Slovej Zizek

Bütün iletişim araçlarından ulaşan haberler bir görüntüyü bizlere sunmaya çalışıyorlar. Özeti şöyledir: Çin Halk Cumhuriyeti 1950 yılından itibaren kanunsuzca işgal ettiği Tibet’de çok sert ve acımasız yöntemlerle Tibet halkının inancını ve kimliğini yok etmeye yeminli görünüyor.

Son günlerde “Lhasa” kentindeki işgalcilere karşı gerçekleştirilen gösteriler acımasızca bastırıldı. Çin hükümeti Olimpiyat oyunlarını üstlendiğinden bu yana tüm demokrasi ve özgürlükleri savunanlar Çin’in Tibet halkından çaldığını onlara geri verilmesi için çalışmalı. Ve nihayetinde insan haklarını bu denli ayaklar altına alan bir halk kutsal Olimpik oyunları adı altında bir görüntü sunamaz.

Ne yapacaklar bizim devletlerimiz?
Her zamanki gibi ekonomik çıkarları için geri adım mı atacaklar? Yoksa tüm kısa vadeli ekonomik çıkarın üzerinden sıçrayarak ahlak ve siyasetin en üst değerlerini mi savunacaklar?
Hatta Çin’li yetkililerin Tibet konusunda zaman zaman şiddete başvurdukları bilinen bir şey olmasına rağmen arada birçok nokta bulunuyor ki bize basitleştirerek sunulan görüntüleri farklı kılıyor, yani iş göründüğü gibi iyilerle kötüler arasındaki çekişmenin ötesinde. Son olayları irdelerken 9 önemli noktayı dikkat almamız gerekiyor.

1) Tibet 1950 yılına kadar bağımsız bir ülke idi ve bir gecede başka bir ülkenin işgaline uğramadı. Çin’le ilişkileri çok eskiye dayanıyor ve neredeyse Çin daima bu ülkenin kalkanı oldu.( Anti komünist Kio Mintang’ı anımsayalım, o bile Tibet’in Çin hakimiyetinde olmasına ısrarlıydı.) Hatta Dalai Lama’nin kendi ismi bile bu ikili ilişkilere yöneliminde çok şeyi çağrıştırıyor. “Dalai” Moğolca bir sözcüktür: Okyanus,
“Lama” ise Tibet kökenli bir sözcük.

2) 1950 yılından önce, Tibet zorunlu feodal sistemin baskısı altındaydı, yoksuluk had safhadaydı, ortalama insan ömrü 30 yılı geçmezdi, toplumsal sinsi bir çürüme ve birçok iç savaşın pençesindeydi(sonucusu 1948 yılında patlak verdi, o yıllarda Kızıl ordu tam sınırda yer almıştı). Tibet’li liderler toplumsal dağılmaya sebebiyet vereceği için her türlü sanayi gelişmeyi yasaklamışlardı, bunun içindi ki en basit ve gerekli metal parçalar bile Hindistan’dan ithal ediliyordu. Ama tüm bunlar söz konusu lidere kendi çocuklarını Hindistan’daki İngiliz okullarına ve kendi şahsi servetlerini yine İngiliz bankalarına yatırmalarına karşı engel teşkil etniyordu.
3) 1960 yılında Tibet’deki birçok mabedi yıktıran kültür devrimi bir ithal olgu değildi, o dönemlerde Tibet’de bulunan Çin’li asker sayısı 100 kişiyi geçmiyordu, Tibet’deki mabedleri yakanların nerdeyse tümü Tibet’li gençlerden oluşuyordu.
4) 1950’li yılların başlangıcından itibaren “CIA” Tibet’de düzenli ve sürekli bir Çin karşıtlığı hareketini körükledi durdu, bundan dolayı Çin’li yetkilerin bu yöndeki kaygıları mantıksız değil.
5) TV’lerin gösterdiği gibi, Tibet olayları bir “mezhepsel” ve “barışçıl” türden bir itiraz değil(bir sene önceki olaylar gibi) bu olaylarda bir takım sıradan Çin’li göçmenleri öldürdüler, iş yerleri yakıldı, talan edildi. Onun için gelin Tibet’teki olaylara karşı tıpkı öteki toplumsal olaylar gibi yaklaşmayı deneyelim: Eğer Tibetlilere kendi topraklarındaki Çinli göçmenlere karşı saldırı hakkı tanıyor ve meşru kılınıyorsa neden bu hak Filistinlilere tanınmaz?
6) Bu bir gerçektir ki Çin hükümeti Tibet’i ekonomik yönden kalkındırmak için çok büyük yatırımlar yaptı, keza eğitim, sağlık ve alt yapıya da aynı önemi verdiler. Bundan dolaydır ki Tibetli orta kesimin ekonomik durumu hiç bu kadar iyileşmemişti.
Çin’in batısında yer alan bölgelerin yoksulluğu (bugünkü) Tibet’ten daha büyük.

7) Son yıllarda Çinliler Tibet eksenli stratejilerinde köklü değişikliklere gittiler: onlar “poltik olmayan” bir mezhep istiyorlar, sadece tahammül etmek için değil belki geliştirmek için de. Çinliler bir çeşit “kavim ve ekonomik sömürgeliğe” dayanarak (Tibet Başkent) Lhasa’yı kapitalist “Vahşi Batı Çin’e” dönüştürmek istiyorlar KARAOKE eğlence merkezleri ve Buda Oyun Parkları ve bir çeşit Batılı turist çekim merkezi Disneyland hedefiyle..Tek kelime ile Çinli asker ve polislerin çok sert önlemleriyle bastırılan Buda Rahiplerinin son hareketinin ardında bu toplumsal-ekonomik Amerikanvari değişikliler var. Korkunç bir şey olmakla beraber, belki de yirmi yıl zarfında Tibetlilerin akıbetleri aynı Kızılderiler gibi olur. Galiba Çinli komünistler derslerine iyi çalışmışlar ki: Polis baskısı ve hapishane ve kızıl gardların uyguladığı şiddetin eski geleneklerin yıkımındaki etkisi Sermayenin sınır bilmezliği karşısındaki cılız kalacağını kavramışlar artık! Bir başka deyişle Çin artık Batılı devletlerin ( Brezilya, Rusya, Sırbistan ve Amerika vahşi Batısında) tüm tarih boyunca yaptıklarını yapmaya başladılar(bu bölgede).

8) Batı ülkelerinde Çin aleyhine yapılan gösterilen tümü ideolojiktir. Dalai Lama tarafından propagandası yapılan Tibet Budizm’i ki aslında “Hedonizm” mezhebinin de temellerinden birisi sayılan New Age( hedonizm: (anlık)zevk düşkünlüğünü temsil eder, epikuros’un “haz” kavramı tanımına da kısmen denk düşer// defter) neredeyse musallat düşünce biçimi oldu çıktı. Tibet’e karşı beslediğimiz hayranlığımızın temelinde bu fanteziler yatıyor, bunun için Tibet tarzı yaşam biçiminin ortadan kaldırılmasından şikayet ettiğimizde bile aslında Tibetlilerin kendisini unutuyoruz ve onlardan hep asil ruhlarını ve düşüncelerini bizim için korumalarını talep ediyoruz, tüketici yaşam tarzımızı sürdürmemiz için bu elzemdir! Filozof Gilles DELEUZE : “ Eğer başkalarının rüyasına kendinize hapsederseniz , aslında yok olmuşsunuz” der. Çin aleyhine gösteriler yapanlar unutmamalılar onlar aslında Tibetlileri kendi düşlerine hapsediyorlar, tüm öteki düşleri gibi bir düş.

9) Ve eğer bu olaylardan dolayı geleceğe yönelik hoş olmayan duygular yeşeriyorsa, kökenini başka yerlerde aramak gerekiyor. Çin kapitalizminin patlaması ve gelişmesi karşısında konun birçok takipçisi şu soruyu soruyorlar, içinde demokrasiyi de barındıran politik durum ne zaman yeşerecek?

İki sene önce ünlü sosyolog Ralf Dahrendof bir Tv söyleşisinde “ Avrupa’nın eski komünist ülkelerinde her gün artan demokrasi uygulamasını yenilgileri ve her dağınıklıktan sonra “gelişim ve zenginliğe” doğru giden yol “gözyaşı derlerinden” geçmeye benzer” saptaması ve ardından “ Sosyalizmin hemen ertesinde bol ve zengin bir ekonomik pazara geçmek mümkün değil. Sosyalizmin toplumu koruyan şemsiyesi ve sunduğu sınırlı “güven” duygusu ki gerçek bir durum sayılıyordu ortadan kalkmalıdır ve bu başlangıç dönemler şüphesiz acı vericidir”. diyordu. Dahrendof için bu “gözyaşı derelerinden” geçiş süreci her zaman demokratik seçim sürecinden daha çok süreceğe benziyor çünkü gereken değişimlerin ertelenme fikri bu ülkelerde daha ağır basıyor. Buna ilaveten Newsweek International’ın yazıişleri müdürü Ferid Zekeriya şunu ispatlıyor: “ erken demokratize olmuş gelişmekte olan ülkelerde bir çeşit popülizm yeşeriyor bunu sonucu da ekonomik yıkıntı ve siyasal baskılardır. Şaşılacak şey değil, şu an dünyada üç (üçüncü dünya) ülke ekonomisi umut vaat ediyor(Tayvan , Güney Kore, Şili) baskı döneminden sonra demokrasiye geçenler.”

Burada başka bir çelişki vardır: eğer zorbalık döneminden sonra bu “gözyaşı derelerini” geçerek demokratik dönemlere ulaşma vaadi gerçekleşmeyecekse ne olacak?
Bu işte o tedirgin edici konudur (Çin’le ilintili).
Bu sonuca kolaylıkla varabiliriz: Baskıcı kapitalizm sadece geçmişimizden geriye kalan bir kalıntı değil(Avrupa’da sermaye birikimi olarak algıladığımız 15-19 yüzyıllar) belki geleceğimize dair de bir işarettir!
Eğer “ Asya’nın ve Avrupa’nın korkunç kırbaç ve Borsa birliği” liberal kapitalizminden daha etkin işlerse, belki de “demokrasi” anladığımız biçimiyle ekonomik gelişme motoru olmaktan çıkar ve daha çok bir engele dönüşür!

 

Slovej Zizek

İZDİHAM

İzdiham Dergisinin 29. sayısı çıktı.  İzdiham 29. Sayısını hiçbir şey için okumayacaksanız bile 00.05.1965 tarihinde Elazığ Akıl Hastanesi’nde yatan Urfalı bir hastanın Allah’a yazdığı mektup için okuyun!   İzdiham 29. sayıya buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın