaşan felaketi sezen bu ümmi ama arif baba, irfanla yoğrulmuş İslam medeniyetinin cisimleşmiş hâlidir.
Onun batıya yolladığı ilk altı oğul ise kendi değerlerinden, babanın sadırdan okuduğu o gök ve toprak dilinden, dilden dile aktarılan o şifahi mayadan kopuk bir şekilde yabancı bir rüzgâra kapılan nesillerimizin pedagojik kırılmalarını simgeler:
Birinci ve ikinci oğul: Batı kapılarında şatafatla karşılanan, sahte övgülere ve batının süslü, ulaşılamaz hayallerine kapılıp asimile olmuş; bedenen ve zihnen o büyüleyici çarkın içinde öğütülmüştür. Onlar, kendi kimliğini dışarıdan gelen parıltılara kurban eden ilk kayıplarımızdır.
Üçüncü oğul: Belki de günümüzün en kanayan toplumsal yarası, en büyük eğitim krizidir. Başarıyı salt maddiyatta, dünyevi makamlarda ve kravat bağlamayı öğrenmekte bulan insan tipidir o. Görünürde patron olmuştur ama Sezai Karakoç’un o sarsıcı ifadesiyle
“ruhunda uşaklık yuva yapmıştır.”
Babasına yolladığı çeki, babanın köpeklere atması; irfanla yoğrulmamış ruhsuz bir zenginliğe, ahlaktan yoksun bir başarı fetişizmine o köklü medeniyetin duyduğu derin ve soylu itirazdır. Maarif, salt bu çeki kazanmak için koşturan değil, o çekin ötesindeki insani gayeyi kavrayan nesiller ister.
Dördüncü oğul: Entelijansiyamızın bitmeyen trajedisidir. Batıda okumuş, büyük bir bilgin olmuştur ama zihni yabancılaşırken kalbi kurumuş; kendi ülkesini, göreneklerini ve inancını günü geçmiş bir uygarlık olarak görmeye başlamıştır. Sadece rasyonel bilgiyle doldurulmuş, ancak kalbine Anadolu’nun o engin irfanı zerk edilmemiş bir aklın, kendi köklerine nasıl düşman kesildiğinin en acı tablosudur bu.
Beşinci ve altıncı oğullar: Doğunun kederini taşıyıp bunu diriltici bir eyleme dökemeyen çaresiz sanatçıyı ve nihayetinde ahlaki çöküntünün, hiçliğin içinde kaybolup giden gençliği temsil eder. Bütün bu altı oğul; insanın fıtratını, ruhunu ve manevi boyutunu es geçen, o sözlü kültürle yoğrulmuş arif olan babanın bilgeliğine sırtını dönmüş, sadece mekanik başarıya odaklanmış ezberci eğitim anlayışlarının acı meyveleridir.
Fıtratın Sesinden Maarifin Diriliş Ufkuna
İşte eğitim felsefemizin aradığı, Maarif Modeli’nin inşa etmeye çabaladığı o sarsılmaz ruh, Yedinci Oğul’da vücut bulur. Onun yetişme tarzı, ağabeylerininkinden çok farklıdır. O, dört duvar arasına hapsolmuş, salt kitabi bilgiyle boğulmuş bir zihin değildir. Babasının mirasını devralmış, şifahi kültürün sıcaklığında kâinatı hecelemiştir. Sezai Karakoç onu anlatırken şu muazzam dizeleri kurar:
Baka baka ağaçlara / Baharın yazın güzün kışın sırrına ermiş…
Yedinci oğul, batının kapılarına vardığında ağabeylerini yutan o aldatıcı, şatafatlı karşılamalara asla kanmaz. O, batının sadece yaldızlı yüzüne, sığ uçarılığına veya ahlaki buhranlarına talip olan batı hayranı Halûk’un gençliği gibi değildir. O, tıpkı merhum Mehmet Akif’in muştuladığı Asım’ın Nesli gibi, batıya kendi benliğini yitirmeye değil; onun fenni ilimlerini, müspet bilimini ve tekniğini almaya gitmiştir.
