30 Mart 2026

Gamze Çakıroğlu, Gölge

ile izdihamdergi

“Gençtim. İstisnasız her gün öldüm. Ölümüm bana sırlandı. Ölümü de ben yıkadım, mezardan da belli etmeden hortladım. Dirilere saygısızlığım bundandır.”

— Şule Gürbüz (Öyle miymiş?)

Sabah, perdelerin arasından sızan ışık gibi değil. Sanki yıllardır gömülmeyi beklemiş bir cesedin ağır, tahammül edilemez kokusu gibi girmişti içeriye. O an anladım: Yine bir ölüm vakti geçmişti üzerimden. Sessiz, gösterişsiz, kimsenin duymadığı bir çatırtıyla içimde bir şey daha kırıldı. Ruhum boşaltıldı. Dünyaya kuru bir kabuğum kalmıştı. Dışarıdan bakınca hâlâ yaşayan bir insan gibiydim; ama içimdeki defin işleri hiç durmuyordu. Mezar toprağı altında değildi; mezar insanın ta kendisiydi.

Dünya, hatıralarımı sakladığı en eski çekmeceyi kapatmış anahtarını da yutmuştu. Bir yere varmayan sesim, uğultunun içinde eriyen kelimelerim ve bana sırtını dönüp terk eden yaşama sevincim adeta bir çete gibi birleşmişti. Bir süredir yaşadığıma inanmıyordum. İnsanların da gerçekten yaşadığına inanmıyordum. Dışarıdan gelen sesler havada çürüyordu. Göz kapaklarımın kıyısında bir savaş sürüyordu. Düşler, birbirine çarpışan düşünceler gürültüyle dağılıyordu. İçimde, harflere bölünmekten, kelimelere parçalanmaktan yorgun düşen bir ruh vardı.

Zamanı bir şeyin içinden geçmek sandım. Günlerin içinden, saatlerin içinden, kalabalıkların içinden… Asıl geçen bendim. Zaman yerinde duruyor, vakit göğsümün ortasında daralıyordu. Zaman beni yutuyordu. Ruhum, bir mezarın soğuk taşları arasında gezinirken, içimdeki ölüler sessizce fısıldıyordu.

Kaderimin Türbülansı bitmek bilmiyordu. Türbülansın ortasında insan, geçecek olana değil, savrulduğu yere tutunuyordu. Dünya yolculuğunda insan, cam kenarı ile can kenarı arasında gidip geliyordu.

Her sabah, ölü toprağına bulanmış bir sessizlikle hortluyor içimdeki gölgeler. Ömrüm, iç içe geçmiş gölgelerden ibaret bir yokuş. Herkes yaşarken ben içime gömülüyordum. Gözlerim gölgeye alıştı, ellerim sessizliğe, adımlarım toprağın çöküşüne. Nefesim ağır, ödünç alınmış bir zaman gibi. Her anım, geçmişin küllerinden doğmuş bir ağırlık taşıyordu. Günler birbirine karışıyordu. Ben gölgelerimin arasında bir hayalet gibi yürüyordum.

Her gece, kendi mezarımda uyuyor, sabaha kadar sessizliğimle konuşuyordum. Yaşam benim için hep bir gölgeydi; ölümse çoktan evim olmuştu. Her adım bir düşüşün yankısı. Her nefes bir dirilişin sessiz fısıltısı. Ve ben, ölü toprağından doğan bir ruh gibi, gün boyu kendi gölgemde savruluyordum.

Toprağı kazmayı düşündüm bir an. Altına inip bakmayı. Belki hâlâ bir şey kalmıştır diye… Belki bir sıcaklık, belki bir koku, belki bir insan. Ama sonra anladım: Altındakiler gerçekten ölüydü. Üstündekiler ise ölümün ağırlığını bile taşımaya muktedir değildi. En dehşet verici olan şuydu: Kimse bunun farkında değildi.

Yerin altındakiler… Sessizlikleri vardı. Kesin, net, tartışmasız bir yokluk. Üstündekiler ise karmaşıktı: yürüyen, yiyen, bekleyen bedenler… Ama içlerinde hiçbir filiz yoktu. Ne korku, ne umut, ne de özlem. Kalpler sadece kanı dolaştıran kas parçalarıydı. İnsanlarla aramda görünmez bir cam vardı. Herkes omuzunda tabutuyla dolaşıyordu.

Ben ise o camın ötesinde, kendi gölgemde yavaşça çöken bir mezar bekçisi gibiydim. Her adım kendi kıyametime doğru kıblemi gösteriyordu. Dünya, yaşayanların ölüyle, ölülerin yaşam arasında titrediği bir sahneydi. Gözlerimi kapattığımda bile gölgelerimden kaçamıyordum. Ölü toprağına bulanmış bir nefes gibi sürükleniyor, her an kendi mezarımın sınırlarını yokluyordum. Gecenin içinde hâlâ diri bir gölge olarak dolaşıyor, dünyanın yalanını ve ölümün gerçeğini aynı anda taşımayı öğreniyordum.

Ve en sonunda…

Hem diri hem ölü, kendi gölgemde, zamanı ve varlığı aşan bir boşlukta eriyip kayboldum. Ne başlangıç vardı, ne son… Sadece varoluşun sessizliğinde, kendi içimde çözülüp yok olan bir sırdım. Bir nefes kadar kısa, bir gölge kadar belirsiz…

İZDİHAM DERGİSİ

Hepimiz Ölecek Yaştayız