Selda Tan Özdemir, Karaindrou’nun Mitolojik Film Müzikleri

“Eğer Homeros beste yapsaydı, bu beste karamsar ve elemli olur, iyi cins kırmızı şarabı ve denizin tuzlu rayihasını çağrıştırırdı.

Keder ve tensel hazlarla örülü tınısı büyük başarıların ardındaki tutkunun, aşkın ve yitirişin ezgisi olurdu. Kısacası, Yunanistan’ın yaşayan en iyi bestecisi ve film müziği yapımcısı Eleni Karaindrou’nun müziği gibi olurdu…”

“Michael Walsh-Time Dergisi”

Karaindrou’nun ezgileri, bir görüntünün altını çizmenin, bir film karesini kadınsı duyarlılıkla derinlemesine işlemenin yetkinliğini taşır. Onun kırılgan müziği, ait olduğu filmi varsıllaştırır, çoğaltır… Bu müzikler, yalnızca bir filmin parçası değildir, onların her biri tek başına da vardır… Terk ederler filmlerini, terk ederek çoğalır, varolurlar. Bir görüntünün değilse binlerce görüntünün, bir anın değilse birçok anındırlar….

İlhamının kökenleri, doğduğu Orta Yunanistan’ın Teichio dağ köyündeki, rüzgârın, tahta çatıya yağan yağmurun, bülbül seslerinin, karın sessizliğinin, kasaba festivalindeki klarnet ve flütün ardındadır.”Bütün gece, yüksek perdeden çok sesli şarkılar söyleyerek mısır kabuğu soyan kadınları dinlerken, samanlığın üstünde yıldızları saydığımız çocukluk günlerini hatırlıyorum. Ve hala kilisede dinlediğim Bizans müziklerini ve bu müziğe eşlik eden erkeklerin süreğen seslerini…”

Bu dağ köyünden, Atina’da bir açıkhava sinemasının yanındaki apartmana taşındıklarında 6 yaşında olan Eleni Karaindrou, aynı yıldızların altında, bu kez beyazperdedeki filmlerin büyülü dünyası ile tanışır. O yıllarda yalnızca sinema değil, elektrik, araba, radyo gibi modern dünyanın heyecan veren olanakları ve ilhamını ezgilere dökeceği piyano, Karaindrou’nun yaşamının dönüm noktası olacak tanışıklıklarıdır. Henüz yedi yaşındayken annesini kaybederek ona elveda demek zorunda kalan Karaindrou, annesinin ardından duyduğu acıyı, bu eski yarayı The Beekeeper için bestelediği Farewell ile anlatır; Garbarek’in tenor saksafonuna santuri eşlik eder.

On beş yıl süren Hellenikon Odeon’daki müzik eğitiminin ardından, Atina Üniversitesi’nde master düzeyinde aldığı tarih ve arkeoloji dersleri, onun mitolojiye dek uzanan müzik tarzının birikimleridir. 1967′de ülkesindeki generallerin baskısından kaçarak, küçük oğluyla birlikte Paris’e yerleşen Karaindrou, burada etnik müzik çalışmalarına başlayarak Yunan folk müziğinden yola çıkıp, caza ve klasiğe uzanan, doğaçlama olarak kendini ifade edebileceği düşsel müziğinin arayışına girer. 1974′de ülkesine demokrasinin dönüşü ile birlikte o da Atina’ya dönerek ORA Kültür Merkezi’nde Geleneksel Çalgılar Laboratuvarı’nı kurar ve Radyo 3 Kanalı’nda Etnik Müzik Departmanı’nın başına geçer.

