Tunay Özer’in Kaçırılmış Buluşmalar kitabı hakkında

“güle saydam bir karşılık

olarak dururdu yüzün”

Bir şiir kitabı geçti elime ‘boşluğuna yaslı/ bir dağ büyüttüm’ mısralarıyla başlayan. Kelimelerin hakikate susamışlığını ve ona uzanmışlığını yüreğe hissettiren ve hatta umudu hiç beklenmedik şekilde dirilten bir kitap bu. Okur Kitaplığı’ndan çıkan Tunay Özer imzalı Kaçırılmış Buluşmalar, aşkın eşsiz otağında soluklandırıyor okuru.

Şair, ‘yollar uzayan yalnızlığımızdır’ dese de ondan önce ‘ağaç yalnızlığından bir bahçe çizerdik’ diyecek kadar cesurdur ve yalnız değildir. Yalnızlığı böyle yalın zikrederken ondan sıyrılabilmek de ancak şairlere has bir manevra olsa gerek. Ağacın yalnızlığından bahçe devşirebilmesi aslında bizzat şairin kendi göksel merhameti ve var olan her şeyle hemhal olabilen uçsuz bucaksızlığından. Ruhuna akseden ağacın yeşilinden kendi sınırsız ruhunun varlığını sezen şair değil de kimdir? Ebrûze’nin fırçasından damlayan bir damla yeşil gibi onu göğe sıçratmak, toprağa ve gönül çelen bir bahçeye dönüştürmek her tonunu. Bu mısraı biraz daha kazsak şiir ağacının enginlerde dallı budaklı sağlam köklerine varacak gibiyiz. Şiirin yenilmezliğine şirin bir köstebek gibi buradan yol açıp, kudretle bağlı olan kopmaz damarlarını dahi bulabiliriz. Gören göz sadece bu mısradan kazmaya başlasa şiirin magmasına kadar inebilir. Öyleyse, ‘yüreğime ay ışığı sürerdim’ diyen şairle devam edelim.

Kaçırılmış Buluşmalar, biraz ürperti. Cemale yakın oluşun verdiği tatlı heyecan. Biraz gerçeğe giden o güzergâha çıkma adımları. Ve hatta ruhta yazılı olanı bilmeye yönelmiş bir edim… Bana öyle gelir ki, şairler evreni okurken bizzat kendi ruhlarındaki altın harflerin ışığıyla sarmalanırlar ve bu ışıktır onları söyletir. Göz kamaştıran bu ışığın hem kendileriyle bir hem de kendilerinden ayrı bir varlık olması mısralara hayreti olanca şaşaasıyla döker. Şuna bakalım:

‘bulutların tortusunda
kalan gölgesiyle su
sonsuz dilde yazar güncesini’

Her gün çeşitli şekillerde tema ettiğimiz, onsuz yaşamanın mümkün olmadığı su. Bu mısralar bana İlhan Berk’in ‘Su Tanrı’nın yüzünü görmüştür.’ mısraını hatırlattı. Her iki ifade de tek kelimeyle muhteşemdir. Suyun Tanrı’nın yüzünü görmesi ve suyun güncesini sonsuz dilde yazması… Tunay özer, şiirin devamında neredeyse daha enteresan bir şey söylüyor:

‘geceyi bir giz
gibi ürpertir içindeki özsu’

 

tunay özer foto

Suyun içinde her ne var ise geceyi bir giz gibi ürperten. İşte onu yani bilim adamlarının elektron mikroskopları altında görebildiği o gizi handiyse şair yüreğiyle görmektedir. Bu durumun kendisi de bilime konu olmalıdır. Suyun içindeki özsuyu görebilme ediminin ne’liği… Aslına bakarsanız bu şaşırtıcı bir şey de değildir, belki şiirin büyüsüyle aydınlanmış bir gönüle var olan her şeyin hakikatinin yansıyabileceği ihtimalidir. Su, güncesini sonsuzun diliyle yazarken şair de kendi güncesini Mutlak olana duyduğu aşkla yazar.

Benim bu kitapta sevdiğim tam da olması gerektiği gibi şiirde ilk mısraların pek çoğunun on ikiden isabet ediyor olması. ‘bir nehir kendine akıyor’la başlayan bir şiirin debisi de yüksektir. Şair, sözcüklere âşık olduğunda onların peçesini indirmeye namzettir. O yüzden midir bilinmez, bir şiir kitabından bahsederken sözcükler hep yetersiz kalır. Çünkü şair en baştan hepsini derdest edip ortaya koymuştur ne varsa. ‘devrilen bir kova su gibi/ söz kaybolur şiiriyet başlar.’ Sözün yitip şiirin başladığı yerde şiiri ancak kendi anlatabilir.