Onun duruşu, Hz. Mevlânâ’nın o kadim pergel metaforunun ete kemiğe bürünmüş hâlidir. Yedinci Oğul’un şuur pergelinin sabit ayağı kendi medeniyetinin, inancının ve Anadolu irfanının tam merkezine, o arif olan babanın kalbine sımsıkı saplanmıştır. Hareketli ayağı ise yedi iklimi, dört kıtayı ve tüm dünyayı dolaşır. Başkalaşarak, taklit ederek değil; kendi olarak, kendi özüyle var olur. Batı medeniyeti karşısında ne eziklik duyar ne de körü körüne bir hayranlık besler. Batının aydınlık ve karanlık yönlerini çok iyi okur; İslam medeniyetinin o derin, merhametli felsefesini, batının aklı temsil eden ilmi ile birleştiren eşsiz bir sentezdir o.
Batının, karşısındakini yutma, asimile etme ve kendine benzetme gücüne karşı o, geri adım atmaz. Olduğu yeri kazar ve kendi köklerini o yabancı toprağın tam kalbine saplar. Oradan haykırdığı:
Beni öldürseniz de çıkmam buradan / Kemiklerim değişecek toz toprak olacak belki / Fakat değişmeyecek ruhum
Nidası, kendi değer medeniyetinde yükselen bir bireyin ulaşabileceği en zirve noktadır. Onun ruhu, inancı ve aidiyeti öylesine sağlam bir tezgâhta dokunmuştur ki, hiçbir medeniyet krizi, hiçbir yozlaştırıcı rüzgâr onu deviremez. Meydanın ortasında durup önce Allah’a dua eder; çünkü yığma bilgilerin kibrine değil, sarsılmaz bir şuurun, ahlakın ve şahsiyetin irfanına sahiptir.
Nurdan Bir Sütuna Dönüşmek
Yedinci oğul dayandıkça, aslından taviz vermeden direndikçe yer ve gök yarılır; o sıradan bir insan olmaktan çıkıp nurdan bir sütuna dönüşür. Bu nurdan sütun; pergelin sabit ayağıyla kendi öz değerlerinden zerre taviz vermeden, diğer ayağıyla çağa dimdik ayak basabilen, ilmiyle dünyayı okurken ahlakıyla insanlığa yön veren kâmil insanın sembolüdür. Artık o, batının değiştirebildiği, kandırabildiği bir kurban değildir. Aksine, o yabancılaşmış dünyanın:
En onulmaz yarası olanların, ta kalplerinden vurulmuş olanların
Gelip gölgesine sığındığı, şifa bulduğu bir merhamet ve hakikat abidesi olmuştur.
Sözün özü şudur:
Bu destansı masal, nesillerimizi yetiştirirken bizlere çok net bir reçete sunar. Çocuklarımıza sadece fennin, teknolojinin ve modern çağın yetkinliklerini yüklemek, onları kurtarmaya yetmeyecektir. Eğer onların ruhlarına o değişmez mayayı çalamaz, kalplerine tıpkı o arif olan baba gibi toprağın, göğün, türkülerin ve kıssaların hikmetini, kendi hikâyemizin aşkını düşüremezsek, onları küresel dünyanın öğüten çarklarına kendi ellerimizle teslim etmiş oluruz.
Asıl mesele; çağın tüm donanımıyla, bilimsel düşünceyle kuşanırken, kalbinde merhameti, adalet duygusunu, tabiatın ve sözlü medeniyetimizin o engin irfanını taşıyan; pergelin bir ayağını toprağına sabitleyip diğeriyle dünyayı kucaklayan o Yedinci Oğulları yetiştirebilmektir. Geleceğin dünyasında var olabilmek için Maarif davamızın nihai menzili; yeryüzünün her köşesinde kök salacak o nurdan sütunları sevgiyle, irfanla ve inançla inşa etmektir.
İZDİHAM DERGİ
Hepimiz Ölecek Yaştayız.