Bu yıllar Karaindrou’nun film ve tiyatro müziği yapmaya başladığı yıllardır. Christoforo Christofis’in ilk filmi Wandering’e (1979) yaptığı beste ile kendini renklerin ve gölgelerin sonsuz çağrışımlarından yararlanan bir ressam gibi hissetmeye başladığını söyler. Bu tarihten sonra Karaindrou, birlikte çalıştığı yönetmenlerin düşleri, karelemeleri ile kendi düşlerini ve duyarlılıklarını birleştirerek, olabildiğince lirik müzikler bestelemeyi sürdürür. “Kameranın hareketleri ile ilişkim, her zaman senaryo ile ilişkimden daha önemli olmuştur. Tabii ki müzik öykünün bir altbaşlığıdır ve film müziği, elbette filmin öyküsünü kavramalıdır. Ancak bir filmin anlamı her zaman senaryoyla sınırlı değildir. Görüntü ve müzik, sözlerle her zaman kolaylıkla ifade edilemeyecek olanın bir bileşeni olmalıdır. Bazen senaryoya baktığınızda hiçbirşey göremeyebilirsiniz. Harold Pinter’ın dediği gibi, asıl anlam söylenmeyendedir. Müzikle yapmaya çalıştığım filmin tüm bileşenlerinin-senaryo, mekân, oyuncular, montaj- etkilediği öyküye bir yankı yaratmak, onların seslerine ses vermektir.”

“My name is Rosa/and I’m the song of the soul/over the roof-tops/beyond the wind/I tried to change the world/and I turned into a song to save the dream
Rosa’s Song”

Yunan yönetmenlerin dışında Chris Marker, Jules Dassin ve Margarethe von Trotta’nın filmlerine de beste yapan Karaindrou, 1982 Selanik Film Festivali’nde Christoforo Christofis’in Rosa Luxemburg’u anlattığı bağımsız yapımına bestelediği Rosa ile en iyi film müziği ödülünü alır. Christofis’in sözlerini yazdığı Rosa’s Song’u Karaindrou seslendirir. Aynı albümden Elegy for Rosa, Fransız kornosu, flüt, timpani ve yaylıların muhteşem birlikteliğidir; çarpıcıdır, zariftir, alabildiğine hüzünlüdür.

Epik sinemanın neredeyse tek temsilcisi Angelopoulos, jüri başkanı olduğu bu festivalde, Karaindrou’ya beraber çalışmayı teklif ettikten sonra ortak imzalarını taşıyan filmler, filozof bir yönetmen ile düşlerinin peşindeki bir bestecinin estetik birlikteliklerinin mükemmelliğidir. Yunanistan’ın ve Balkanlar’ın geniş peyzajlarında görsel gücünü, yönetmeninin, suluboya resim yapar gibi karelerin üzerinde incelikle çalışmasından alan filmler, Karaindrou’dan sonra ritmini müzikten alır… Tıpkı Kieslowski-Zbigniew Preisner, Kusturica-Bregovic, Fellini-Nino Rota, Jean Renoir-Joseph Kosma, Polanski-Komeda, Greenaway-Michael Nyman, David Lynch-Angelo Badalamenti arasındaki yönetmen-besteci ilişkisi gibi, çok şey hisseden ama az şey söyleyen Angelopoulos’un filmlerinde sözle anlatılamayanları, Karaindrou akustik paletiyle tamamlar.

Filmin ritmini, daha çekim senaryosu çıkmadan ana temasından hissedecek sezgilere sahip olan besteci, geleneksel film müziği yöntemini tersine çevirir. Filmin altında yatan fikirden, fikrin dış görünüşüne ulaşmadan müziğin temasını ve filmin rengini önceden bulan bu iki sanatçının ortak dillerinin, ortak duygularının ürünleridir ortaya çıkan.

Yolculuk, sınır, sürgün izleklerinin hâkim olduğu Angelopoulos’un tarihi ve insani yankılarla dolu filmleri, zamanın ve uzayın, sesin ve sessizliğin, müziğin ve efektlerin birbirlerini tamamlamaktaki mükemmel dengesini yansıtırlar. Henüz Angelopoulos’un görüntülerini görmeden, yalnızca filmin öyküsü üzerine temaları kuran bestecinin müziği, film ortaya çıkmadan hazırdır. Film montaj masasına ulaşmadan önce senaryodan başlayarak film süreçlerinin herbirine katılan Karaindrou, bestelerini tamamlamış olur. O, duyguları ve içselliği görüntülerden daha çok ilham verici bulur.. Angelepoulos, sahnelemede onun müziğinden ilham alarak koreografiyi sağlar; ailesini terk eden yaşlı adamın son yolculuğunu konu edinen The Beekeeper‘da dans eden kızın planı ve Berlin Duvarı’nın çöküşü sonrasında dünyadaki referans noktalarının kaybolduğu fikrini dile getirdiği The Suspended Step of the Stork‘un finalinde işçilerin direklere tırmandığı sahnede, Karaindrou’nun besteleri çekimler esnasında çalınarak oyuncuların bu duyguyu hissetmeleri sağlanır.

The Beekeeper için bestelediği To vals tou gamon‘da en neşeli ezginin içine bile kırgınlığı, Balkanların hüznünü, Akdeniz’in sıcaklığını katar. Pieces’de Norveçli saksafoncu Jan Garbarek’i dinledikten sonra, The Beekeeper‘daki ses rengini tamamlayacak tek kişinin o olduğunu düşünür. Soundtrackte Garbarek’le çalışan ve daha sonra da birlikte iki konser veren Karaindrou, Epidarius Tiyatrosu’ndaki konserden sonra müziğinin gücünü fark ettiğini söyler. Çünkü onun müziği sakindir, derindir, kalabalıklar için değildir. Oysa önce Yunanistan’da daha sonra pek çok ülkede müzikleri beklediğinden daha çok ilgi görür.

Almanya’da yaşayan, hiç görmedikleri babalarına ulaşmak için trene kaçak binen Mea ve Alexander’ın uzun, yorucu yolculuklarını anlatan Landscape in the Mist, düşlerinden ve masallarından kopmak zorunda kalan çocukları, yabancı yollarda kaybolmayı, karanlıkları ve bulunması olanaksız aydınlığı vurgular. Filmin en çarpıcı sahnelerinden biri, iki çocuğun diğer insanlar sokaklarda hareketsiz donmuş dururken, karın altında gerçekliğin içinden kaçıp gittikleri plandır. Filmin ana teması olan Adagio, obua ve yaylıların hüzünlü ve kırık akustiği ile bu sahnede derin iz bırakır. Ulyyses Gaze‘de de A’nın dediği gibi Balkanları anlatan yönetmenlerin kaderi, dünyanın boş negatif filmlerini çekip, bakıp görmemek ve aynı kara deliklere tanık olmaktır. Bu topraklarda bir çocuk gözüyle düşlenecek olan, banyo edilmiş fakat boş olan bir filmin içinde puslar arasından seçilen bir ağaçtır.

Karaindrou ise müziğiyle karanlığın içinde görülebilecek tek aydınlığın puslu olduğunu alabildiğine vurgular. The Suspended Step of the Stork‘un (1991) ana temasını oluşturan Refugee’s Theme ise, çoğunluğa göre bugüne kadar sınırlar üzerine yapılmış en iyi film olarak anılan öykünün, en hüzünlü payını üstlenir. Marcello Mastroianni ve Jeanne Moreau ‘nun rol aldıkları filmin öyküsü, Fransız kornosunun, akordiyonun, kemanın, çellonun, arpın, yaylıların çoğunlukla iç acıtıcı ana temayı çeşitlendirmesi ile anlatılır.

ECM’le uzun zaman çalışan Eleni Karaindrou, kendine destek olan, Angelopoulos hayranı ECM’deki yapımcısı Manfred Eicher’i, en içteki görüntülerin yönetmeni, kelimelerin ilk anlamlarının bestecisi olarak tanımlar. Angelopoulos’un tarihin sessizliği olarak yorumladığı “Triology of Silence” (Voyage to Cythera (1984), The Beekeeper (1986), Landscape in the Mist (1988) ) için yaptığı unutulmaz müzikleri Music for Films adlı albümünde toplayan besteci, Angelopoulos’un film sekanslarının içsel hareketlerinden etkilenerek kendi iç ritmini aradığını, kurgu aşamasında fotoğrafların dokusu ve ışığından müziğinin dokusunu ve orkestrasyon için neye gereksinimi olduğunu doğruladığını söyler.