Her ne kadar şiir acıdan, yalnızlıktan besleniyor gibi görünse de ve tıpkı şairin dediği gibi ‘hüznü bir zambak gibi taşır yakasında’ ama bu bir nebzeden sonra silinir gider. Şiirin magmasında acı yoktur. Orada yazının başında ifade ettiğim şekilde aşkın eşsiz otağında bir tamlık, bütünlük, suyun sonsuz güncesinin altın harfleri, huzur ve vuslat vardır. Belki de şiiri başlatan tüm o acılar ve yalnızlıklar şiirin define haritasında birer işaret taşlarıdır. Hazineye ulaşınca size hiçbir acı erişemez. Çünkü o şiir evreninde, yalnızca güzelliğin ve gerçeğin varlığı ve ona dair olanlar yaşar.

Kaçırılmış Buluşmalar’dan yine bir ilk mısra: ‘dünyanın intizamlı dönüşüyle / ilerlemiyor zaman’ Peki zaman o zaman neye göre ilerliyor? Bazı fizikçilerin iddia ettiği gibi zaman ileri doğru akmıyor (mu) sorunsalının şiirde belirmiş halidir bu. Gördüğümüz gibi her hâl u kârda şiir Hakikatle kopmaz bir bağlantı içindedir. Var olana hangi veçhesinden bakarsa baksın… Bu vesile ile Kaçırılmış Buluşmalar belki asıl buluşmaya götürüyor: Cemale!

Kitaptan yine beğendiğim bir ilk mısra, ‘kasabadan yakut kakmalı bir leyli geçer.’ Ve bir diğeri, ‘kovadan taşan köpüklü ikindi.’ Benim bu kitapta yine dikkatimi çeken bir diğer unsur şairin kelimelere duyduğu aşkın canlılığı. Neredeyse şair, bir sözcüğü göğün maviliğine uçuruverdiğinde sevgilisinin cemaline farklı bir açıdan bakmaktadır; duyduğu heyecanı size bal gibi hissettirir. Değişen her kelime, her hece, her seste okur o sonsuz güzelliğe bir daha ve yeniden bakar. Böylece sözcükler âşığın maşuka yaklaşma terennümleri olur çıkar. Her sözcükle aşk artar, şiir gide gide kalbin vuruşlarıyla birleşir. Ve böylece ortaya şu çıkabilir:
‘güle saydam bir karşılık
olarak dururdu yüzün’

veya şu da çıkabilir,

‘bir fırtına daha yeni konmuştur
görünmez yuvasına’

İyi bir şiir kitabında zaman&mekân ve yaşam algımızı ters köşeye yatıran, altüst eden imgeler olmalıdır bana göre. Tıpkı burada, Kaçırılmış Buluşmalar’da olduğu gibi. Yumuşak ve Hakikat aralığından sızıveren bir imge müthiş bir gürültüyle var olan fotoğrafın orta yerine yıldırım gibi düşer, düşmelidir. Sizi değiştirme, dönüştürme gücü ve yetkinliği vardır şiirin. Yine burada olduğu gibi sayfanın bir yerinde (Denizle Hasbihal başlıklı şiirde) solmaz güneş gibi parlayan imgeler sizi cömertçe ısıtır ve ışıtır:
‘uzun uykulardan çıkamam
diye korkuyor olmalısın
zira şehri kanadına bağlamışsın’

Şiirin son sözü yoktur, onun sözü sonsuzdur ama burada biz yazıya şu sözcüklerle son verelim: Değerli şair Tunay Özer şiir yazmaya mutlaka;

‘bir ırmağın çöle gömülmesi
gibi bitmez bir koroyla’

devam etmelidir ki biz insanlar ‘leylak yapraklarından çıkardım sabaha’ diyebilelim vesselam.

 

 

Leyla Karaca
İZDİHAM

 

 

 

izdiham-26-sayi

İzdiham 26. Sayı

İzdiham dergisi 26. Sayısında hiçbir yerde bulamayacağınız çok özel çalışmalar yer alıyor. Edebiyatla gençleri ve hayatı birbirine dost yapan İzdiham’ın bu sayısında Gökhan Özcan, Ercan Kesal, Ali Ayçil, Atakan Yavuz, Baki Ayhan T., Murat Kapkıner, Güray Süngü, Zeliha Yurdaer, Onur Bayrak, Dilek Kartal, Yağız Gönüler, Yunus Meşe, Mazlum Mengüç, İbrahim Varelci Süleyman Unutmaz, Ferhat Toka, Selman Urluca, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Özer Turan, Çağatay Hakan Gürkan, Seda Bilici, Feyza Özcan, Beyazıt Bestami, Halil Kurbetoğlu, Oğuzhan Bükçüoğlu, Mustafa Toprak, Öner Buçukcu, Fahrettin Dede, Dinçer Ateş, Turgay Bakırtaş ve Bülent Parlak gibi nitelikli eserler veren edebiyatçılar ile genç ve umut vaad eden isimler yer alıyor. İzdiham Maarif Takvimi, Lügatlere Güncelleme, Bulgarlar Ne Okuyor? Adlı çalışmanın yanı sıra bir de taziye ilanı yer alıyor. Dengenizi Kaybettiniz, başınız sağolsun. İzdiham’ı bir solukta okunacak bir sayıyla karşınızda. İzdiham dergisinin 26. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: