Çiğdem Yazıcı, Hanımeli
Bazı ağaçlar gölge yapmak için dikilmez. Bazıları, yıllar sonra bir kokuyla insanın çocukluğuna geri dönebilmesi için bekler.
Bizim apartmanın girişinde bir hanımeli vardı. Çok eskiden. Yaz gelince öyle güzel kokardı ki, efil efil esen bir rüzgâr biraz dallarını oynattığında kokusu bütün girişe yayılırdı. Çocukken bunun ne kadar kıymetli bir şey olduğunu bilmiyorduk. Zaten çocukken hiçbir şeyin kıymetini tam bilemiyor insan. Bir gün biteceğini bilmediği için her şeyi sonsuza kadar sürecek sanıyor.
İç Anadolu’nun kışı da malum. Kuru ayazı insanın yüzüne değil, hevesine vurur. Kışın aşağı inemezdik. Annemiz izin vermezdi. Okul vardı, soğuk vardı, “üstünü sıkı giy” vardı. Çocukluğun en büyük özgürlük meselesi o zamanlar aşağı inebilmekti.
Havalar ısınır, dersler hafifler, bahar biraz yüzünü gösterir göstermez apartmanın çocukları aşağı dökülürdü.
Sanki bütün kış boyunca biriktirdiğimiz hayatı birkaç ayın içine sığdırmamız gerekiyormuş gibi oynardık.
Bisiklet, top, koşturma… Dizler yara olur, dirsekler çizilir, üst baş toz içinde kalırdı. Telefonumuz, tabletimiz, oyun konsolumuz yoktu. İyi ki de yokmuş. Çünkü sıkılmak diye bir şey vardı ve insan sıkılınca başının içinde başka dünyalar kurabiliyordu.
Saatlerce oynardık.
Sonra o narin çocuk bedenlerimiz artık bu kadar atraksiyonu kaldıramazdı. Bir yer bulup otururduk. Hem dinlenmek hem de yukarı çıktığımızda “Bu terle nereye gittin?” sorgusuna yakalanmamak için terimizin soğumasını beklerdik.
O yer, hanımeli ağacının hemen altındaki merdiven basamaklarıydı.
Meğer çocukluk, bazı merdivenleri yalnızca çıkıp inmek için kullanmıyormuş.
O basamaklarda ağlayanlar vardı. Oyunda kalbi kırılanlar, annesinden azar işitenler, bazen de dayak yiyip gururundan kimseye bir şey anlatmayanlar… Biraz sonra yine oyuna dönerlerdi. Çocukluğun güzel tarafı buydu galiba: Dünyanın sonu sandığın şey, beş dakika sonra bir arkadaşının “hadi gel” demesiyle bitiverirdi.
Çekirdek de yerdik orada. Gevezelik ederdik. Kahkahalar atardık. Akşam ezanına, annelerimizin balkonlardan yükselen seslerine kadar oyalanırdık.
O zamanlar en büyük endişemiz sokaktan eve çağrılmaktı.
En büyük korkumuz ise bir sonraki gün ceza yüzünden aşağı inememek.
Ne tuhaf.
İnsan büyüdükçe korkularının boyu büyüyor ama çocukken insanı asıl mutlu eden şeylerin boyu küçülüyor.
Yıllar sonra bir hanımeli ağacının yanından geçerken o kokuyu yeniden duydum. Bir anda çocukluğumun kapısı açıldı. O merdivenler, o bisikletler, o ter, o çekirdek kabukları, apartmanın duvarlarında yankılanan kahkahalar…
Ve o zaman anladım.
Biz aslında o basamaklara oturmuyormuşuz.
Kokuya oturuyormuşuz.
Hanımelinin kokusu, fark etmeden hafızamızın bir köşesine yerleşmiş. Biz büyürken o da içimizde büyümüş. Çocukluğun neşesini, kırgınlığını, yorgunluğunu ve eve dönmeden önceki son birkaç dakikasını birbirine bağlamış.
Belki insanın geçmişe duyduğu özlem de tam olarak böyle bir şeydir. İnsan geçmişte yaşadığı günleri değil, o günlerdeki kendisini özler.
Daha doğrusu, henüz kaybettiğini bilmediği kendisini.
Kierkegaard’ın dediği gibi, hayat geriye doğru anlaşılır ama ileriye doğru yaşanır. Çocukken anlamadığımız birçok şeyin anlamını büyüyünce buluyoruz. Fakat bulduğumuz şey çoğu zaman bir cevap olmuyor; biraz hüzün oluyor.
Çünkü bazı şeylerin anlamını ancak artık geri dönemeyeceğimizi fark ettiğimizde anlıyoruz.
Şimdi bizim evin girişinde bir hanımeli ağacı olsa ne güzel olurdu.
Her akşam eve girerken kokusuyla selam verse çocukluğuma.
Ben de her seferinde birkaç saniye durup, hiçbir yere yetişmiyormuşum gibi o kokuyu içime çeksem.
Belki annem yine balkondan sesleniyor olurdu:
“Çiğdem, hadi artık yukarı!”
Ben de çocukluğumun en büyük suçlarından birini işler gibi biraz daha oyalanırdım.
Çünkü insan bazı seslere yıllar sonra bile itaat etmek istiyor.
Ve bazı kokular vardır; insanı geçmişe götürmez yalnızca.
Geçmişte kalan bir şeyin hâlâ insanın içinde yaşadığını hatırlatır.
Hanımeli kokusunun bana söylediği şey belki de bundan ibaret:
“Sen beni unutsan bile, ben seni unutmadım.”
İZDİHAM DERGİSİ
Hepimiz Ölecek Yaştayız.