İnsanın evine ulaşması için kaç sınır geçmesi gerekir?

Karaindrou, 1995 Cannes Film Festivali’nde Jüri Büyük Ödülü alan çağdaş Odysseia uyarlaması Ullysse Gaze için henüz çekime başlanmadan, Rus devrim şarkılarından, Bizans ilahilerinden, Bulgar ve Sırp halk şarkılarından ilham alan müziği besteler. Bunlar, Balkanlar’daki çok kültürlülüğü, gerçek duyguları ve tutkuları yeniden kavrayışı ifade eden önemli müzikal kaynaklardır Karaindrou için. Ulyyses Gaze, viyola, obua, akordiyon, trompet, Fransız kornosu, çello, Kim Kashkashian’ın kemanı ve Georgia Voulvi’nin soprano sesinin birleşimidir. Tek bir temanın değişik varyasyonlarının kullanıldığı 17,5 dakikalık müziğin bestelenme süresi, neredeyse çalma süresi kadardır; ilham anlık gelmiş ve hızla kaydedilmiştir. Ondan sonra gelen orkestrasyon çalışmaları görece daha uzun sürmüştür. Önce flüt ve akordiyonla çalınan sakin tema, Lenin heykeli sekansında cenaze marşına dönüşür. 1900′lerin başında Balkanlar’ı bir uçtan bir uca dolaşan Manaki kardeşlerin banyo edilmemiş filmlerinin peşine düşen, ülkesinden sürgün bir Yunanlı yönetmenin, bu unutulmuş filmlerde bakir bir bakışın masumiyetini arayışı, Karaindrou’nun müzikleri ile birleştiğinde, bireyin kendi içinde bir yolculuğa çıkışının törensel anlatımı olur. Filmin vurgusu aslında hiçbir yolculuğun sona ermeyeceği üzerinedir. Balkan gerçeğinin karanlık sularına dairdir. Angelopoulos filmografisinde olduğu gibi bu filmde de sınırda bekleyen, dağınık, puslu, sisli insan siluetleri Karaindrou’nun müziklerinin üzerinde akar.

– Zaman nedir?

– Dedeme göre zaman sahilde iskambil oynayan bir çocukmuş.

Fransa, Yunanistan ve İtalya ortak yapımı, Angelopoulos’un coğrafi ve politik leitmotiflerini içeren Eternity and a Day iki sanatçının arasında görünmez bir bağ olan yaratımlarının şiirselliğini taşır. Angelopoulos’un International Herald Tribune yazarı Joan Dupont’a söylediği gibi o her zaman filmlerini kışları çeker, deniz, su ve puslu havalar Angelopoulos’un içindeki toprağın yansımalarıdır. Yağmurlu Selanik görüntüleri, Ermeni, Türk ve Yunan kültürünün, neoklasik yapı biçimlerinin ve Orta Avrupa’nın çokkültürlülüğünün ruhunu yansıtır. Eternity and a Day için Karaindrou’nun Yunan folk müziği enstrümanları ile süslediği müziği, eleştirmenlerce, keskin ve taze dağ havasına benzetilerek, birbiri ardına övgüler alır. Filmin başındaki kent canavarından uzaktaki kıyıdaki o eski beyaz evde filmin ana teması Eternity, çocuksu pırıltının, geçmişin, taze sabahların, aralık panjurların, deniz diplerinin, kayalıkların tepelerinin, denizin tuzlu tadının sade süssüz anlatımıdır. Bir tek piyano ile yorumlanan Eternity‘nin açılışını yaptığı öykü, aynı temanın çeşitlenmesi ile sürgit ilerler. Alexander’ın son günlerindeki hayatla tek bağlantısı ona her sabah aynı müzikle yanıt veren yabancıdır.

Kim olduğunu bilmediği yabancı o nasıl hayal kurarsa o olur, Alexander onun da yalnızlığı sevdiğini düşünür ona karşılık verdiği müzik nedeniyle. Eternity, bu planda flütler, akordiyonlarla, orkestrasyonla zenginleşir. Bütün Ruhlar Durağı’nda binen konservatuar talebelerinin otobüsün içindeki Eternity yorumu ise flüt, keman ve çello ile seslendirilen barok bir yorumdur. Filmin finaline doğru aynı tema bu kez yalnızca akordiyonla tekrarlanır.

Kanser nedeniyle ağrılar çeken ve bir gün sonra hastaneye yatarak gündelik hayata veda edecek olan yazar Alexander’ın kırmızı ışıkta beklerken polislerden kaçan Arnavut çocuğu arabasına almasıyla aralarındaki bağ gelişir. Eternity and a day‘de Angelopoulos her filminde olduğu gibi sınırlara, sınırsızlığa, zamana, yaşamışlığa, geçmişe, geleceğe, hayallere, kaybedilenlere, kazanılanlara, sözcüklere, görüntülere yakın plan bakar. 19.yy şairi Solomos’un Hür Esir adlı bitmemiş şiirinin tamamlamaya çalışan Alexander, işaretleri bilmiyorsan kaybolursun diyen çocuktan kelime satın alır, tıpkı Solomos gibi.

Bu kelimelerden biri olan Zeniti, yaban ya da sürgün anlamına gelir, bu da Angelopoulos’un en çok vurgulamak istediğidir. Alexander için geride bırakacağı kayıp ve bulunmayı bekleyen sözcükler ve aidiyetinden kopmuş olan Arnavut çocuktur. Sokak çocuklarından Selim’in ölümünden sonra arkadaşlarının yaptığı törende dedikleri gibi denizler çok büyüktür… Herkes nihayetinde sürgündür koca dünyada, hiçbir liman yoktur huzur bulunacak, hiçbir şey umduğumuz gibi gitmez. Yine de aynı müzikle karşılık veren yabancılar ve sözcük satacak birileri olduğu sürece geç sayılmaz, yarın sonsuzluk ve bir gün kadar uzun olabilir.

Son olarak Karaindrou, Rossini’nin Fedro’suna dayanarak, Euripides’in savaş karşıtı trajedisinden Yunanlı Antonis Antypas’ın sahneye koyduğu bir tiyatro oyununa müzik yapar. ECM New serisinden çıkan Trojan Women‘da Karaindrou, etnomüzikologluğunu kanıtlar zira müziğinde ney, santuri, bendir, lir gibi Akdeniz’in ve Balkanlar’ın mitsel enstrümanlarını kullanır. Bu oyun 2001 Ağustos’unda antik Epdaurus Tiyatrosu’nda prömiyer yaptığında Apogevmatini Karaindrou’nun müziğini estetiğin ve ruhaniliğin mükemmel birlikteliği olarak yorumlar. Yunan gazetelerinden Avgi’de yer alan bir yazı ise “Karaindrou, düşlerimiz için bize bir şans veriyor” der… Onun müziğinin en iyi tanımlayacak cümle belki budur.

 
Selda Tan Özdemir, sinemadefteri.com

İzdiham

 

 

İzdiham 28 Çıktı. İzdiham 28. Sayısında da yine herkesten farklı, her şeyden özgün, her şeyden daha şiir. 28. Sayı ile İzdiham yepyeni bir yolculuğa daha başladı.  Mustafa Kutlu, Gökhan Özcan, Bülent Parlak, Ali Ayçil, Bekir Şamil Potur, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Çağatay Hakan Gürkan, Dilek Kartal, Onur Bayrak, Eda Tezcan, Seda Nur Bilici, Zeliha Yurdaer, Hakkı Özdemir, Feyza Özcan, İbrahim Varelci, Mustafa Toprak, Muhammed Palewi, Özer Turan, Alper Çeker, Yunus Meşe, Emine Şimşek, Ferhat Toka, Bilge Çiğe, Mücahit Gündoğdu, Sema Evin, Meltem Gülname Kaynar,  Hatice Çay ve Yağız Gönüler hepimiz ölecek yaştayız demeye devam ediyor. İzdiham 28. Sayıya buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: